Güle Güle Beyaz Güvercin, Nalan, Mary Trone, Kevser Ana, Züleyha, İrene; Güle Güle Nedret Güvenç…

Yavuz Pak
4875 Görüntülenme

Bugün aramızdan ayrılan tiyatromuzun usta ismi Nedret Güvenç ile dergimiz yazarları Pınar Çekirge ve Yavuz Pak’ın 2014 yılında yaptıkları söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyor, ailesine, sevenlerine ve tiyatro camiasına başsağlığı diliyoruz.

*****

NEDRET GÜVENÇ: “Bizler İçin Yaşamın Güzelliği Tiyatronun Kalbinde Çarpar”

Tarih, 17 Şubat 1948. Demek ki, altmış altı yıl önce Avni Dilligil yönetimindeki İzmir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda başlamıştı profesyonel tiyatro hayatı. Virtüozite gerektiren rollerde oynadı hep. Tiyatro tarihimize geçen nice oyunun değişmez başrol oyuncusu oldu. Doruktaydı. Alıp götüren güzelliği, uçsuz bucaksızlığa erişen sahne ışığı ve dehası, üstün oyunculuk tekniği, içe işleyen o pürüzsüz, heyecan, sevinç, gençlik dolu sesiyle. Gerçek ve tartışılmaz bir ‘grande dame’ olarak ayakta alkışlandı hep. 

Sayısız ödül, turne, alkışlarla doluydu sanat hayatı. Gün oldu sinemada Hıçkırık filminin ardından Nalan, tiyatroda büyük başarı elde ettiği Beyaz Güvercin‘den sonra beyaz güvercin olarak anıldı. Hiç eskimeden klasikleşti. Bir toplumun kollektif bilinçaltına sızdı usulca. Hayatımızın en güzel yüzüydü ve hep öyle kaldı. Günden Geceye, Altın Göl, Öyle Bir Nevcihan, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe, Eskimeyen Oyun, Kralın Kısrağı, Genç Osman, Otobüs Durağı, Hırçın Kız, Bozuk Düzen ve nice oyun. Züleyha, Luısa, Roxan, Catherina, Lady Macbeth, Melisa, Ophelia, Irene, Lidya Vasiliyevna, Lubov Andreyevna, Hürrem Sultan‘a kadar ne çok biyografi var geçmişinde. Ve alkışlar… Adına yazılan nice piyes.

Şimdi Nedret Hanım’ın ağzından dinleyelim anılarını: 

“Aslında müzik ve tiyatroyla ilk buluşmam İzmir Bornova Ortaokulu’nda oldu. Daha on dört yaşındayken, Karl Chapek’in Yaşadığımız Devir adlı oyununda başrolü canlandırdım. İngilizce olarak sahneye konulan Hansel Gratel, A Midsummer Night’s Dream de görev aldım.”

“Tiyatroya karar verdiğim zaman, dediğim gibi, on dört yaşındaydım ve hayatımın hiçbir döneminde tiyatrodan başka bir uğraş düşünmedim.”

“Hocalarımın önerisiyle kendimi Ankara Devlet Konservatuvarı’nda buldum. Şan eğitimi almaya başladım. Verdi’nin Maskeli Balo’sunda Melizand olarak sahneye çıktım.”

“İzmir’de Macbeth’i oynuyoruz. Bilirsiniz, Macbeth uğursuz sayılır hep. Oyun sonrası bir arkadaşımızın kızgın ampule değen pelerini için için yanmaya başlamış ve mutlak bir yangın son anda fark edilip önlenmişti.İki hafta geçmiş olmalı ki, sahnede Belkıs Dilligil’in kenevirden yapılmış peruğu, aniden parlayan barut parçası nedeniyle alev aldı.Ve bir gece tiyatro binamız yandı.Kimi elektrik kontağı dedi, kimi zaten her taraf yağlı boya, bir kıvılcım yeterliydi, dedi. Koca tiyatro yerle bir olmuştu.”

 “Necati Cumalı, Alcestis’i izledikten sonra, Boş Beşik adlı piyesini benim oynayacağımı düşünerek tamamlamış.Mine’yi de benim için yazdığını söylemişti Cumalı, ancak Mine’yi oynamak, o dönem Devlet Tiyatrosuna geçtiğimden,bana nasip olmadı. Fakat,hemen belirtmeliyim ki, Gülistancığım çok başarılı olmuştu Mine’de. Murathan Munga’nın Taziye’sinde rol almıştım. Geyikler ve Lanetler’de Cuda Ana’yı Murathan benim için yazmıştı. Öncesi de var,Reşat Nuri Güntekin’in Cahide Sonku’yu düşünerek hazırladığı Eski Şarkı mesela. Cahide Hanım o dönem tiyatrodan ayrıldığı, Nermin Sarova rahatsızlandığı için, “O İzmirli kızda iş var..” demişler ve Sami Ayanoğlu bana önerdi Eski Şarkı’yı. Heyecanla kabul ettim. Asıl önemlisi, arada Reşat Nuri’nin evinde çalıştık.Doğru vurgulamalar, tonlamalar hususunda Reşat Nuri beni yönlendirmişti.İlk büyük süksemi yaptığım Boş Beşik’den sonra, ikinci büyük süksem olarak niteleyebilirim Eski Şarkı’yı.”

“Şehir Tiyatrolarında Beyaz Güvercin, tıpkı Eski Şarkı gibi büyük bir olay oldu.Çok beğenildi.O sezon birinci sınıf kadroya terfi ettirildim.Hile ve Sevgi, Bir Yaz Gecesi Rüyası, Tartuffe, Masum İrene, Peergynt, Sonbahar Fırtınası, Rüya Gibi..Şimdi düşünüyorum da, kimi oyunlar ve roller çocuğunuz gibi oluyor, emek verdikçe sevgin çoğalıyor, bağlanıyorsun.”

 

“Sezuan’ın İyi İnsanı’na hazırlanıyorduk. Garip bir gerginlik vardı nedense. Sanki bir şeyler olacaktı ya da olmak üzereydi. Nihayet oyunun iptal edileceği bildirildi. Meğer, Brecht’in politik şahsiyeti ve oyunun içeriği devlet politikamıza ters düşer nitelikteymiş. Nasıl anlatsam, bir yakınımı kaybetmiş gibi hissettim kendimi.Çok sarsılmıştım. Aslında, 6-7 Eylül olayları nedeniyle Danton’un Ölümü piyesini çalışırken de benzer vurgunu yemiştik. Şimdi geriye dönüp baktığımda, şöyle bir değerlendirme yapabilirim. Tiyatromuzu baltalayan üç musibetten yani; Yangın, hizip, sıkıyönetimden ben de çok çekmiştim.”

“Ankara Devlet Tiyatrosu’nda konuk oyuncu olarak göreve başladığımda, İhtiras Tramvayı’nda Stella’yı canlandırmıştım. Büyük bir sınavdaydım kuşkusuz. Ankara’da başarmalıydım. Tüm iş anlaşmalarımı, teklifleri, bir yana iterek gelmiştim bu kente.İzmir’de başarmıştım. İstanbul’da başarmıştım.. Ve şimdi Ankara…”

“Devlet Tiyatrosu’nda konuk oyunculuğum her açıdan başarılı geçiyordu. Baba Evinde Hayat, Terez Raken… Ancak maddi sıkıntılar baş göstermişti. Ne film, ne radyo programı, ne seslendirme çalışması yapabiliyordum. Dahası, İstanbul’u, çevremi özlemiştim. Geri dönmeli ve Muhsin Hoca yönetiminde farklı bir noktaya gelen kendi tiyatromda yeniden, bir kez daha varolmalıydım. Oysa bir kural vardı. Şehir Tiyatrosundan ayrılanı geri almazlardı, kolay kolay. Dilekçemi verdim. Kabul edildi. Ve Şehir Tiyatrosu’nda yıllarca sürecek bir dönem başladı benim için.”

“Ödenekli tiyatroda rolsüz kalmazsın. Dünya klasiklerinin yanında, seçkin yerli eserlerde rol alma imkanın vardır. Kendini yetiştirir ve yenilersin.”

“Yıllar yılı tiyatro çalışmalarım olduğu için gelen pek çok film teklifini geri çevirdim. Ama bakıyorum da neredeyse iki yüze yakın filmde rol almışım. Meslek hayatımın ilk ödülü Kanlı Para filmiyle gelmişti, biliyor musunuz?

“Ankara’dan döndüğümde yıldız oyuncu olarak ara verdiğim Yeşilçam’da çok şeyin hızla değişmiş olduğunu fark etmiştim. Yapımcılar, yönetmenlerin yerine işletmeciler hakim olmaya başlamış, star sistemi tüm kurallarıyla sinemamızı etkisi altına almıştı.”

“Mecburen karakter rollerine geçmeye başladım.Çok kişi karşı çıktı, biraz daha beklememi söyledi. Belki de yanlış bir karardı, direnmeliydim. Düşünsenize otuzlu yaşlarımın başında anne rollerini üstlendim. (Daha on dört yaşındayken, Yaşadığımız Devir’de de anne rolünü yaşar kılmıştı.) Neredeyse Osman Fehmi Seden imzalı her filmin değişmez anne karakteri oldum yıllar yılı. Hatta iki değişik castla çekilen Avare filmlerinin birinde Yılmaz Köksal, diğerinde Sadri Alışık’ın annesini canlandırmıştım. Tiyatroda sadece başrol oyuncusuydum, bu konuda en ufak bir ödün vermedim. Oysa, yıldız oyuncu olarak adım attığım sinemada bir dönem karakter oyunculuğuna geçsem de, 1984 de televizyonda başlayan Hanımlar Sizin İçin Programı ve sonrasında çektiğim, ffim ve televizyon dizileriyle yine stardım.”

“Oyunculuğu ve yönetmenliği ayrı ayrı yürütmeyi benimsemişimdir hep.Bir tiyatrocu için reji çalışması son derece doyurucudur.Ve çok büyük yükümlülük getirir. Herşeyden önce oyunun tümünden sorumlu olmak, her açıdan bir bütün elde etmek çok önemlidir. Dekoru, kostümü, ışık ve sahne tasarımı, efekti ve oyuncuyu en doğru, estetik biçimde değerlendirip, oyunu bütünlemek gerekir.”

“Rol kimsenin tekelinde değildir, gün gelecek hepimizin büyük başarılarla oynadığı rolleri başka oyuncular da oynayacak, belki daha da büyük başarılar kazanacaklar.Bunu kabullenmek mecburiyetindeyiz. Önemli olan zinde kalmak, amatör ruhunu korumak ve ufuktaki yeni zaferlere, başarılara ulaşmak ve kendini eskimeden yenilemektir..biz, erdem, ahlak, iyilik satıyoruz bu meslekte.Halk sanatçısı, halkın sanatçısı olabilmektir aslolan. Hep derim ya, roller çocuklarımız gibi oluyor.Onları biz yaratıyoruz, hayat veriyoruz, emek veriyoruz, onlar için yoruluyoruz, böylece onlar da bize ait varlıklar oluyor.”

“Dünyanın neresine gidersen git, tiyatrocular bir klandır. O klanda her çaba insanlık içindir.İnsan ruhu, insan beyni, insan benliği ve insanın iç güzelliği içindir.”

“Tiyatroyu seyircimin karşısında öğrendim. Her zaman derim, alaylı ekol çok zordur. Bir yandan çalışıp hayatını kazanırken, bir yandan da okuyup araştırarak eğitim açığını kapatman gerekir, devamlı gözlem gerekir, aldığın her rol için ayrı bir araştırma ve bilinçli bir çalışma yapman gerekir.”

“Tiyatro acelesi olan bir sanattır. Dünya değiştikçe, zaman geçtikçe ve görüşler durmadan değiştikçe, insani değerler ve değer yargıları değiştikçe tiyatroda değişmek zorundadır… Dinle Beni adlı kitabımda da belirttiğim gibi; Tiyatro şahane bir aldatmacadır. Oyun boyunca oradaki her şey ve bütün yaşadıkların, hem senindir hem de senin değildir, hayali bir dünyanın malısındır! Sen şimdi bana haklı olarak, ‘Peki ama benim olan bir şey yok mu? Yani elde var ne ?!’dersen, gerçekler derim genç dostum. İnsanoğlunun durmadan gelişen, değişen gerçekleri…”

“Ben hayatta kaldıkça, seyircim için her zaman hazır olacağım.Yönetmenlik yaparak ona ulaşacağım, oyuncu olarak ona ulaşacağım, gençleri yetiştirerek ona ulaşacağım…”

Siyah Pardesülerin Karanlığına Direnen Bir Tiyatro Eri: NEDRET GÜVENÇ

Tiyatroda yaşadığı en büyük acının ne olduğu sorulduğunda verdiği yanıtlarla bizi politika-sanat ilişkisinin tarihsel menziline çekiyor Güvenç: “İlk büyük acı, babamın vefatı idi. İkincisi…1957’de Brecht’in Sezuan’ın İyi İnsanı oyununu oynarken yaşadıklarımdır.  Artık kostümlü provalara gelmiştik. 4-5 gün sonra perde açacaktık. Provaya bir takım ‘siyah pardesülü adamlar’ geldiler. Prova tatil edildi. Ertesi sabah gittik, prova yine başlamadı. Büyük bir gerginlik içinde beklerken, sahne amiri elinde bir kâğıtla geldi ve kağıdı duvara astı: “Bertold Brecht, Doğu Almanyalı komünist bir yazar olduğu için ülkemizin politik çıkarlarına aykırı olan bu oyunu yasaklanmıştır!… Bir yakınım ölmüş gibi hissettim o an!”           

Sanat ile politika ya da sanat ile toplum arasındaki evrensel ilişkinin kaynağını bulmak için, tarihin başlangıç noktasına kadar dönmek ve bu iki olgu arasındaki diyalektik bütünselliği varoluşlarının ve tarihsel gelişim serüvenlerinin tüm veçhelerinde gözlemlemek mümkün. Antik Yunan’da, köylülerin tanrısı Dionysos, Atina kırlarında şamatasını yaparken, soyluların tanrısı Zeus, onu, kentin surlarından kuşkuyla izliyordu. Köylüler Dionysos törenleriyle, onun dinsel gücüyle köleci toplumdaki konumlarına ve onun ahlakına bir başkaldırıyı yaşayıp, kendi kültürlerini yaşatmaya çalışırlarken, soylu iktidar Zeus ve Apollon adına düzenledikleri törenlerle ve bu iki tanrının kökleşmiş dinsel gücüne dayanarak dünyanın açıklamasını yapmaya ve kurulu düzenin yeniden-üretimini sağlamak için pratik ideolojiler-hukuk, din, ahlak, politika- düzleminde getirdikleri dayatmalarla bireyi kontrol altına almaya çalışıyorlardı. İktidar kendi ideolojisini yaygınlaştırmaya çalışan yasa-koyucuysa; tiyatronun tanrısı Dionysos günahkâr ve yasa-kırıcıydı(1)      

Tarih boyunca gizli ya da açık biçimlerde süregelen sanat-politika ilişkilenişinin/geriliminin 20. yüzyıla gelindiğinde çok daha belirgin ve açık bir hâl aldığını söylenebilir. Güvenç de “Meslek hayatım boyunca sansür ve otosansür çok başıma geldi ve hep mücadele ettim onlarla. İfade özgürlüğünün en önemli alanlarından biridir tiyatro sahnesi. diyerek tanıklık ediyor gerilime. Toplumların politikleştikleri, iktidarların toplumsal yaşamın her alanına nüfuz ettikleri ve toplumsal muhalefetin yükseldiği dönemlerde, toplumla bir ve bütün olan, toplumsal yaşama içkin olan sanat da politikleşmiştir kaçınılmaz olarak. 20. yüzyılda, totaliter rejimlerin sanatı araçsallaştırarak, ideolojik hegemonya tesisi süreçlerinin vazgeçilmez silahlarından bir olarak görmeleri ve kendilerine özgü politik sanat modelleri yaratmaları bunun en çarpıcı örneği olmuştur. Bu tür süreçler, sanatta baskı ve sansür politikalarının en yoğun biçimde uygulandığı süreçler olmalarının yanı sıra, sanatın despotik iktidarlara karşı sesini yükselttiği süreçler olarak tarihe geçerler.

Velhasıl, Güvenç’in sanat hayatının önemli bir bölümünün geçtiği 20. yüzyılda sanat, politik açıdan son derece önemli, dolayısıyla hayli “tehlikeli” bir alana dönüşürken, politika ile sanat arasındaki gerilimin de üst düzeyde seyrettiğine, kendisinin bir başka anısı tanıklık ediyor: “Tiyatroda üçüncü büyük acımı ise  Georg Büchner’in yazdığı Danton’un Ölümü oyununda yaşadım. Danton’un Ölümü, Fransız Devrimi’ni konu alan bir yapıttır. Camille’in karısını oynuyordum. Oyunun finalinde, kocası Camille giyotine götürülünce,  karısı isyan eder ve “Yaşasın Kral” diye haykırır, kendisini de giyotine götürsünler diye. Ayrıca, oyunda Danton’un rüyalarında, ihtilale gönderme yaparak ‘Eylül, Eylül, Kanlı Eylül!!!’  diye haykırdığı bir sahne vardır. O oyun esnasında yine ‘siyah pardesülü adamlar’ geldiler. Ve oyun yasaklandı! Çünkü 5-6 Eylül olayları henüz yeni yaşanmıştı!!! “ Devletin toplum üzerindeki denetiminin zor kullanımına dayandığı ve meşru görüldüğü, bunun neredeyse geleneğe ve hatta genetik yapıya dönüşmüş bir süreklilik haline geldiği bir coğrafyayı teşhir ediyor anlattıklarıyla Güvenç…

Ve ekliyor: “Bugün de değişen bir şey yok bu noktada!“  Gerçekten de, 21.yüzyılla birlikte depolitizasyonla malûl post-modernist akımların sanata damgasını vurduğu bir süreçte olmamıza rağmen, sanat ile iktidar arasındaki çatışma bu türden süreçlerde de tümüyle sönümlenmiyor ve bulduğu çatlaklardan sızarak gün yüzüne çıkıyor. Nitekim, 2005 yılına gelindiğinde, 6-7 Eylül olayları sırasında çekilen fotoğraflarla oluşturulmuş bir serginin açılışında, Karşı Sanat’ın bir grup milliyetçi/ulusalcı tarafından basılması ve sergilenen fotoğrafların tahrip edilmesi bu durumun en açık göstergelerinden biri… (2)

Ekonominin somut sorunlarından genel bir yabancılaşma; ekonomi, toplum ve ideoloji arasındaki diyalektik bağların üzerinin örtüldüğü bir toplumsal apolitikleşme süreci hükmünü sürse de, bugün coğrafyamızda, yeni bir hegemonya inşa sürecinin  politik öncüsü olan iktidar ile sanat ve özellikle tiyatro arasında artan gerilim, Güvenç’in kastettiği “sürekliliğin” bir yansıması olarak okunabilir. Nitekim, dayatılmış ve yaygınlaştırılmış depolitizasyon, böyle bir hegemonya mücadelesinin yürütüldüğü alanın, tam olarak kültürün ve sanatın alanı olmasını zorunlu kılıyor. Sanat ve politika arasındaki çatışma ya da sanat ile, onun dinsel/ahlâki amaçlara hizmet etmesi gerektiğini öne süren politize talepler arasındaki çatışma ve aynı şekilde sanat ile ekonomik/ticari faydacı talepleri olan piyasa ekonomisi arasındaki çatışma, Güvenç gibi gerçek sanatçıların isyanlarını körüklüyor: “2500 yıl boyunca tiyatroyu yok etmek isteyen pekçok iktidar gelmiş geçmiştir tarihten. Zira tiyatro protest bir ruh taşır!  Daima gerçekçidir ve gerçekleri söyler. Aydınlatıcı ve uyarıcıdır. İnsanoğlu tiyatrodan vazgeçmez o yüzden. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, başaramazlar tiyatroyu yok etmeyi! Bir çatlaktan çıkıp boy gösterir tiyatro bir biçimde ve yine perdesini açar. Boşunadır iktidarların tiyatroya saldırmaları…”

Cumhuriyet tiyatrosunun canlı tanığı ve yıldızlarından biri olan Güvenç, Türkiye tiyatrosunun  dünden bugüne uzanan yolculuğunu  analitik bir değerlendirmeye tabii tutuyor ve bugün gömülmeye çalışıldığı karanlıktan çıkmak için bulduğu çatlaklardan birinin alternatif tiyatrolar olduğunu söylüyor: “Bugünün alternatif tiyatrosunu bir ‘kahramanlık’ olarak değerlendiriyorum. Genç oyuncular büyük bir azimle ve aşkla perde açıyorlar. Onlara hayranım ben. Ülkemiz koşullarında sürdürülebilmesi çok zor zira tiyatro, sinemanın aksine ‘taze para’ gerektirir her daim. Alternatif tiyatro yapan oyuncuların maddi koşulları buna elvermiyor ne yazık ki çoğunlukla. Büyük bir mücadele vererek perdelerini açmaya çabalamaları çok değerli bir çaba tiyatro adına. Benim için bu ‘kahramanlık’ çok önemli ve hep onlardan yanayım! Alternatif tiyatroların tüm zorluklara rağmen devam edeceğini düşünüyorum. Tüm dünyada, Viyana’da, Londra’da, Paris’te olduğu gibi İstanbul’da da olacaklardır. Bu gençler bu dinamizmi devam ettirmek durumundalar.” Gerçekten de, dünyada ve ülkemizde, iktidarlar ve serbest piyasa kol kola hücum ederek, 20. asırda altın yıllarını yaşayan tiyatroyu, asrın sonlarında, 1990’larla birlikte yenilgiye uğratırken, performans sanatı ve fiziksel tiyatro nihayet buradaki gösteri sanatlarının baskın öğesi haline geliyordu(3) Bu koşullarda, yeni nesil, tüm kafa karışıklıklarını, karşı çıkışlarını ve yenilgilerini sırtlayıp sözlerini sahneye taşıyordu. Ancak, işler bu kez bambaşkaydı ve başarılı olmak istiyorlarsa eğer, bir yolunu bulup oyunlarına seyirci çekmeleri gerekiyordu. Güvenç’in, alternatif tiyatroya dair görüşleri tam da bu noktada düğümleniyor ve geleceğin kahraman tiyatro erlerine tarihsel bir değer biçiyor…

1920 yılının sonbaharında, henüz 18 yaşında genç bir Müslüman Türk kızı, Kadıköy Apollon Tiyatrosu’nda sahne alırken bir tarih yazıyordu. Afife Jale, Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen süreçte, sadece kendisini tiyatro sahnesinden indirerek  karakollara sürükleyen “siyah pardesülü” polis şefleriyle değil, bu coğrafyayı sanatın aydınlığından uzak, karanlığın dehlizlerinde boğmaya çabalayan gerici zihniyetle de mücadele ediyordu. Gerçekte, Afife’nin mücadelesi, kadının bu topraklarda asırlarca devam eden ezilmişliğine olduğu kadar, otoriter iktidarların sanata ve sanatçılara karşı uyguladığı sistematik despotizme karşıydı. Ve bugün, Afife’nin bayrağı, bir Cumhuriyet kızının, kendisini bir “tiyatro eri” olarak nitelendiren, bir eliyle halkın elini, diğer eliyle de sanatını sımsıkı kavramış, eleştirel algısı son derece açık, özgürlükçü ve cesur bir sanatçının, Nedret Güvenç’in ellerinde yükselmeye devam ediyor!

PINAR ÇEKİRGE – YAVUZ PAK

 

Kaynakça:

1)     Nutku, Özdemir. Dünya Tiyatrosu Tarihi, Mitos Boyut Yayınları, Cilt 1, İstanbul, 2008, s. 28.

2)     http://www.bianet.org/biamag/bianet/132546-2005-te-6-7-eylul-sergisi-ne-kim-saldirdi

3)     Buğlalılar, Eren Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 25:2008 s: 86

 

0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku