Mesele Kumpanya’nın “Dünden Kalan” Oyunu Üzerine Söyleşi

Ayçe Özyiğit

“Biz hep bir şeylerle mücadele etmek zorunda kalıyoruz.” Büyük puntolarla ve kalınlaştırarak okumak gerekiyor Gonca Büker’in bu söylediğini. Terk dertleri iyi tiyatro yapmak olan Mesele Kumpanya 2019 senesinde aramıza katılmış bir topluluk. Diğer tiyatrolar gibi görünür olma arzuları var. Sahneye koydukları işleri baz alırsak, bunu hak ettikleri de aşikar. Kime inanacağınız konusunda tereddüt edeceğiniz, seçim yapmakta zorlanacağınız Dünden Kalan adlı oyunlarını izlemenizi özellikle tavsiye ederim. Ekibin çabalarına ve samimiyetine inanmanız daha kolay olur.

Mesele Kumpanya ekibi ile oyunları “Dünden Kalan” üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Ayçe Özyiğit: Mesele Kumpanya 2019 senesinden beri aktif bir topluluk ve oldukça başarılı işleri var. Fakat sesini biraz duyurması gerekiyor diye düşünüyorum. Derdi nedir Mesele Kumpanyanın? Hikâyesini dinleyebilir miyiz? 

Yaşar Büker: Mesele Kumpanyayı gönlümüzce tiyatro yapabilmek için eşimle (Gonca Büker) beraber kurduk. Öncelikle iyi tiyatro yapmak istiyoruz. Mesel’e… Yani orada bir apostrofla “e” harfini ayırıyoruz. Aslında biraz meselden de yola çıktık, iyi meselleri iyi tiyatro teknikleriyle anlatmak istiyoruz. Böyle bir derdimiz var.

Gonca Büker: Aslında bir derdimiz, bir meselemiz var demek istiyoruz. Biz bir şey anlatmak istiyoruz ve buyurun gelin bu meseleye ortak olun gibi bir gayemiz var. O yüzden adımızı Mesele Kumpanya koyduk. Kumpanya kelimesini de tiyatronun o kapsayıcılığını göstermek için seçtik. Herkes bizimle aynı eşlikte olabilir, bize herkes eşlik edebilir, parçamız olabilir diye düşünerek Mesele Kumpanya dedik.

Ayçe Özyiğit: Yetişkin oyunlarının yanı sıra çocuk oyunları da sahneliyorsunuz. Onlardan da bahsedebilir miyiz? 

Gonca Büker: Biz Mesele Kumpanya olarak tiyatroya 2019 yılında Turgut Özakman’ın “Ocak” oyunuyla başladık. Ocak oyununu birkaç sezon oynadıktan sonra -oyun halihazırda devam etmekte- çocuk oyunu adı altında sahnelenen oyunların ne denli niteliksiz olduğu dikkatimi çekti. Ben tiyatro bölümünden önce öğretmenlik bölümünde okuduğum -buna bağlı olarak formasyon eğitimi aldığım- için çocuk psikolojisini de biliyorum. Biz en azından bu işten anlıyoruz, o zaman çocuk oyunları yapabiliriz düşüncesiyle çocuk oyunu serüvenine başladık, ama biz yetişkin oyunlarını hiç bırakmadık. Ana başlığımız oradan ilerlemek, ama iyi tiyatro yapmak başlığı altında onu da yapabiliriz gibi bir yerden ilerledik. 

Yaşar Büker: Başka oyunlarımız da var, “Yüzleşme” oyunumuzu pandemi dönemine denk geldiği için fazla oynayamadık. Yine bakanlıktan destek aldığımız “İncelikler Yüzünden” isimli yeni oyunumuzun prömiyer tarihini planlıyoruz. Aslında yetişkin oyunlarımız da az değil, ama onlar daha çok pandemiye, depreme denk geldiği için onlara şu an ki ekonomik koşullardan kaynaklı olarak çocuk oyunu kadar gişe açamadık. 

Ayçe Özyiğit: “Dünden Kala”n oyununuza geçmeden önce araya bir soruyu almak istiyorum. Oyunlarınız için Kültür Bakanlığı’ndan destek alıyorsunuz. Bu destek oyunu çıkarmak için yeteli oluyor mu?

Yaşar Büker: Tabii ki yeterli olmuyor. Bir tiyatronun görünmeyen o kadar çok gideri var ki… Oyunu sahnelemek bir yana, bizim ürettiğimiz KDV’yi, ödediğimiz vergiyi bile karşılamıyor bu destek.

Gonca Büker: Ödenek sadece oyunun çıkmasına yardımcı oluyor. Onun haricindeki masrafları -dekoru, nakliyesi akla gelebilecek her türlü maliyeti; karşılamaya yetmiyor. Ondan sonrası -oyunu idame ettirebilmek, oynatabilmek tiyatroların inanılmaz kahramanca gücüyle var olmaya çalışma mücadelesi, başka bir şey değil aslında. Türkiye’de tiyatro yapmak biraz böyle bence… Biz hep bir şeylerle mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Ne acı… Hâlbuki tiyatro yapıyoruz ve seyirci gelsin izlesin istiyoruz, ama o kadarla kalmıyor maalesef.

Ayçe Özyiğit: Maalesef… Ve ne kadar acıdır ki yaşanılan her olayda ilk gözden çıkarılan tiyatrolar oluyor. “Dünden Kalan” oyununuza dönelim yeniden. Oyundan söz edebilir misiniz? Oyunun metni kime ait? Tanıtım afişlerinizde yazar isminin yer almadığı dikkatimi çekti.

Yaşar Büker: Afişte “metni düzenleyen” diye başlık açtık, çünkü birkaç tane romandan ve tiyatro oyunundan parçaların olduğu bir oyun oldu Dünden Kalan. En çok Leyla Erbil’in “Tuhaf Bir Kadın” romanından alıntı yaptık. Oradaki kadın karakterini Arnold Wesker’in İnkar adlı oyunundaki terapi sahnelerinde düşündüm. Yola çıkışımız bu şekilde oldu. İnkar oyununda sahte anılar sendromu konusu işleniyor. Fakat sahte anılar sendromu bizim kültürümüze biraz uzak kalıyor. Daha sonra “Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Kadın romanındaki kadın karakteri bir terapiye gitseydi ne olurdu?” sorusundan yola çıkarak metni oluşturduk. Oyunun metni için metinler arası bir metin diyebiliriz. Kendi yorumumu da ekleyerek metni düzenledim. Yazarı ben değilim. O yüzden yazar ismi yazmak istemedim, metni düzenleyen yazdım. Oyunumuz melez bir proje aslında.

Ayçe Özyiğit: Oyunda çok bıçak sırtı bir konuyu işliyorsunuz. Bu yönüyle çok cesur olduğunu söyleyebilirim. Fakat ülkemizde her olayı üzerine alınan, buluttan nem kapan bir kesim olduğunu düşünürsek ‘tepki alırız’ diye bir çekinceniz oldu mu? Gelen tepkiler genelde nasıl?

Gonca Büker: Olmaz mı? Biz o tepkileri daha çok “taciz var mıydı, yok muydu?” ya da “bu teknikler sizce gerçekten de bu kadar kötü mü?” şeklinde aldık. Aslında bizi biraz orası şaşırtmıştı. Bizim tekniklerle ilgili bir problemimiz yok, iyi yapan yapsın ama bu kadın bunu bilinçsizce ve yanlış yaptığı için başarısız oluyor. Sosyal hizmetlerden mezun bir kadın ama beri yandan da farklı bir sürü işle uğraşıyor. Bildiği tüm teknikleri birleştirmiş fakat insanları yanlış yönlendiriyor. Bu durum –özellikle terapistler tarafından- bir eleştiri olarak algılanabilirdi.  Taciz meselesi gerçekten de çok bıçak sırtı bir konu ve oyunda bu konuya dair bir ikilem söz konusu. Bunun üstüne bir de yanlış yönlendirme ile birisine iftira atıyorsunuz. Bizim oyunumuzda taciz yoktu ama “mış gibi” algılanır mı diye de düşündük. Oyunda çok belirli doneler var fakat seyirci haklı olarak oyunda yer alan olaylara kendi geçmişinden baktığı için oralar biraz daha geride kalıyor. 

Yaşar Büker: Bu tip eylemlerin işin ehli kişiler tarafından çok profesyonelce yapılması gerekirken, iki kursa giden herkes kendisine “yaşam koçuyum, enerji uzmanıyım” diyebiliyor. Bu da durumu çok tehlikeli yerlere götürüyor ama aslında bizim oyunumuzun meselesi “kadın olmak”, üstüne bir de “Türkiye’de kadın olmak”. Çok zor gerçekten de. Üstelik oyun finalinde işin içinde bir baba tacizi var deyip bütün suçu oraya bağlıyor. Ortadaki problem, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, politik değilmiş de geçmişte yaşandığı düşünülen –ki öyle bir şey olmadığı da oyunun finalinde ortaya çıkıyor- bir tacizmiş deyip onun üzerine yıkılması sorunun ana kaynağı bence.

Gonca Büker: Oyunda kullandığımız “kadın beyanı esastır” konusu da çok bıçak sırtıydı bana göre. Evet, bence de “kadın beyanı esas olmalı ama her zaman mı?” diye sormamız da gerekir. Oyundaki kadının, “babam bana tacizde bulundu” diye bir beyanı var ama bu taciz gerçek değil. Orayı nasıl deşmek gerekiyor? Biz, “buraya da bir bakmak lazım” diyerek oraya da bir çentik atmak, bir soru işareti bırakmak istedik. Kadın beyanı esastır düşüncesine sığınarak babaya iftirayı attık. Bu durumda esas mağdur olan kişi baba oldu. Burada yönlendirilmede bir problem var, yani ortada kötü yönlendiren birisi var. Buna da bakılmalı demek istiyoruz.

Damla Dalak: Bu oyun 4. sezonundayken Türkiye’de oyunda geçen durumun birebir aynısı yaşandı biliyorsunuz. Bir tane psikiyatr aileden para istemek için çocuğu babasının onu taciz ettiğine dair ikna etmişti. Bizim oyunumuzdaki terapistin amacı başlarda insanları yanlış yönlendirip de bu raddeye getirmek değil. Önceleri bunu bilinçli olarak yapmıyor, fakat daha sonra hayatına giren o popülerlik ve programının reyting kaygısı onun olayları bu boyuta taşımasına sebep oluyor.

Yaşar Büker: Oyunda karakterin terapiste sorduğu soru yoluyla bu durumu da eleştirdim. Gerçekten Youtube’da bu tarz bir program yapan birisi var ve programa gerçek cinsel taciz mağdurlarını çıkarıyorlar. Oyunda aslında ona da bir gönderme var.  Fakat hemen sonrasında araya bir reklam alınıyor; “kafe açtık buyurun gelin, kitap çıkardık vs.” gibi. Bu durum üzerinden bir sömürü düzeni kurulmuş ve para da kazanıyorlar. Bunda bir problem yok ama bana göre cinsel taciz ve çocuk tacizi konusu bu kadar basit olmamalı. 

Damla Dalak: O programlardan bir tanesine kendisini kurtarmak için kocasını öldüren ve hapis yatan genç bir kız katılmıştı. Ben onun acısını çok içten yaşamış ve o kadına çok üzülmüştüm. Görünür olsun, insanlara örnek olsun diye anlattığını düşündüğüm için başlarda kendisine çok saygı duymuştum. Fakat olay daha sonra kadının ana akım bir medya kanalında çıkıp “şimdi bir hayvan seç ve ağlamaya başla” gibi absürt bir duruma döndü.  Durum bu hale gelince ben de kadın için kendi acısından para kazanıyor diye düşündüm. Olay bir süre sonra insanları bilgilendirmek veya bu tür olayları yaşayıp korkup cesaret edemeyenleri cesaretlendirmekten çıkıyor ve artık işin içine para ve reyting gibi faktörler de girdiği için tüm inandırıcılığını yitiriyor. Yaşanan durum –tecavüze uğramak, tacize uğramak veya kendini kurtarmak için birini öldürmek çok büyük bir travma çünkü.

Gonca Büker: Meselenin içi boşalıyor aslında.

Ayçe Özyiğit: Bu şekilde davranmak yaşadıkları trajediyi daha çabuk atlatmalarını sağlıyor olamaz mı peki?

Damla Dalak: Bu tür olaylara kendini koyarak düşünmek çok zor ama ben kendimi müdafaa için bile birini öldürmüş olsam her programa bu kadar rahat şekilde çıkıp konuyu o kadar rahat anlatamazdım.  Bir defa haber niteliği olarak anlatırsın ama sonrası şova giriyor. Mesela oyunda benim söylediğim o cümleler bence çok ağır ama evet, yani orada sen tecavüzü anlatıyorsun ve hemen arkasından kitap linki veriyorsun ya da işte bir kafeden bahsediyorsun.

Ayçe Özyiğit: Sanıyorum seyirciler arasında bu ikilemi yaşamayan kimse yoktur. Evet, videoda olayı net bir şekilde izliyor, olayın doğrusunu görüyoruz ama “ya değilse?” sorusu da bizi içten içe kemiriyor. Hangi tarafa inanırsak inanalım diğer tarafa haksızlık yapmış olacağız. O soru işareti hep kalacak. Finaldeki bu ikilemi özellikle mi yaratmak istediniz?

Yaşar Büker: Ben oyunu sahneye taşırken, gönlümden geçen seyircinin oyun bittiğinde ikilemde kalmasıydı. Seyircinin salonu terk ederken; “baba taciz etmemiştir” ile “ya yaptıysa?” arasında kalıp bu havayla ayrılmasını istiyordum. Bu amacıma da ulaştığımı görüyorum, siz de öyle söylüyorsunuz ama bazı seyirci “taciz var” diye ısrar ediyor, oyunu izlemiş olmasına rağmen.“Burada net bir taciz var, bence göstermek istemediniz” diyor mesela ve yaptığımız açıklamayı da reddediyor. O kadar kanıksadığı için de olay artık bizden çıkıyor. O noktada da yapabilecek bir şeyimiz yok.

Ayçe Özyiğit: Taciz, tecavüz çok bıçak sırtı bir konu. Evet, kadın beyanı esastır ama bu tür trajik meselelerde istisnasız her zaman ilk olarak kadın suçlanıyor. “Kısa giymeseymiş, orada ne işi varmış” gibi cümlelere çok maruz kalıyor kadınlar. Bu durumun azı çoğu olmaz ama, bir bakışla veya lafla tacizde bile kadın kendini suçlayabiliyor. Çünkü toplum ona bu düşünceyi dayatıyor. Bu nedenler, bazılarımızın tacizin “t” sini duyduğunda mağdurla bağ kurmamıza, ona inanmamıza vesile oluyor. 

Yaşar Büker: Aslında az önce bahsettiğimiz programların alışkanlığından kaynaklı seyirci otomatik olarak bizim de onu öyle göstermiş olduğumuzu düşünüyor.

Damla Dalak: İnsanların susmaması gerekiyor. Oyundan çıkarabilecekleri derslerden biri de bu. Çocuğuna onu rahatsız eden bir durum olduğunda ona ses çıkarması gerektiğini, birisinin yaklaşımının kötü olduğunda onu ailesine söylemesi gerektiğini, kadınların yaşadıkları en ufak taciz olayında dahi bangır bangır bağırmaları gerektiğini ve yaşadıklarını içine atmamaları gerektiğini söylüyoruz. Çünkü içine atarsan bu tarz bir terapide “Sen bunların yaşamışsın ama unutmuşsun, belleğine atmışsın” denilerek kandırılabilirsin. Hâlbuki bunu geçmişte dile getirebilmiş olsaydı zaten böyle bir şey de maruz kalmayacaktı. 

Gonca Büker: Bu kadın bilinçli bir ailede yetişmediği ve geçmişte de ailesinden baskı gördüğü için kolayca bu yöne çekilebiliyor. -Belki bu çok iddialı olabilir ama- bu oyunu izleyen bir annenin çocuğuna bunu teşvik edici bir şey yapmış olması bile bizim için kâfi. Örneğin; “Biri bir şey mi yaptı ya da sana dokunuldu mu? Bana anlatabilirsin” demesi. Bizim oyunumuzdaki kadın karakter böyle yetiştirilmiş olsaydı, belki bu tarz bir olayın içine asla çekilmeyecekti. “Babam beni taciz etti” demeyecekti. Çünkü karakter anne ve babanın sevgisinden ziyade baskılayıcı yanını daha fazla hissettiği için böyle bir durumda daha çabuk ikna oluyor. Oyunda orada da bir virgül var. Bu tür olayları artık söylemek-konuşmak zorundayız.

Ayçe Özyiğit : Sine-tiyatro, dijital tiyatro teknikleri vb. oldukça tartışmalı bir konu. Bazı seyirciler, oyun bağlamında bu tekniği gerekli görürken, geleneksel seyirci tiyatroda teknolojiyi kesinlikle kabul etmiyor. Son sahnede sinevizyonun ne denli önemli olduğunu görüyoruz, ama oyunun geneline bakınca, karakterin gelişim aşamalarını sahnede canlandırmak mümkün olmaz mıydı? 

Yaşar Büker: Yansıtabilirdik elbette, ama bu tekniği kullanmamızın iki sebebi var. Birincisi; benim yüksek lisans tezim de dijitalleşen tiyatro üzerineydi ve bu oyunu sahneye taşıdığımız dönemde ben de dijitalleşen tiyatro üzerine çalışıyordum. Kuramsal olarak çalıştığım şeyleri sahnede de denemek istedim. Bu birazcık da bizim deneysel çalışmamızın bir ürünü oldu. Teknik kısmı bu… İkinci kısmı da karakterin hayatından kesitleri sahneye taşımak istiyorum. Bunun için dijital teknoloji bana bir imkan sunuyor. Bir yönetmen olarak o tekniği-teknolojiyi niye kullanmayalım? Ben tercihimi yönetmen olarak karakterin günlük hayatından kesitleri sahneye taşımak istediğim noktada dijital teknolojiden faydalandım. Biliyorum bu çok tartışılan bir konu ama bana kalırsa -kendi şahsi görüşüm- elektrik kullanmakla aynı kategoride. Mesela elektriği bulmuşlar, ampul icat edilmiş; o dönemde ben illa gaz lambası kullanacağım demekle aynı anlamı taşıyor benim için. Amaç sahne üzerinde anlam üretmekse ve teknoloji bana bu imkânı veriyorsa ben bir yönetmen olarak o teknolojiyi kullanırım. 

Damla Dalak : Bir de bu “artık böyle olacak ve bütün tiyatrolar bunu yapacak” diye bir zorunluluk değil ki. Bu bir tarz, yöntem ve istektir. Onun da ayrı bir hazzı görsel bir keyfi var. Klasik tiyatro zaten ayrı bir tiyatro olarak hepimizin bildiği, alışık olduğu bir tarz ama teknoloji de bazen işin içine girdiğinde bence çoğu yerde daha büyüleyici ve daha anlatıcı-açıklayıcı olabiliyor. Oyunumuz da modern bir oyun olduğundan dolayı o teknik, oyunu bütünleyen bir şey oldu.

Gonca Büker: Bizde anlatıcı görevini gördü mesela. Kadının kesitlerini çok güzel anlattığını düşünüyorum. Sonuçta olayın doğru olmadığını da ancak bu görselle anlatabilirdik. Oradaki “bak durum böyle ama kız nasıl anlatıyor?” algısındaki yanılsamayı birebir göstermek ve üstüne bindirebilmenin de en iyi yolu bu teknikti. 

Yaşar Büker: Biz zaten “hadi sine-tiyatro yapalım”, diye yola çıkmadık. Biz, tiyatro yapalım diye yola çıktık ve bir hikâye anlatmak istedik. Hikâye anlatırken de birtakım zorunluluklar doğdu ve hikâyeyi anlatırken o zorunlulukları, o problemleri çözmemizde dijital teknoloji bize fayda sağladı.

Ayçe Özyiğit: Dekor olarak kullandığınız büyük çerçeve, karakterleri adeta içine hapsediyor ve seyirciye oyunu bir televizyondan seyrediyormuşuz hissiyatı veriyor. Terapistin programının sahteliği bağlamında, olayların göründüğü gibi olmadığına bir atıf mıdır dekor? 

Yaşar Büker: Hem o sebepten hem de kadının ve terapistin o sıkışmışlıklarını ve o çerçevenin içine nasıl dahil olduklarını da seyirciye görsel olarak gösterme adına dekorda böyle bir biçimselliğe gittik. 

Ayçe Özyiğit: Terapist de travma yaşıyor olabilir mi? Metnin bazı yerleri bu düşünceye açık bir kapı bırakıyor.

Gonca Büker: Biz oyunu o şekilde inşa etmedik. Daha çok mesleki deformasyona uğramış bir terapist var burada. Yani o kadar çok maruz kalmış ve o kadar çok bunları görmüş ki bu yüzden her belirti gösterene “Bak burada da bu var. Ben bunu da görmüştüm” deyip iyi niyetli olsa da bilinçsizce işaretleri yanlış değerlendiriyor ve iki koca hayatı batıracak kadar büyük bir hata yapıyor. Ve belli ki bunu sıkça yapıyor. Bence karakter kesinlikle kötü niyetli değil. 

Damla Dalak: Biz mesleki deformasyon üzerinden ilerledik ama haberlere çıkan o olaydaki psikiyatr direkt kötü bir insan, çünkü orada bir şantaj söz konusu ama burada öyle bir durum yok. Terapistin iş hayatındaki duyguları birbirine karışmış ve tamamen yanlış değerlendirme söz konusu.

Ayçe Özyiğit: Son olarak eklemek istediğiniz, özellikle bahsetmek istediğiniz bir şeyler var mı?

Damla Dalak: Seyirciler oyunumuzun ağırlığından korkmasınlar. İzlesinler, izlettirsinler. Oyun çok şey anlatıyor. Bu tarz olaylar yaşayan herkesin bir şekilde ses çıkartması gerektiğini, bir şekilde adaletin sağlanabileceğini söylüyoruz. Çok yönlü –suya sabuna dokunan- bir oyun. Belki bazılarını çok rahatsız ediyor olabilir –özellikle bazı semtlerdeki oyunlarımızda o rahatsızlığı fark edebiliyoruz ama rahatsız olmasınlar. Bunlar Türkiye’nin ve dünyanın gerçekleri ve ne kadar çok seyredilirse, bu tarz işler ne kadar çok olursa insanlar da o kadar çok cesaretlenip bilgilenecekler diye düşünüyorum. 

Gonca Büker: Ben kendi adıma sanatın o dürtme ve rahatsız etme tarafını seviyorum. Seyirci oyundan çıktıktan sonra oturup üstüne düşünebilmeli ve oyun seyirciye “böyle bir şey de olabilir” dedirtebilmeli. Ben de bu oyunla seyirciye bunları dedirtebildiğimizi düşünüyorum açıkçası. Biraz daha duyulmaya ihtiyacımız var galiba. Yani daha çok insanı düşündürtmek istiyoruz, öyle söyleyeyim. İçinde bulunduğumuz koşullar tiyatro yapmayı her geçen gün daha da zorlaştırsa da, “Dünden Kalan” oyununu oynarken çok büyük keyif alıyorum. Evet, oynadığım karakter biraz uç ama oyunun genelinde anlattığımız şey bana mutluluk veriyor.

Damla Dalak: En azından derdi olan bir oyun. İnsanlar tabii ki tiyatroda veya sanatta daha çok eğlenmeyi hedefliyor olabilirler. Özellikle 9-5 çalışan, işinde bunalıp daralan insanlar biraz daha daralmak istemiyor olabilirler. Ben oyunumuzun bu anlamda televizyonda izledikleri birçok drama filminden ve dizisinden çok daha öğretici, eğitici ve bir şeyleri gösteren bir oyun olduğunu düşünüyorum. Oraya ayıracakları vaktin sadece 70 dakikasını buraya ayırırlarsa kaybettikleri hiçbir şey olmaz. Aksine belki bir farkındalık yaşayabilirler.

Yaşar Büker: Oyunumuzun dramatik bir yapısı yok. 9 tane terapi sahnesini arka arkaya koyup göstermek istedik seyirciye. Aralarda perdeye yansıttığımız görüntülerin de birbiriyle organik bir bağı yok. Buradaki amacımız da -bütün sahnelerin birbirinden bağımsız olmasının, oyunun başının ortasının ve sonunun olmamasının sebebi- oyunla seyirci arasına bir mesafe koymak istedik. O sahneleri seyretsin ve oyunun finaline duygusal olarak değil de mantıkla yaklaşsın, kendisini kaptırıp -kadının programının adı arınma ama- bir arınma yaşamasın istedik. Tıpkı ana akım tiyatroda olduğu gibi. Amacımız buydu ama sanıyorum seyircinin kendi yaşanmışlığıyla ilgili oyundan duygusal olarak da çok etkileniyorlar. Mesela oyunu izleyip ağlayarak çıkan seyirci de gördüm. Amacımız bu değildi. Uzak mesafe olaya bakıp aklıyla olayı yorumlamasıydı ama seyirciyi duygusal anlamda da etkiliyor. Son olarak da bunu söylemek istiyorum size; dramatik bir yapısı yok oyunumuzun.

Ayçe Özyiğit: Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim.

Gonca Büker: Biz de size ve Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’ne çok teşekkür ederim.

AYÇE ÖZYİĞİT

 

DÜNDEN KALAN OYUN TAKVİMİ

9 MART Caddebostan Kültür Merkezi

0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku