Yazı serimizin üçüncü bölümünde neoliberal postmodern zamanlarda “Anlamayana Kadar Tiyatro Yapanlar” meselesini mercek altına alacağız…
O da ne demek demeyin? Ne demek olduğunu ilerleyen satırlarda okuyacaksınız. “Vasatlığa” noktayı koyup, “Anlamayana Kadar Tiyatro” yapan postmodernist en avangart(!) en yeni(!) post-dramatik, post-absürt tiyatro dâhilerin tiyatrosuna bakalım…
Başta da söylediğim gibi, vasat tiyatro takımından ayrı, neoliberal postmodern bulamaç anlayışla, aklımızı kafa tasımızdan fırlatacak şekilde, “Anlamayana Kadar Tiyatro” yapanlar da var zamanımızda.
“Neoliberalizmin ideolojik bir aleti” olarak postmodernizm, sanatı, tiyatroyu da sarmalına alır. Böylece kapitalizmin çıkarları doğrultusunda postmodern tiyatro ya da post-dramatik tiyatro, moda olarak piyasaya sürülür. İşte bu moda yolunda, tiyatro kolunda “Anlamayana Kadar Tiyatro” yapanlar, bilerek ya da bilmeyerek kapitalizmin talep ettiği insan modelini yaratmaya koyulurlar. Toplumsal gerçeklikten kopuk, birey odaklı parçalanmış temalar çerçevesinde bireyin travmatik bunalımları, sapıklıkları, tükenişleri sahneye taşınır. Böylece kapitalist düzen aklanır tüm kötülükler bireye yüklenir.
Ama olsun neoliberalizmin siyasi simge isimleri “artık toplum yok birey var” diye buyurdular ya… Tiyatro adına da her şey bu buyruk uyarınca yapılır. Bunu da “yenilik” adına yaparlar ve sonuçta kendilerine benzerlerden oluşmuş jürinin verdiği ödüllerle, bol ödüllü postmodern bir bulamaç sunarlar seyirciye.
Bu takım o kadar becerikli ki Shakespeare’e bile mezarında takla attırır, ama burada da sorun yok, tiyatro moda yolunda ilerler, mezar taşları titreşir. Moda yolunda, tiyatro kolunda ilerleyenler, anlamı “ex” yaparak biçimin biçimi derdinde hatta biçim bile diyemeyeceğimiz şekilde her türlü hüner ve beceriyi gösterirler. Çünkü postmodern tiyatroda her şeyin bir anlamı var(!) mı?… Ya da yok. Olsa ne yazar olmasa ne yazar… Zaten post-modernistler “anlamsızlık da bir anlamdır” diyerek her şeyi aklar, paklar, soyut imge, simge, imaj bolluğuyla, metafor çokluğuyla ve bilumum absürtlükle yoğrulmuş, “Soyulmuş Portakal Kabuğunun Kimlik Bunalımı”nı seyirciye sunma maharetini gösterebilirler. Bir de neoliberelizmin derin hassasiyetleri icabı yaptıkları oyunlarda, a-politik, ideolojisiz, hatta retro ideolojisiz, özden, içerikten uzak durmayı mükemmel bir şekilde başarırlar… Ve kendi deyişlerine göre, modası geçmiş toplumsal dramaturgiden soyutlanmış bir biçimde sahneledikleri bulamacı allayıp pullayıp, seyirciye afiyetle yedirmeyi becerirler.
Oyun başlamadan önce, oyun broşüründe; “Bu oyun, yeni bir okumayla, klasik yapısı, alegorik bir anlayışla ve post-ironiyle zenginleştirilmiş, zamanın doğrusal olmayan katmanlarında aforizmatik bir dokunuşla, interaktif fütürist bir estetikle performatif bir varoluş manifestosu olarak sahnelenmiştir” diye bir paragraf okuyorsanız, bilin ki iki saatlik bir “Anlam Kazı Çalışmasına” hoş geldiniz.
Üçüncü zil çalar oyun başlar… Seyirci akılını kafa tasında zorla tutarak ve sabır küpüne dönüşerek anlam kazı çalışmasına koyulur. Sahnede olanlarla bir küçük bağ kurmak için canını yer, ama nafile… Oyuncular sahnede bir şeyler yapar, seyirciler boş boş sahneye bakar. Birçok seyircinin göz kapakları düşer. Salonda tıs yok! Herkes, yanında oturan kişinin oyunu anlandığını, hatanın kendisinde olduğunu düşünmeye başlar… Ve nihayet oyun biter, sahnede herkes yere uzanır. Ama neden yere uzandığı bilinmez. Loş bir ışık yanar ve bir oyuncudan oyunun son cümlesi gelir: “Dünya bir düşse, biz onun kırık dökük aynasında… belki bir yansıma mıyız?”
Ve oyun biter. Ve alkış başlar. Herkes ayakta alkışlar. Çünkü herkes başkası alkışlar diye alkışlar.
Anlayan yoktur, ama anlamış gibi görünmek herkesin uzmanlık alanıdır.
Hatta az önce oyunu seyrederken başı geriye doğru düşmüş, ağzı açık uyuyan ‘tiyatro severler’ dahil bilumum cemaat ayakta alkışlar oyuncuları.
Çıkışta bir seyirci şöyle der: “Çok soyut ve absürt bir oyun olmuş… ama sevdim. Sanat zaten böyle bir şey değil mi?”
Diğeri: “Bence rejide küçük bir Fransız etkisi vardı ama metin bana postmodern bir kırılmayı da hissettirdi.”
Bir diğeri: “Eee, ne anladın sen? Ben hiçbir şey anlamadım… Ama çok entel bir oyun olmuş”
Bir başkası: “Valla ben bir bok anlamadım… İkinci yarıda çıkacaktım, acayip uykum gelmişti, ama ayıp olmasın diye çıkmadım.”
Bir de postmodern anlayışla, “avangart”, “deneme”, “yeni okuma” iddiasıyla tiyatro yapanlar var ki, bunlar tiyatronun büyük yazarlarını kendilerine benzetmeyi becermiş akıl fırlaması yeteneklerdirler. Bunlar, Anton Çehov’un insanlarını boya küpüne batırıp zombiye dönüştürmeyi, Arthur Miller’i özünden koparmayı, Moliere’i sirk palyaçosu olarak oynatmayı, Gogol’ün anlam yüklü içini boşaltmayı, Ibsen’in mezarında kemiklerini sızlatmayı, Lorca’yı kendini tanımaz hale getirmeyi ve hatta Shakespeare’e mezarında takla attırmayı beceren yiğitlerdendirler.
Dünya tiyatrosunun büyük yazarlarının başyapıtlarını yapı bozumuna uğratmaya cüret etmiş kahramanlardır bunlar. Bozdukları yapının yerine ise yeni bir şey koymayı beceremediklerinden, yaptıklarını “yenilikçi biçim” anlayış olarak servis etmede de uzmandırlar. Hocaların Hocası Prof. Dr. Sevda Şener’in;
“Biçim peşinde koşan, biçimsel yeniliğe hayranlığını abartılı bir biçimde dillendirenler, mutlu olanlar var. Ama kimse kalıcı iz bırakan, insanı değiştiren sanatsal bir etkiden söz edemiyor” uyarılarına da kulak asan yok.
Seyirciyi eğlendirmek için, ilginçlik olsun diye anlamı (içeriği) paramparça ederler, biçim bile değemeyeceğimiz şekilde “moda şimdi bu” diyerek sahnede kuralsızlığı kural bilirler ve sahnenin orta yerine postmodernizmin bayrağını dikerler. Ya da “Karnavalesk” diye yola çıkıp, Anton Çehov’un insanlarının yüzünü gözünü boyayarak, insanı görünmez kılmayı ve oyunu; daha önce de belirttiğim gibi, toplumsal hayatın baskın gerçeğini ve dayatılan ceberut düzeni, geçici bir süre içinde yok sayan eğlence ve parodiye dayalı bir kutlama biçimine dönüştürme becerisini gösterirler.
“Anlamayana Kadar Tiyatro”da perde yırtılır, dördüncü duvar yıkılır, sahne yıkılır, metin yırtılır, anlam yıkılır, seyirciyse zaten ilk sahnede yıkılmıştır.
Ve cesaret edip gelen tüm seyirciler, oyunun sonuna kadar üstün sabırla bekledikleri için oyuncular tarafından selamlanır…
