Saçaklı yaldızlı elbisesi, belirgin makyajı, ağzında aksanlı-cilveli Türkçesi ve cazibesiyle içeriye adımını atar atmaz avucundayız Lola Schonheit’ın. Yasak da neymiş! Eğlencenin sığınağındayız. Alkol damarlarımızda tatlı tatlı dolaşırken müzik de yapacağını yapıyor. İçimizi gıdıklıyor, oturduğumuz yerden fırlayıp çarliston yapmamız an meselesi. Ayağımıza dolanan uzun eteklerin devrini bitirdik, boylarını kısalttık, korseleri attık (sen niye atmadın ki kuzum?), ritmik danslarımıza uygun kostümlerimizle eğlencenin dibine vuracağız. Üzerimizdeki kasvet dağıldı dağılacak. Ortam bu ortam; 1920’lerdeyiz.
Frederick Bruce Thomas’ın kölelikten kaçıp Avrupa’da eğlence hayatının inceliklerini öğrendiği, oradan ver elini Rusya diyerek mekânlar açtığı, bu sefer de Bolşevik Devrimi’nde tüm servetini kaybedip bulduğu ilk gemiyle işgal altındaki Türkiye’ye kaçıp meşhur Maksim’i kurduğu dönemdeyiz. Dünya, caz çağının etkisi altında. Halk, Batılı tarzda eğlenceye ayak uydurmaya çalışırken Osmanlı’nın son demlerinde Cumhuriyet’in ayaz sesleri duyulmakta. Tarihin görmezden geldiği Nezihe Muhiddin ise o sıralar kadının ailedeki ve kamusal alandaki yerini sorgulamakta, seçme ve seçilme hakkı için çalışmakta, birbiri ardına eserler vermektedir.
Tarihin çoğu zaman ayrı sayfalarına yerleştirdiği bu iki isim, Lola’nın dünyasında yan yana geliyor. Bir önceki oyunu “Öyle Şeyler Yalnız Filmlerde Olur” hakkında yazarken “Pınar’ın cevherli oyunculuğu her role uysa da dans bilen, sempatik, güzel ve içten haliyle sanki müzikaller için biçilmiş kaftan. Amuda kalkmayı becerebilseydi, Yıldız Kenter’le özdeşleştirebilirdim belki. Şimdilik geleceğin Nevra Serezli’si, Gülriz Sururi’si olma yolunda diyebilirim” diye bahsettiğim Pınar Göktaş’ın oyunculuğu ve yazarlığı sayesinde elbette. Bana da bravo, ne güzel öngörmüşüm! O da harıl harıl hazırlanmış ama. Okumuş, araştırmış, üstüne koydukça koymuş. “Hotshots Band” ve “Pina And The Coladas” caz gruplarında vokal yapmış. Randy Esen’den yoğunlaştırılmış müzik eğitimi almış.
Oyunun yönetmeni Buket Gülbeyaz deseniz Lola’nın hayalini çoktan gerçekleştirmiş; tersine göçü yaşamış bile. Tam kariyer planlamasının kavşağında, bütün eğitim birikimine rağmen, oyuncu olmak için atlamış Actors Studio Drama School’a gitmiş. O da kendi macerasını başlatmış; tiyatro kurmuş, kendisini oyunculuk, yapımcılık ve yazarlıkla donatmış. Tiyatrocu, tiyatrocunun dilinden anlıyor. Biri hayal ediyor, diğeri gerçekleştiriyor. Pınar ve Buket, Lola’nın elinden sımsıkı tutuyor. Şimdi isterim ki onlar da masamıza buyursunlar. Lola’yı bir de bizim gözümüzden izlesinler. Hayatta kalmak için yarattıkları neşeyi görsünler. Birlikte kurdukları dünyada tiyatroya bir pırıltı ekledikleri için kendilerini kutlasınlar.
Yıl olmuş 2026! Erkekler hâlâ susmadan kendilerinden bahsederken biz üç kadın, Pera’nın atmosferinde, geçmişin eğlence hayatından bugünün sahnesine uzanan yolculukta Lola’yı konuştuk; bahsi geçen tüm hayatları bir potada erittik. Siz de artık mahzun olmayın kuzum!

Pınar Erol: Pınar, arkadaşın Özge Dağ, sana ruhunun gezindiği döneme ait Zafer Toprak’ın makalesini öneriyor. Batılı eğlencenin Osmanlı’ya gelişi ve yarattığı bocalama süreci ilgini çekiyor. Bir de Frederick Bruce Thomas’ın hikâyesini anlatan “Siyah Rus” kitabı var. Bunlar metnine baz oluşturuyor.
Pınar Göktaş: Yeni bir şey yazmak istiyordum. Kabaca kafamda bir kadın karakter vardı. Dans ediyorum, şarkı söylüyorum. Bunları sahnede yapmak istiyorum ama henüz bir altlığı yoktu hikâyenin. Bu makale o dünyayı kurmamda yararlı oldu. Pandeminin sonlarına doğru Zafer Toprak’ın kitaplarını okuyup notlar almaya başladım.
Pınar Erol: Dansla 2015’te tanışmışsın ama hip-hop yapayım derken swing kraliçesi olmuşsun. Aslında bu oyunu yazmaman şaşırtıcı olurmuş. İyi ki yeteneğine, ruhuna, dünyana uygun bir metni başkasının yazıp sana getirmesini beklememisin. Oyunu 2022’de yazmaya başlıyorsun. Dört-beş yıl sürüyor sanırım. Ne yazık ki Zafer Toprak yetişemiyor.
Pınar Göktaş: Uzun zamandır kendi yazdığım projeleri oynuyorum. Çünkü insanın kendisine gerçekten uyan, hoşuna gidecek bir şeyle karşılaşması; o kişilerin de tam seni düşünerek bir teklifle gelmesi zor bir denklem. O dönem Buket de Afife oyununun yardımcı yönetmenliğini yapıyordu. Benzer dönemler olduğu için ilgimi çekti ve oyunu prömiyerinde izleme fırsatım oldu.
Buket Gülbeyaz: Burada gerçekten ilginç bir paralellik var. Biz o dönemde gerçekten yaşamış bir karakteri sahnelediğimiz için döneme ait daha detaylı bir taramaya girmiştik. Pınar’ın bahsettiği “The Black Russian” kitabı da aralarındaydı. Hatta arka arkaya aynı dönemi çalışmak konusunda tereddüt ettim. İntihal olur mu diye de kaygılandım. Ama biz kendi yolumuzu çizmeye başlayınca dönem sadece fon olmaya başladı bize.
Pınar Erol: Üst üste binen o kadar çok benzerlik ve kesişim var ki… İkiniz de farklı okullarda okuyorsunuz ama nihayetinde oyunculuğu seçiyorsunuz. Pınar, sen İTÜ Harita Mühendisliği okuyorsun. Buket, sen de Boğaziçi Üniversitesi’nde Matematik’ten Felsefe Bölümü’ne geçip bir de yüksek onur öğrencisi olarak mezun oluyorsun. Lola, oyuncu olma hayaliyle Amerika’ya gitmek isterken, Buket Lola’nın gitmek istediği ülkede oyuncu olup, tiyatro kurup tersine göçle buraya geliyor. Oyuncu olmak isteyen bir göçmenin hikâyesini anlatırken Pınar da oyuncu olmuş bir sanatçı göçmen oluyor ve Almanya’ya gidiyor.
Pınar Göktaş: Kendini gerçekleştiren kehanet gibi oldu. Bunun ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu diye Almanya’daki oyunun soru-cevap bölümünde de sordular. Oyunu yazmaya başlarken kendi hayatımla hiç alakası olmayan bir şey yazarım diye oturmuştum masaya. Sonra Buket’le yollarımız kesişti ve günün sonunda garip bir şekilde bir sürü şeyin ne kadar benzediğini gördük. İkimiz de oyunculuğun yanında farklı işler yapıp hayatımızı idame ettirmişiz.

Foto: Özge Cesur
Pınar Erol: Oyunda Nezihe Muhiddin de var. Dediğin gibi gerçek karakterlerle kurmaca karakterler buluşuyor. Nezihe Muhittin operetler yazıyor. “Kadınlar Birliği” opereti hakkında “Kendimi nasıl koymam?” diyor. Sen de kendini koymadığını söylesen bile kendinden parçalar bulduğun bir hikâye yazmışsın. Bak bu da benziyor Pınar.
Pınar Göktaş: Sadece benim ya da Buket’in değil, aslında bugünün sanatçılarının hayatıyla da çok benziyor. Her gün kendimize yeniden inanmak, devam etme gücünü bulmak üzerine bir yolculuk. Bu anlamda tarihsel bir hikâye olsa da bugüne çok benziyor. 2026’da da aynı şeyleri yaşıyoruz.
Buket Gülbeyaz: Pınar, ilk kez vatandaşı olmadığı ve azınlık sayıldığı bir yerde yaşamaya başladı. Bu oyuna sirayet edecek mi diye merak ediyorum. Pınar’ın söylediği tekinsizlik duygusunun karşılığı benim için göçmenlik. Göçmenlik, her gün hayatta kalmak için mücadele modunda tutuyor insanı. Her günü ulaşman gereken bir hedef varmış gibi yaşıyorsun.
Pınar Erol: Metni Buket’e “Maksim Şahit” adıyla Şubat 2025’te götürüyorsun. Sonrasında bitmeyen bir revizyon süreci başlıyor.
Pınar Göktaş: Adı da çok kez değişti. “Maksim’de Son Dans”, “Maksim Şahit”, “Beyoğlu’nda Son Dans” oldu. Buket bir gün dosyanın üzerine “Pera’da Bir Lola” yazmış ama “Böyle bir şey yazdım sonra değiştiririz” dedi. Sonunda adı böyle kaldı. Metni Buket’e gönderdikten sonra notladı. Uzun bir revizyon süreci oldu.
Buket Gülbeyaz: Şu an bir şey itiraf edeceğim. Yapımcılığını da biz üstleneceğimiz için sunumlar hazırlıyordum ve dosyaya bir başlık atmam gerekiyordu. İçinde “Konstantiniyye” geçsin istiyorum ama “Konstantiniyye’de Bir Lola” sığmıyor. “Pera’da Bir Lola”, diğeri sığmadığı için çıktı. Dediğin gibi şubattı, Afife’den çıktığım durgunluk dönemimdi. Pınar mayıstan itibaren bütün yaz her hafta revize yaptı. Dramaturgumuz Sinem Özlek dâhil olunca baştan revize istedi.
Pınar Göktaş: Bilgisayarın başında saatlerce uğraştığımı ve yazar olarak gerçekten çok zorlandığımı hatırlıyorum. Bir şeyi baştan, sıfırdan yazmak çok daha kolay. Oyunun odağının kayma tehlikesi vardı. Bütün bölümler bir sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlı olduğu için bu revizyonu yapmak çok zor ve delice bir şeydi. Sinem Özlek’in sürece katılmasıyla metne ilişkin çok temel yapısal eleştiriler gündeme geldi. Sinem çok zekice dokunuşlar önerdi. Hepimiz metni daha iyi bir hâle getirmek için uzun süre uğraştık.
Pınar Erol: Yönetmen gelir ve “İyi haber; yazar yaşıyor der” ya böyle durumlar için. Ama tabii bir de bunu yazara sormak gerekiyor!
Pınar Göktaş: Yazar tarafından baktığında bu kötü haber.

Pınar Erol: Yapımcı ismi “Bee’s Knees”. Onun da anlamına baktığımızda; 1920’lerin Amerikası’nda göç sebebiyle ortaya çıkmış, saçma şeyleri anlatmak için kullanılmış. Ve zamanla argoda harika, en iyisi anlamına evrilmiş.
Buket Gülbeyaz: Bir gün bizden bir röportaj istendi ve orada yapımcı adı boş kaldı. O an bir isim bulmamız gerekiyor. Pınar da bana “Saat on ikiye kadar göndermemiz gerekiyor” diyor, haklı. O dönemin argo ifadelerini, slang’ini araştırmıştık. Yirmi tane kadar isim bulmuştuk sanırım. Ama bunun anlamı “çok güzel” demek diye sevdik. Bir de o döneme ait bir kokteyl vardı.
Pınar Erol: Kokteylin önemi de jazz age, roaring twenties diye anılan zamanın içki yasağından doğan bir kokteyl adı olması.
Buket Gülbeyaz: Oyunun kabare olacağı ve bunu barlarda oynayacağımız fikri netleşince hemen bir prodüksiyon beliriyor gözümüzde. Tekil bir şey diye bakmadık oyuna. Belki dedik ki öyle bir yerde oynarız ki izleyenler Bee’s Knees kokteyli içerler. Hatta şunu düşünmüştüm. Oyun, Lola’nın bir işten çıkıp bir işe girdiği aralarda epizodik ilerliyor. Oralarda seyirci çıkıp bir içki alıp geri otursa bile bir şey kaybetmeyeceği ana hattı koruyoruz.
Pınar Erol: O zaman oyunun mekânına ve formatına geçelim. Pınar’ın piyano ile düşündüğü mütevazı anlatı, bir anda “jazz quartet”e dönüşüyor. Buket işi büyütüyor.
Pınar Göktaş: Bir günde olmadı tabii. Kendimden uzak bir oyun yapmak istiyorum diye çıktığım yolda daha dramatik, daha dokunaklı bir iş olmasını planlıyordum. Çünkü bir önceki oyunum (Öyle Şeyler Yalnız Filmlerde Olur) komedi oldu ve izlediklerini ancak kalıba sokarak anlamlandırmak isteyen kişiler bunun bir oyun mu yoksa stand-up mı olduğunu anlamakta zorlandı. Ben de bu sefer daha dramatik bir metin yazma niyetindeydim. Ama prova sürecinde hem Buket’in hayal gücü hem metnin gidebileceği yeri görmesi hem de beni bir oyuncu olarak tanıması sayesinde oyun bambaşka bir yere gitti. İyi ki de öyle olmuş.
Buket Gülbeyaz: Burada bir parantez açmak istiyorum. Biz aslında birbirimizi tanıyorduk ama birlikte çalışmaya başlayınca birbirimizi başka bir şekilde tanımaya başladık. Pınar’ı herkes çok komik biri diye tanımlar mı bilmiyorum ama biz çok güldük. Bence bu kadar gülmeseydik bu işi çıkaramazdık. Çünkü başımıza felaket şeyler geldi, trajik durumlar yaşadık ama bir şekilde saçma sapan şeylere gülerek devam ettik. Pınar hayatla çok dalga geçiyor; bense çok ciddiye alıyorum. Ama bir süre sonra o ciddiye alan Buket’in haline gülebilecek hale gelebiliyorum. O yüzden onun bu komedi gücünü göstermemeye gönlüm elvermedi.
Pınar Erol: Tam da gerçek hayatta yaşadığınız gibi, oyun karakterinin karşılaştığı zorluklar dramatik bir anlatıya dönüşebilecekken, siz o koşulların içindeki insanların biraz pervasız, biraz vurdumduymaz ve hayatla dalga geçen tavırlarına dümen kırmışsınız. Kabarenin siyasi hiciv ve kara mizahla kurulan dünyasını da düşünürsek oyunun türü, içeriğinin giysisi olmuş; hem de cuk oturmuş. Lola’ya çok yakışan bir elbise dikmişsiniz.
Buket Gülbeyaz: Aklı çok farklı çalışan yakın bir arkadaşım bana Kuruçeşme’de prömiyer yaptığımız Korto’dan bahsetti. Orada daha önce hiç oyun yapılmamış. E salon kiralarının durumu da malum. Ben bir anda kendimi onlarla görüşme yaparken buldum. Mekânın belli olmasıyla birlikte oyunun formatı da geldi. Kabare biçimi içimize sindikten sonra da işler biraz daha kolaylaştı. Bize prova için de mekânlarını açtılar. Bizim için Lola’nın bir anti kahraman olarak hikâyesini anlatmak, onu alışılmış bir sahneye hapsetmeden seyirciyle buluşturmak önemliydi.

Pınar Erol: “Pera” hakkındaki kesişimlerden devam edelim. Pınar, Pera Güzel Sanatlar’da oyunculuk eğitimi alırken rahat bir yirmi altı yılı Pera civarında geçiyor. Buket’in yazdığı ilk oyun (Habitat) ise Pera’yı da kapsayan İstiklal’de geçiyor. İkiniz de oyuncu, yönetmen ve yapımcısınız; ikiniz de tiyatrolar kurmuşsunuz. Tiyatronun pek çok tarafından tutmuşsunuz. Birlikte çalışmak, birbirinizi anlamak açısından size kolaylık sağladı mı?
Pınar Göktaş: Bence sağladı. Başka biriyle bu kadar çetrefilli bir yol yürünür müydü; zannetmiyorum. Gerçekten biz de zor badirelerden geçtik. Oyun çıkmayacak galiba dediğimiz eşikler oldu. Hem finansal hem de prodüksiyon açısından pek çok sorunla karşılaştık. Dışarıdan çok görünmese de müzisyenler, ekipman, teknik ihtiyaçlar, kostümler… Bütün bunların arkasında ciddi bir iş yükü var. Bağımsız sanatçı olarak bu koşullarda üretmeye çalışmak, insanı zihinsel açıdan zorlayan süreçler. Ayrı karakterler olduğumuz için birbirimizi dengeliyoruz bence. En krizli anlarda bile inanılmaz eğleniyorduk, hâlâ da öyle.
Buket Gülbeyaz: Bazen şöyle olur, bir rol gelir ve hayatındaki mevzuya cuk oturur. Rol hayatında olan şeylerin altını çizer. Bu oyunda da karakterin başına sürekli bir şey geliyor olması acaba bizim böyle olaylar yaşamamıza yol açmış olabilir mi diyorum. İlk önce oyunun bütün müziklerini yapan besteci aramızdan ayrıldı, o ana kadar yapmış olduğu tüm besteleri de alarak… Bu arada çok doğru bir karardı. Birlikte uyumlu bir üçlü olamamıştık.
Pınar Erol: Bu anlattığın prömiyere iki hafta kala gerçekleşiyor.
Buket Gülbeyaz: Evet ve imdadımıza Arın Yılmaz yetişti. Daha önce böyle bir iş yapmamış olmasına rağmen kıvraklığı ve pratikliğiyle bizi kurtardı. Şu an on yedinci oyunu oynayacağız ve sanırım onuncu müzisyenle çalışıyoruz. Bu sefer oyuna bir hafta kala bir yapımcı dâhil oldu. Her şeyi ona emanet ettikten sonra o da ayrıldı. Diğer küçük şeyleri saymıyorum bile.
Pınar Erol: Ben İstiklal Marşı’nı bile şiir gibi okuyamam, hep ezgisiyle… Pınar birdenbire sözlerini yazdığın şarkılar değişiyor. Paniklemedin mi? O ezgilerden nasıl sıyrıldın?
Pınar Göktaş: Aslında düşündüğümde, biraz “Kuzum”da zorlanmışımdır. Onun dışında müzikler o kadar oturdu ki kafamda. Sonra zaten müzisyenler bazı küçük eklemeler ve çıkarmalar yaptılar. Böylece şarkılar yolunu buldu. Hepsinden çok memnunum. Çok keyif alıyorum söylerken.
Pınar Erol: Müzisyen kadrosu değişiyor mu?
Pınar Göktaş: Bir çekirdek kadromuz var ama zaman zaman ayrılanlar ve katılanlar oluyor. Nefesli çalgılarda değişiklik olabiliyor. Turnelerde bazen daha küçük bir kadroyla oynuyoruz.

Foto: Özge Cesur
Pınar Erol: Müziğin oyundaki işlevinden de söz edelim. Buna yalnızca “oyun müziği” diyemeyiz. “Öyle Şeyler Yalnız Filmlerde Olur”da da Tarkan’ın diskografisi eşliğinde sana dair kilometre taşlarını izlemiştik. Müzik yine yoldaşın. Müzisyenler bir yandan bizi caz kulübünün içindeymişiz gibi hissettiriyor, bir yandan oyunun ritmini taşıyor, bir yandan da leitmotif oluşturuyorlar. Hatta bazen Lola’nın iç sesi gibi konuşuyorlar.
Buket Gülbeyaz: Bazı şarkılarda müzisyenlerin ne kadar ileri gidebileceğini, onlara ne kadar alan açabileceğimizi birlikte aradık. Onlar da kendi rollerini araştırdılar. Tek kişilik bir oyun olsaydı kimse oyuncunun ruh halinin altını çizemeyecekti. Sahnede gerçekten tek başına olacaktı. Ben bir muzurluk istedim. Lola komik bir şeyden bahsediyorsa hemen ona eklenecek kafa yapısında olsunlar. Baktılar ki melodramatik bir şey anlatıyor, o duyguya uysunlar o zaman diye düşündüm. Bana oralar müzisyen zekâsını gösterebilecekleri yerlermiş gibi geldi. İç ses yapan da biraz bu. Onunla oynuyorlar, ayağını kaydırmaya çalışıyorlar. Ama her zaman Lola’nın son sözü söyleyen olması lazım. Müzisyenler de bunu göğüsleyip paslaşmaya başladıktan sonra tatlı bir kıvam oldu.
Pınar Göktaş: Son birkaç oyunda, özellikle iki üç sahnede, bu ilişki daha görünür hâle geldi. Fiziksel olarak birbirimizi engelleyip sahne almaya çalıştığımız anlar var. “Ne kadar ileri gidebiliriz?” sorusunu birlikte yaşayıp görüyoruz.
Pınar Erol: Dolayısıyla metin de akışkan bir hâl alıyor. Müzisyenlerle ve seyircilerle birlikte değişebilen, dönüşebilen bir yapı oluşuyor. Durmadan çekmeceler açılıyor önümüzde.
Pınar Göktaş: Evet, kesinlikle. Bu açıdan da heyecan verici buluyorum oyunu.
Pınar Erol: Nezihe Muhiddin’e tekrar dönmek istiyorum. Kadın hareketindeki yeri çok önemli olan ama aynı zamanda yok sayılan, izleri silinmeye çalışılan birinden söz ediyoruz. Çok sayıda oyun, hikâye ve roman yazmış; ancak bunların pek azı yayımlanmış. Bir anlamda tarihten silinmiş. Bu kez benzerlikleri gerçeklikle kurmaca arasında arıyorum. Nezihe Muhiddin de kendi rolüne kendisi karar vermek istiyor. Tıpkı Lola’nın soyadını kendisinin seçmesi gibi. Onun “Kadere umudu nakşettim kuzum” sözü de bunun bir kanıtı bence.
Pınar Göktaş: Osmanlı’da çok canlı bir kadın hareketi var. İşgal döneminde direniş varken kadınlar da örgütleniyor, haldır haldır bildiri basıyorlar. Dergiler çıkarıyor, eylemler yapıyor ve siyasi haklarını talep ediyorlar. Bunları hikâyenin neresinden geçirsem diye düşünüyordum. Yine o hikâyenin merkezinin kayma sorunu yazar olarak beni zorlamıştı. Bir revizyon sorununu çözmek için Buket’in evinde oturuyorduk. Buket’in getirdiği öneriyle bir anda parçalar yerine oturdu; metindeki yapbozun bir parçası tamamlanmış gibi oldu.

Pınar Erol: Bir kadını başka bir kadınla korumak için Nezihe Muhittin’in evindesin. Bu buluşma fikri üzerinden iki dünyanın karşılaşması mümkün olmuş.
Pınar Göktaş: Nezihe Muhiddin kadınları evinde toplayıp bilinçlenme ve örgütlenme faaliyetleri yapıyor. Göçmen kadınların olduğu dayanışma geceleri düzenliyor. Göçmenlik üzerinden böyle bir karşılaşmanın mümkün olması bizi heyecanlandırdı. Bazı tarihsel ayrıntıları da sonradan öğrendim. Kendi kurduğu partiden de sonradan ihraç ediliyor. Nezihe Muhiddin’in çevresindeki kadınların durumuna ilişkin ayrıntılar, karakteri ve dönemi benim için daha da ilginç hâle getirdi.
Pınar Erol: Oyunun açılış cümlesiyle hepimiz aynı gemide olduğumuzu anlıyoruz: Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete! Böylece Lola’nın maceralı hayatına birlikte atılıyoruz. Onu bir anti-kahraman olarak görüyoruz ama başına gelenleri atlatsın, bir şekilde paçayı kurtarsın ve yoluna devam etsin istiyoruz. Kalbimiz onunla atıyor. Üstelik kendisini sevdirmeye çalışan bir karakter de değil. Başına buyruk, kendi bildiğini okuyan, pek de güven vermeyen bir kadın. Belki de tam bu yüzden kendine özgü bir çekiciliği var.
Buket Gülbeyaz: Bunu çok konuştuk. Biz de ana akımda oyunculuk yapan kadınlarız. Görülmek istiyoruz ama bize sürekli güzelliğin önemli olduğu söyleniyor. Lola’nın benim olamadığım kadar umursamaz olmasını istedim. Hiç kimse beni sevmeyebilir tavrı o karakterin içine yerleşmiş. Bu, onun doğal hâli. Hayal gücüyle yarattığımız bir karakterde bunun olması bana çok özgürleştirici geliyor.
Pınar Göktaş: Oyunculuk yaklaşımı olarak sevilebilirlik eşiğine takılmak da tuzaklı bir şey. Buket’in beni oyuncu olarak cesaretlendirmesiyle sevilebilir olmasını önemsemedik. O karnını nasıl doyuracağını, akşam nerede kalacağını düşünmek zorunda. Hayatta kalmakla ilgili derdi var.
Buket Gülbeyaz: Pınar da çok güzel bir kadın; Lola da oldukça alımlı bir karakter. Bu iki unsur bir araya geldiğinde, hem oyuncunun hem karakterin nesneleştirilmesi tehlikesi vardı. Kabare biçimiyle bu tehlikenin dışına çıkabildiğimizi düşünüyorum. Lola’nın güzelliği üzerinde durup onu yalnızca bu açıdan değerlendirmiyoruz. Dış göz olarak burayı bilinçli olarak tutmaya çalıştım.
Pınar Erol: Lola, dönemin bütün ışıltısını üzerinde taşıyan bir kadın. Pınar da, oyunculuğu da bu pırıltıyla aramızda dolaşıyor. Ama kostümün parıltısı aynı zamanda bir tezat yaratıyor. Belki de hayatın sert, tekinsiz yüzünü örtüyor.
Pınar Göktaş: Makyajla da onun altını çizmek hoşuma gidiyor. İlk oyunlarda makyaj o kadar yoğun değildi.1920’lerin görünümünü taşımak için çizilmiş kaşlar, bozulmuş imaj daha doğru geliyor. Biraz hayvansı bir şey de kattığı için bunu tutmaya karar verdik.
Buket Gülbeyaz: Pınar kendi kaşlarıyla ve takma kirpiksiz oynadığında daha zorlandığını söylemişti. Aslında mask gibi bir durum var. Anlattığımız, günün sonunda bir Pera hikâyesi. Benim de Pera ile ilgili şöyle bir hissiyatım olmuştu ilk oyunumda. Dışı çok alımlı ama karnını deştikçe karanlık çıkıyor. Form -bahsettiğin kostüm, makyaj yani- içeriği kapatmaya hizmet ediyor. Ben oyunlarda içerikle formun böyle uyumlu şekilde örtüşmesini çok seviyorum. Eğer seyirci dediğini hissediyorsa ne mutlu.

Pınar Erol: Bir de takılar, ayakkabılar gibi küçük sponsorluklar olmuş sanırım. Şoko-lola’ya bile ilham olmuş Lola!
Pınar Göktaş: Etrafımızdaki yaratıcı insanların hepsi bizi desteklediler bu anlamda. Yine danstan arkadaşlarım olan “Harlem Shoes” Lola karakterine özel, vegan bir dans ayakkabısı tasarladılar. Kuvai Milliyeci Mehmed Semed Efendi de erkek arkadaşım. Provalar sırasında yeni bir mekân açıyordu. Bir tatlısına Şoko-Lola adını koydu.
Buket Gülbeyaz: Oyun sayesinde Esra Yıldırım Karakaş ile tanıştık. Markası “Su Gibi” o sırada Pera Koleksiyonu’nu tasarlamıştı. Görmek istediği imgeyi ararken önüne Lola’nın tanıtım videosu düşüyor. O günden beri Pera Koleksiyonu’ndan “Su Gibi” takılarını kullanıyoruz. Kostümleri stilist Feyza Kaplan tasarladı. Gerçekten çok özenerek çalıştı. Oyunun, işbirliği yaptığımız tasarımcıların kendi topluluklarında da görünür olmasını istiyorum. Lokal komünitelerde oyunun yayılması açısından işbirliklerini önemli organik bağlar olarak görüyorum.
Pınar Göktaş: Feyza Kaplan, başımdaki tüyden diğer kostümümdeki yaka detayına, küçük aksesuarlara kadar her şeyi tek tek düşündü. O tasarımlar bana sahnede oyun verdi. Yine danstan arkadaşım İsa Akyüz, dizilerde sanat yönetmenliği yapıyor. Tombala kâğıtları, günlükler, gazete ve oyunda kullandığım diğer küçük nesneler de onun tasarımı. Bunların hepsi oyunun dünyasını kurmama yardımcı oluyor.
Pınar Erol: Sen de seyircilere oyun veriyorsun. O yüzden oyuna interaktif demek yetersiz kalıyor.
Pınar Göktaş: Bir önceki oyunumda da bu tarz anlar vardı. O zamanki yönetmenim Şule Ateş o anları büyütmemi istiyordu. Sonra oyunumuzu izledi. Benim senden istediğim her şeyi bu oyunda yapıyorsun dedi. Belki böyle interaktif anları o zaman denememiş olsaydım bu kadar rahatlıkla yapamayabilirdim.
Pınar Erol: Haklı bir de isyanın var. “Yıl olmuş 1921, hâlâ erkekler susmadan kendinden bahsediyor” diyorsun.
Pınar Göktaş: Orası çok reaksiyon alan bir yer. Özellikle kadınlar bana ortak oluyor.
Pınar Erol: Oyunun sonunda Lola “Unutmayın, Lola Schönheit diyeceksiniz,” diyor. Yani izini bırakmak, hatırlanmak, varlığını mühürlemek istiyor. “Bir Lola vardı dersiniz Pera’da” sözüyle yok sayılan tüm kadınlar adına bize adını ezberletiyor.
Pınar Göktaş: Böyle hissetmen çok hoşumuza gider. Lola gerçekten etki bırakmak istiyor. Hikâyesi anlatılsın istiyor.

Foto: Özge Cesur
Pınar Erol: Afro Amerikan Frederick Bruce Thomas, Stella’yı, Maksim’i kuruyor ve Çarlık Rusyasından kaçarak bulduğu ilk gemiyle İstanbul’a geliyor. Sen de şimdi Almanya’da bir hayat kuruyorsun. Şimdi oyun da Almaya yolcusu.
Pınar Göktaş: Niyetimiz orada Aralık gibi oynamak. Metni İngilizceye çevirdik. Orada başka müzisyenler dâhil olacak. Öncesinde Theatre an der Ruhr’da oynadık. Sonrasında soru-cevap yaptığımızda Lola’nın altındaki o örtük acıyı, çaresizliği derinden hissettiklerini gördüm. Göçmenlik deneyimi sebebiyle o acıyla çok ilişki kurdular.
Buket Gülbeyaz: Ben oyunun Almanya’daki versiyonunun burada izlediğimiz versiyonla aynı olmayacağını düşünüyorum. Oradaki şartlar bunu belirleyecek. Oradaki seyirci bambaşka, mekânlar bambaşka, ihtiyaçlar bambaşka. Mekânın ruhu oyunun içine giriyor. Daha underground ve kendisinin ham bir haline gidebilir gibi hissediyorum.
Pınar Erol: Yazar olarak ne diyorsun? Bir kez daha revizyon mu?
Pınar Göktaş: Göreceğiz! Müzik de değişecek. Piyano ve kontrbasla farklı bir dünyası oluşabilir. Nasıl bir şeye dönüşeceğini ben de merak ediyorum.
Pınar Erol: Oyunun yolculuk takvimi nasıl?
Pınar Göktaş: 2 Kasım’da İzmir Monk Community, 9 Kasım’da İstanbul Kadıköy Fil Sahne ve 11 Kasım’da İstanbul DasDas gösterimlerimiz olacak. Yeni yıldan sonra Ocak’ta yeni takvimle devam ediyoruz.
Pınar Erol: Bize Lola’yı hediye ettiğiniz için çok teşekkür ederim.
