Yazının birinci bölümünde, neoliberal postmodern zamanlarda tiyatronun içine düştüğü hallere, genel bir bakış yaptık… Yazının ikinci bölümüne “Tiyatronun Vasatlaşması” ile devam edelim… Ancak bu konuya şu vurguyu yaparak başlayalım; neoliberal postmodern zamanlarda, tiyatronun üretim, sunum ve alımlama biçimleri tümden etkilenir ve tiyatro doğal yasalarından ve işlevinden uzaklaşır.
Tiyatro, insanı insanla anlatan bir sanat. Bütün sanatları bünyesinde toplayan büyük harfli bir SANAT. Aristoteles’ten Brecht’e kadar, herkes bir ucundan tutmuş, derinlik, anlam ve işlev katmaya çalışmış.
Büyük harfli bu “SANAT”ta, perde açıldığında, öz ve biçim yapısı doğrultusunda sahneye çıkan her oyuncunun nefesi bile karaktere dönüşür, o karakteri yaşamaya başlar, seyirci yerinden kıpırdamadan bir dünyadan ötekine geçer; duygulanır, düşünür, anlamlandırır, yorumlar, sorgular, yüzleşir ve tiyatronun ışığında aydınlanır… Eleştirmen-yazar-düşünür Ernst Fischer’in dediği gibi; “insanın dünyayı tanıyıp değiştirmesi için” yapılır.
Peki, bu vasatlık salgınında tiyatro ne duruma düşer, ne haldedir, ne yapar?..
Hemen hemen tiyatronun tüm ögeleri yüzeyleştirilir, basitleştirilir, bayağılaştırılır, ucuzlatılır. Sahneye çıkan egosunu pazarlama ve tatmin etme derdinde sahnede tepinir. Oyundaki karakteri değil, kendini sahnelemenin peşinde koşar. Bu vasatlık ustası oyuncuların(!) performanslarında en dikkat çekici yön, ellerini ve ayaklarını ne yapacaklarını bilmemeleri, seslerini kullanamamalarıdır… Bu konuda bir istikrar abidesidirler. Ne fazla ne eksik… Hep aynı çizgide, hep aynı tonlamayla oynamayı başarabilmek her yiğidin harcı olmasa gerek. Ayrıca hep aynı çizgideki oyunculuklarıyla seyirciyi, oyunun özünden, duygusundan, düşüncesinden uzak tutma çabası da takdire şayandır. Brecht bile böyle bir yabancılaştırmayı becerememiştir.
Peki oynanan oyunun öz ve biçim ilişkisi? Ne özü, ne biçimi, geç bunları canım. Esas mesele, bizim çocukların tiyatro yapıyor olması… “Aferin oğlum Ahmet, sana da bravo.” Sonuç ertesi gün gazete başlıklarında; “Ayakta Alkışlandı.”
Bir de genellikle oyun seçerken “komedi” türünü yeğleyenler vardır. Bunlar son derece “güldürükcü” olanlardır. Hayatlarını güldürükçülüğe adarlar. Güldürükçü olmak için sahnede yapmadıkları şaklabanlık kalmaz. Oysa ustaların dediğine göre, komedi zor ve ciddi bir iştir. Ama halkımız güler, eğlenir ya… Daha doğrusu öyle sanılır. Komedi diye en banal şekilde göbekten gıdıklayıp işkembeden güldürmek, boş eğlencelik zaman geçirmek maharet sayılır. Herhalde onun için komedi(!) seçilir. Gel gelelim kazın ayağı hiç de öyle değil. Komedi diye sahnelenen oyunların çoğunun düzeyi tam anlamıyla evlere şenlik. Oynananlar fars desen fars değil, vodvil desen ilgisi yok, bulvara hiç benzemez, kabare desen kabareye yazık olur… Komedi adına yaptıkları banal konuşmalarla, banal hareketlerle banal kültüre katkı sağlamak gibi yüce bir görevi yerine getirirler. Sağ olsunlar, kara mizah yapacağım diye kaba mizaha batıp çıkarlar. Hatta en sağlam kara mizah oyunları bile kaba saba mizaha dönüştürmede üstlerine yoktur. Bir de selam verirken, “bakın nasıl becerdik ama” dercesine gerim gerim gerilirler. Selam demişken, bir yeni moda olarak seyirciye kıçını dönerek selam keşfi yapılır… Ve dünya sahnelerine armağan edilir. Artık Arşımet misali oyuncular selama “evreka” diye bağırarak çıksa yeridir.
Ama selamda alkışı hak etmek için oyun boyunca biraz gürültü, abartılmış el kol hareketleri, bolca bağırma, yavşak yavşak konuşma, göbek gıdıklayıp işkembeden güldürme, abartılmış ve çarpıtılmış yerel ağız ile dalga geçme ve ritim adına sahnede neden tepindiği belli olmayan oyuncuların (!) boy gösterisi… İşte sanat!
Peki, anlam nerede? Boş ver canım anlamı, “anlam her yerde, sen bulamıyorsan senin algında sorun var demek” derler, üstüne bir güzel sanat dersi de verirler cabadan. Ya da “bizi kıskanıyor, kendinden başka kimseyi beğenmez” diye yaftalarlar.
Oyunu izliyorsun… İzlediğin oyunda bir öykü arıyorsun, karakter derinliği, dramatik yapı arıyorsun? Adam sen de aradığın şeye bak… Onlar artık eskilerin nostaljik takıntıları. Öyle şeyler aranmaz yaşadığımız bu postmodern bulamaç, derinliksiz, yüzeysel zamanlarda! Seyirci komedi oyunda gülüyorsa, dram oyunda ağlıyorsa, bir de ayakta alkışlıyorsa, bir de Instagram’da, Facebook’ta story atıyorsa oyun başarılıdır demek.
Bertolt Brecht Usta’ya kulak vermeyin, ne demişse boş demiş; “Zevk alma biçimimiz kötüleşmekte” diye.
Yaa, denir mi öyle lâf be Usta?.. Salonlar dolu mu? Dolu!.. Hem de tiyatroya gelenlerin bir kısmı oyun bittikten sonra salondan çıkarken “biz tiyatroyu destekliyoruz” pozu verip selfi çektirir mi?.. Çektirir!.. Nasıl ama?..
Öyleyse “Yaşasın Tiyatro!” Tiyatro yaşasın da nasıl yaşarsa yaşasın mı? Evet canım. “Yaşasın Tiyatro!” Peki, hangi tiyatro yaşasın? Bizim çocukların tiyatrosu yaşasın! Ahbap çavuş tiyatrosu yaşasın!
Şu zamane seyircisine de bravo. Perde kapanır. Alkışlar… Ama istisnasız her oyunu ayakta alkışlar… Zamane seyircisi, iyi oyun, kötü oyun diye ayrım yapmaz. Ayrımcı değil seyirci. Önüne geleni alkışlar. Ayrım yapmadan politikacıları alkışlamasından kazandığı bir meziyet herhalde bu… Çok hüsnü niyetli ve anlayışlıdır seyirci. Ne sunarsan kabulüdür. Otu boku ayakta alkışlar. Gazetelerde ise ertesi gün “Ayakta alkışlandı” başlıklı haberler yer alır. Böylece iyi ile kötü birbirine karıştırılır. Bulamaç olur. Ne iyi ne kötü bilinmez hale gelir. Seyirci iyiyle kötüyü bir tutar, bütünleştirir. Böylece her oyunun ayakta alkışlanması sonrası ‘alkışın’ artık bir şey ifade etmediği değil, haşa, otun ve bokun bilimsel ve nesnel verilerle bir olduğu ispatlanır.
Böylece her oyun bir başyapıt, her performans ödüllük oluverir… Zaten son dönemde ödül alan ödüllü oyunlara baktığımızda bu kültürel anlayışın yaygınlaştığını görebiliriz.
Şimdi moda ne? Şimdi tiyatro sahnesinde, Stanislavski’nin; “Sanatta kendini değil, kendinde sanatı sev” demesine inat herkesin kendini sevme modası var. Çünkü artık neoliberalizmde “toplum yoktur, birey vardır.” Öyleyse sahnede, kolektif ekip anlayışı yerine, “benden güzeli benden yakışıklısı yok… Ben!.. Ben!..” diye boy göstereni ayakta alkışlama modası geçer akçadır. Şimdi moda, sosyal medyada içeriksiz ya da egosantrik paylaşım yapan histrionik kişilikler pandemisi dönemidir.
Sonuç mu? Vasat tiyatro yükselir, kaliteli, iyi tiyatro giderek mumla aranır olur. Ve günümüzde tiyatro, sahneye çıkıp “boyumu gösterdim” ya da laf ola beri gele torba dolsun anlayışıyla “ben de bir şey söyledim” demekle yetinen bir mecraya dönüşür.
Böylece vasat olan büyür, çünkü çaba gerektirmez. Hikâye anlatmak mı, toplumsal diyalektik dramaturgi mi, öz-biçim ilişkisini doğru kotarmak mı, evrensel ve tarihsel özü ortaya çıkarmak mı, metin altı inceleme mi, ses-fonasyon-artikülasyon-diksiyon mu, karakter yaratmak mı, insan ruhunun derinliklerine inmek mi, tiyatronun toplumsal işlevini, estetik ve etik değerlerini esas almak mı?.. Bunlar artık gereksiz bir çaba olarak müzeliktir. Yani “sanat, insanın dünyayı tanıyıp değiştirmesi” lâfı, lâfügüzaftır.
