T1 Yapım-Sanat’ın İlk Oyunu “Mahkumlar”: Kuzuların Sessizliği Kapalı Toplumla Buluşuyor

Neslihan Ekim
3433 Görüntülenme

Ödüllü kadın yazar Caren Jeß. Eylemlerin toplum tarafından ortaklaşa yapıldığı, farklı hikayelere sahip 4 katil ve 1 seri katil. Ölenler kadın, öldürenler erkek. Bilindik ve hatta ne yazık ki her gün medyada karşımıza çıkan suçların faillerini tanıyoruz bu oyunda. Hapishanenin sonsuz döngüsünde suçlarından kaçmayı tercih ediyor karakterler. Çünkü kaçacak çok şey var: ölü hamile kadınlar, yarılmış, yırtılmış kalpler, namus cinayetleri… Hapishanenin dünyanın üstüne çöktüğü bir oyun “Mahkumlar”. Erkekler arasındaki diyaloglar aynı zamanda dostluk, dürüstlük, şefkat ve sevgi ile ilgili. Fakat mutlu bir çözümü olmayan, toksik erkeklik durumlarının çok yönlü yapısına tanıklık ediyoruz oyunda. Metnin kaynaklarından biri, yazarının da açıkladığı gibi, Berlin hapishanelerinde bir meslektaşıyla birlikte yaptığı atölye çalışmaları. Sürekli diyalog halinde olan karakter, bu çalışmaların sonucunda kurgulanmış. Yazarın, yıllar sonra konuşmaya başladığı eski bir komşusu ise, gerçek bir rol model olarak yer almış oyunda. Özetle, oyun metni oldukça sarsıcı ve etkileyici… 

Böylesi çarpıcı bir metni bulup, sahneye taşıyan ekip ise “T1 Yapım- Sanat”. Bu yıl kurulan tiyatronun ilk oyunu “Mahkumlar”, tek kelimeyle kusursuz bir iş. Oyundan hemen sonra hem oyunla ilgili hem de tiyatronun kurulma sürecine dair ekiple gerçekleştirdiğim söyleşiyi paylaşıyoruz sizlerle… 

Neslihan Ekim Topluluğunuz nasıl kuruldu? Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Yunus Emre Terzioğlu – Biz 4 kişi, zaten sınıf arkadaşıyız ve birlikte bir şeyler yapmak istiyorduk. Zaman zaman oyun baktığımız oluyordu. Daha tiyatroyu kurmamıştık. Henüz tiyatro kurulmamışken, önümüzde ‘’Mahkumlar’’ teksti geldi ve çok sevdik, “haydi alalım telifini” dedik. Dediler tiyatro kurmanız lazım. İsim düşünmeye başladık. Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki tane sınıf var T1 ve T2. T1 sınıfı biz okula girdiğimizde tanıştığımız sınıftı, çok romantik geldi bize ve dedik ki “T1” olsun tiyatronun adı.

Neslihan Ekim – Prova süreciniz nasıl geçti, ne kadar sürdü?

Tanıl Yöntem – Haziran ayında tiyatroyu kurduk. Bir oyuncu eksiğimiz vardı. Serkan, Emrah Ağabey’i önerdi, O da kabul etti sağolsun. Sonra, Yunus yönetmen için Ozan Ayhan dedi. Ozan zaten bizim hocamızdı okuldayken, ama çalışma fırsatımız olmamıştı. Bizde hemen Ozan Ağabeyle yaklaşık 1 ay kadar telefonlaştık. Sonra aramıza dramaturg olarak Deniz Baylan katıldı. Metni düzenlemeye başladılar ve provalara giriştik. 21 Ağustos’tan 1 Kasım’a kadar çalıştık. Toplamda 37 prova yaptık.

Ozan Ayhan – Oyuncuların setleri olduğu için, sahne sahne, tirat tirat ayırıp çalışmak gerekti. En başında geniş bir zaman istemiştim ön görebildiğim için bu süreci. Ben saatlerce provadan çok hoşlanmıyorum. Oyuncuların yaratım aşamasında enerjilerinden beslenmeye çalışıyorum aslında. Çok bilerek gelmiyorum provaya, onlardan bir şeyler almaya çalışıyorum. O yüzden onların çoşkulu ve enerjik olmasını tercih ediyorum. Çok sert prova sürecini tercih etmiyorum aslında…

Neslihan Ekim – Hepinizin yıllardır arkadaş olmanız ve okul sürecinde de defalarca birikte oynamayı deneyimlemiş olmanın getirdiği bir rahatlık vardı sahnede. Belki bu yüzden, pek çok tiyatrodan farklı olarak, sahnede çok fazla ‘’an’’ vardı kendi aranızda yarattığınız. O an’lar provada mı şekillendi yoksa seyirciyle iletişiminizde mi ortaya çıktı?

Tanıl Yöntem – Ozan Ağabeyle şekillendi…

Serkan Rutkay Ayıköz – Aramızdaki bağa güvenerek, belli sınırları olan, fakat içinde özgür olduğumuz, genişleyebileceğimiz bir ehliyet verdi Ozan Ağabey ve bu çok önemliydi. Ben daha önce böyle bir yönetmenle çalışmadım. Oyunda neredeyse mizansen yok. Bu durum oyuncuya da ekstra bir güven veriyor. Bir yandan riskli de bir şey elbette. Bizim için riskli olmamasının nedeni birbirimizin oyunculuklarını çok iyi biliyor oluşumuzla ilgiliydi.

Ozan Ayhan – Biz teknik olarak aslında şöyle yaptık; An, an durumları çıkardık. Çatışmaları çıkardık, zamanlama çalıştık ve ilk başta ezber de istemedim. Doğaçlamalarla ilerledik. “Önce zorlanacaksınız ama bir süre sonra üstüne giymeye çalışacaksınız” dedim. “Bu an’ların içinde genişlemenizi talep ediyorum” dedim.

Neslihan Ekim – Metnin anlattığı mesele üstünden farklı bir yoruma gidildi mi peki dramaturgi anlamında?

Ozan Ayhan – Biz Deniz’le birlikte metnin bize verdikleri üstünden ilerlemeye çalıştık. Metinde bazı Avrupalı dertler ve oryantalist bakış açıları vardı, onları biraz eledik. O durumlar da çatışma yaratıyordu fakat çok sert söylemleri vardı, oraları yumuşatmak zorunda kaldık.

Deniz Baylan – Metnin orijinal versiyonunu epey kısalttık aslında.

Doğaç Yıldız – Bazı sahne birleştirmeler ve tiratlarda yer değiştirmeler oldu.

Ozan Ayhan – En dikkat ettiğim şey, oyunun akışının düz bir çizgide, klasik dramaturgide olmamasıydı. Deniz de bana bu konuda çok yardımcı oldu. Ben Deniz’den tekste tekrara düşen yerleri bana hatırlatmasını istedim ve bu kısımlarda metnin tartıştığı fikirlerle ilgili bir şey atlamamaya çalıştık.

Neslihan Ekim – Metinde sizi en çok heyecanlandıran fikir ve duygu neydi?

Ozan Ayhan – Suçun ve suçlunun tanımlaması ve bunun tartışılması benim en çok ilgilimi çeken kısımdı. Suçu ve suçluyu günümüz algısıyla iyi ve kötü olarak toplumsal bir bilinçle algılıyoruz. Metinde iyi ve kötü yok. Gri alanlar var.

Serkan Rutkay Ayıköz – Metinde karakterlerin işledikleri suçlarla ilgili bir tartışma olduğunda ‘’Ne alakası var?’’ duygusu benim hoşuma gitti. Evet, insanlar bazı seçimler yapıyor ve bunların sonuçları var. “Ama bu insanlar kim?”, “Hangi sosyal sınıfa aitler?” gibi soruların ve bu soruların yarattığı meselenin tartışılması ve bunu yaparken de yüzümüze vurmadan yapması etkiledi beni.

Ozan Ayhan – Farklı insanları bir yere kapatıyoruz ve onların hayatlarından tüm çatışmalarıyla bazı kesitler sunuyoruz. Hiç bilmediğimiz bir dünya. Sanki akvaryuma farklı balıkları atıp çatışmalarını izlemek gibi… 

Emrah Özdemir – Benim durumum biraz farklı. Mimar Sinan Üniversitesi mezunu değilim. (Gülüşmeler) Ekibin enerjisini çok sevdim, metin çok ilginç geldi. Suçlular var ve bu suçluların suçlu olma süreçlerini görüyor olmak ilgi çekici. Benim oynadığım karakter çok zordu. Hem bir seri katil hem de tek başıma oynuyorum. Ozan da sağolsun karakteri anlamama yönelik rejiler verdi. Gerçekten ilginç bir deneyim oldu benim için.

Yunus Emre Terzioğlu – Beni bu oyunda çeken şey, empati duygusunun çok yoğun oluşu. Benim oynadığım rol diğerlerinden farklı. Tercihen işlenmiş bir cinayet değil fakat hamile bir kadını öldürdüğüm için en ağır cezayla ordayım. İnsanlar genelde tanımadıkları insanlarla ilgili çok kolay yargı geliştirebiliyorlar. Oturup dinleseler belki fikirleri değişecek ama, dinlemek yerine, kolaya kaçıp toplumun genel yargılarıyla yargılıyorlar. Benim oynadığım karaktere de biraz buralardan yaklaşmak istedim. 

Doğaç Yıldız – Benim metinle ilgili bir heyecanım olmadı. “Yaşasın, birlikte yapacağız!” dedim ve oynarken anladığım bir süreç oldu. Anladıktan sonra en etkilendiğim çatışma ise, bir tarafta namus cinayeti işleyen bir adam, diğer tarafta sevgilisi fahişelik yapan bir adam ve o iki karakterin aralarında ‘’sevgi’’ ile ilgili tartışmaları ve kurdukları cümlelerdi.  “Sen mi sevmiş oluyorsun?” sorusu konuşulmayan, ama altta yatan bir çatışma. Metinde buna benzer konuşulmayan çatışmaları çok sevdim.

Neslihan Ekim – Katillerin hayatlarındaki kadınları sevme biçimlerini görüyoruz ve yargılayamıyoruz, sadece uzak açı geliştirip anlamaya çalışıyoruz… Kulağa çok sert gelen; duygusu, düşüncesi ağır pek çok şey oyunun içinde farklı bir zemine oturuyor. Evet ortada suç var, fakat suçun kökenleri ve toplumsal arka planlarını sorgulatıyor oyun…

Ozan Ayhan – Bu metnin bize verdiği bir şey.

Doğaç Yıldız – Karakter bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyor ve pişmanlıklarını hissettirmelerine rağmen dillendirmiyorlar. Çünkü hapishanenin dinamikleri çok farklı.

Tanıl Yöntem – Süreç içerisinde ısınmaya başladım ben de… Benim karakterimin griden siyaha kayan bir yapısı var ve suçunun ne olduğunu bilmiyoruz. Gerçekten katil olup olmadığını dahi bilmiyoruz. yazar orayı boş bırakmış. Garip bir şekilde benim karakterimin hikayesini açmamış. 

Neslihan Ekim – Oyunda rap sahneleri var mıydı? Sonradan mı eklendi?

Ozan Ayhan – Normalde metinde hiphop parçalar vardı. Fakat hiphopda hece uyumu olması lazım ve çeviride de bu olmayınca zorlandık.

Neslihan Ekim – Rapçilerden destek alsaydınız…

Ozan Ayhan – Aldık evet. Fakat yeniden yazdık şarkıları. Hem şarkıların beatleri için hem de oyunun diğer sahnelerine de katkısı olacağını düşündüğüm için PVC borulardan yapılmış bir müzik aleti olan pipe drum kullandık. Ama biz aslında bir danışmanlık desteği aldık. İnsanların hapishanede yaşama tutunmaya dair bir şeyler yapıyor olması durumu pipe drum fikrini getirdi. Kuzey Avrupa’ya dair tekno bir ritm, ama bir şeye bağlı olmayan ve kendisinin yapabileceği bir şey olması durumu cazip geldi. 

Neslihan Ekim – 20. yüzyılın  önemli fütürist müzisyenlerinden ve elektoronik müziğin ilk teorisyenlerinden Russolo’nun gürültü makinesinin günümüzdeki evrimleşmiş hali ve aslında oyunun içinde de hem müzik hem de gürültü olarak hayat buluyor. 

Serkan Rutkay Ayıköz – Gürültü sırasında benim karakterimin verdiğim tepkilere danışmanımız, ‘’Kusura bakmayın ama hapishanede bu kadar efendi tepkiler vermezler, daha sert olmanız lazım.’’ dedi. Çünkü güçle kurulan bir ilişki var o atmosferde. Güçlü görünmeniz lazım. Güçsüz olsanız bile belli etmemeniz lazım. 

Neslihan Ekim – Oyunda çok fazla boş alan var, özellikle mi doldurmadınız o alanları?

Ozan Ayhan – Evet. Seyircin merak etmesi, oyundan çıktıktan sonra üstüne düşünmesi için bırakılmış alanlar. Ben de reji ile doldurmak istemedim o alanları.

Neslihan Ekim – Barkovizyon kullanımı metinde var mıydı? Almanya tiyatrosunda çok sık karşımıza çıkan bir unsur malum…

Ozan Ayhan – Vardı. Terapist sahneleri için “kameranın karşısında” diye not düşülmüştü. Ben oyunculuk ekolünü değiştirmek istedim. Biraz daha sinematografik bir ton yakalamak istedim.

Neslihan Ekim – Dekorda tek renk var: Gri. Neden böyle seçim yapıldı?

Ozan Ayhan – Beton tonu… Bence estetiksiz kalmak, estetikten yoksun kalmak da bir cezadır. Her renk bir duygu yaratır ve yaşama tutunmamızı sağlar. Hem toplumun estetiksizliğine dair bir renk hem de aslında bir ceza oluşu. Metinde de çok fazla “gri” vurgusu var. Karakterler de gri. 

Neslihan Ekim – Böylesi bir politik iklimde, kadın cinayetlerinin arttığı bir toplumda, metni sahneye taşırken “otosansür” uyguladınız mı?

Ozan Ayhan – Metinde şiddet içeren ve erkekliğin övüldüğü her bölümü, “duyarlılık içeren bir otosansür”le çıkarttık. Bazı metinler propaganda için pas açar ve o topa vurmak da lazımdır, fakat bu metin durumu anlatrak, seyircinin üzerine düşünmesini, tartışmasını isteyen bir metin. 

Emrah Özdemir – Homofobi gibi algılanacak sahnelere de hassasiyetle yaklaşıldı.

Yunus Emre Terzioğlu – Olmak istediğin kişi olmamak, ikiyüzlü olmak gibi şeyleri tartışıyor metin. Fakat, seyirci toplumsal toksik bir algı ile gülüyor ‘’ibne’’ denildiğinde. Ben oynarken özellikle seyircinin gülme duygusunu ters bir duygu ile kurduğum cümleye yedirmeye çalışıyorum. Seyircinin de anlamasını istiyorum çünkü oradaki durumu…

Ozan Ayhan

Neslihan Ekim –  Özellikle uzun uzun her detayını konuşmak istedim çünkü bu tarz metin ve sahnelemelerle çok az karşılaşıyoruz. Ve üretim sürecinizin de, dünyayı, toplumu, sanatı algılama biçiminizin de farklı oluşu bence kendini belli ediyor bu oyunda. Teşekkür ederim. T1 yapım- sanat’ın yolu açık, şansı bol olsun. 

T1 Yapım- Sanat – Biz de size ve Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’ne teşekkür ederiz. 

NESLİHAN EKİM
0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku