Salim, Kalk Yerine Yat Evladım

Handan Salta

Yine tek kişilik bir oyun mu? Yine kelimesinin içine saklanan usanç, kuşku, sabırsızlık gibi kelimeleri dışarıda bırakarak girdim Atlas 1948’e. Yıllarca film izlediğim, festival zamanı müdavimi olduğum sinemada ilk defa oyun izleyecektim. 

Uykusuz Bir Rüya, Salim”in tanıtımını oyundan sonra gördüğüme çok sevindim. Sondan başa bir hikaye anlatan oyunun tanıtımına bu kadar basmakalıp bir giriş yazmak yazarın emeğini de, seyircinin içinden geçmesi beklenen deneyimi de baştan bir kenara atıyordu. Taş taş üstüne koyarak ilerleyen metnin Salim’in macerasını onun ağzından tatlı tatlı anlatma fırsatını elinden alıyordu. Berkay Ateş’in yeni bir oyun yazdığını duyup, tarih, sahne soruşturup oyunu görmeye karar veren deneyimli bir izleyici olarak  gerçekten o tanıtım yazısını okusam oyuna gitmezdim. Oyunu hala izlemediyseniz lütfen tanıtımı da okumadan gidin. 

Demir konstrüksiyonun içindeki boşlukta tek bir sandalyeyle paslaşarak Salim’e nefes veren Berkay Ateş, yazdığı metni Yiğit Sertdemir’in rejisiyle sahneye çıkardı. Salim’i Aksaray’dan Beyoğlu’na getirdi, biraz aramızda dolaştırdı, sonra nereye gideceğini, orada ne kadar kalacağını bize bıraktı. Bence o da Salim’in en çok Adana’daki, bir ihtimalden ibaret olan halini sevmişti, bize de o Salim’in naifliğini gösterdi en çok. 

Koskoca sahnenin ortasında kapalı bir alana sıkıştırılmış Salim’in 01-34 yolculuğu bir düşle başladı, düşünde ballar arılar gören Salim’in başına gelenler ise bu sütlü ballı cennetten  uzağa düşüyordu her karşılaşmada. 

Başka birinin eksikliğini doldurmak üzere doğmuş, bir türlü annesinden istediği kadar sevgi alamamış, için için “ablamı unut anne” diye yalvaran bir çocukluktan başlayan talihsizlikler zincirinin sonunda geldiği o tek kişilik, yalıtılmış, dışlanmış, damgalanmış ve geri dönülemez tecridin münferit olmadığı gerçeğiyle yüzleşmemiz için yazılmış, tasarlanmış ve performe edilmiş  bir yapımla karşılaştık. Münferit değildi, çünkü benzer koşullar içindeki herkes benzer sonuçlarla karşılaşabilirdi, bunca çıplak ve silahsız bırakılınca dünya seni yiyebilirdi, temel değerin paraya dönüştüğü dünyada kimsenin kimseye acıması yoktu, vicdan gereksiz bir yüktü. Salim’in amcası gibi araç gereçler bulmayanın sonu bu olurdu. Dünyanın gidişatı böyleydi.  Salim’in kendi içindeki kırılma öylesine erken başlamıştı ki, o içine kapanık haliyle hayatın ve dünyanın kendisi dışında kalanında iyi bir şey bulmak ya rüyalara ya da beklenmedik tesadüflere kalmıştı. İçin için çürümenin bir umutla başladığı yolculuktan neler umabilirdik? Hele ki dünyanın gidişatı böyleyken?

Salim’in anlamaya çalıştığı her olay, çözdüğü her düğüm, karşısına çıkan her birey izleyiciye bir ipin ucundan tutma fırsatı öneriyordu. Bir tutsalar onlar da kendi karanlıklarını, çocuk gibi ağlayışlarını, talihsizliklerini, kırılganlıklarını, ezikliklerini, sahipsizliklerini, en yakınlarının yarattığı hayal kırıklığını, arkadaşlığın saflığını, cahil cesaretlerini, hayatın belki de şiir gibi yaşanma ihtimalini, ama bu ihtimalin çarçur edilişini, sevgi ve şefkat özlemini, görgüsüzlüğü, haksız kazanç ve liyakatsizliğin insanı bozduğu örnekleri, haksızlığa karşı eli kolu bağlı olmanın çaresizliğini ve yaşadığımız daha nice iç bulandıran olayı ve insanı  bulacaklardı. 

Ama hangi seyirci hangi ipin ucundan tutacaktı? Koca salonda hepimizin hayatına değecek, hatta yakın çevremizi de kapsayacak kadar tragedya unsuru vardı oyunda,  zaten hayat da böyle değil miydi? Onların gerçek birer ip olarak her birimize uzatıldığını hayal ettim bir an. Her derdin sahibi ayağa kalksa yürümeye başlasa sahnede  kördüğüm olacaktık. Salim’in içinden çıkamadığı bu kördüğümün sanalını seyirciye yaşatan oyun bunca derdi aynı torbaya doldurmakla iyi etmiş miydi? Aşırı dozda hicran, hüsran, gam, keder, dert, tasa ve kaygıya bu kadar alışmak iyi bir şey değildi. Alışmamalıydık, peki ne yapacaktık?

Salim’in üzerindeki ufuneti atmak için  o daracık mekanda ara sıra zıplayıp koşması ne onun ne de izleyicinin derdine derman olmuyordu, bunu da hepimiz biliyorduk. Anlatılan hikayenin zamanına göre ışığın değişimi mekanın sınırlarını belirliyor, bizi hikayeye hazırlıyordu. Ama oyunun ilk başında öğrenmiştik zaten düşlerinin karşısına çıkan gerçeğin hiç de renkli olmadığını. Yine de gerçekten uzaklaştığı anlarda döndüğü geçmiş bugününden baktığında daha renkli gibiydi. Tıpkı izleyicinin gündelik hayatında ya da sahne dışında deneyimlediği gibi. Geçmişi istediğimiz gibi şekillendirebiliyoruz ne de olsa. Tarihin canımızın istediği bir dilimini idealize etme, evrensel ve bireysel altın çağlar yaratma  pratikleri gerçeklikle başa çıkmanın, hayatı yaşanılır ve katlanılır kılmanın yaygın yollarından biri. Ama ya bu tutunacak  altın çağın bugüne etkisi çok cılızsa?  Hiçbir avuntu bulamıyorsak? Sürekli olarak birilerinin oyuncağı olmak durumunda kalıyorsak? Küçücük bir sevinç kaynağı bile büyük bir şiddetle yok ediliyorsa? 

Bu oyunu anlatan sıfatlar sıralamaya kalksam şunları söylerdim; çok, aşırı, yorgun, çalışkan, dağınık, tehditkar, tekinsiz, karanlık, ağır.

Salim’in bizimle paylaştığı dertleri çoktu. Aşırı bir kötülük etrafını sarmıştı. Seyirci bunca derdi dinlemekten yorgun düşmüştü. Bu karanlık dünyayı ete kemiğe büründürmek için sahne ve ışık tasarımında çok çalışkan olmak gerekiyordu. Salim’in hayatını darmadağın eden koşullar yanı başımızdaydı. Hayatın ışığına, neşesine dair ne varsa hepsi tehdit edilmekteydi. Bu tekinsizlikte kime güvenecektik? Karanlık rüyalardan hangisinin kapısı açıksa oraya itilmek korkusuyla çıktık salondan. Uzun lafın kısası oyun çok ağır geldi. Bu oyunun şarkısı ne olur diye gönlümü yoklayınca karşıma çıkan il şarkı  da pek yardımcı olmadı bulutları dağıtmaya. Şansımıza tarihte burada ve şimdi yaşamak varmış diyerek yürüyüp gittim. 

HANDAN SALTA

. 

0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku