Iago’yu Oynamak İsterdi…

Pınar Çekirge
4843 Görüntülenme

“Dünyayı daha yaşanabilir hale getirmek gibi ütopik ama imkansız olmayan bir gayem var!”

Ayşegül – Ali Yalçıner denildiğinde, aklıma ilk olarak, Kadıköy Halk Tiyatrosu (ki, politik anlamda sözü olan bir tiyatrodur) ve “Celile” gelir nedense.

Söylememe gerek yok, Ayşegül Yalçıner “Celile” ile (bu röportajın yapıldığı tarih itibarı ile 200. temsil gerçekleştirilmiş) neredeyse rekor sayıda ödüle değer bulundu, adeta toplumun ortak belleğinde yaşar kıldığı Celile ile özdeşleşti. Bu işin sırrını çok düşündüm. Oynamadan yaşadığı için diyorum.

“Kadıköy Halk Tiyatrosu olarak, içinde var olduğumuz topluma karşı sorumluyuz. Biz sanatçıyız ve sanatımızı severek yapıyoruz. “

Ayşegül Yalçıner ile ilk tanışmam Dilek Türker sayesinde olmuştu. Çok sevdiği, takdir ettiği, öğrencim dediği Ayşegül Yalçıner‘in “Celile”sinden bahsetmişti.

Fotoğraf: Esra Kılıçer

“Celile”yi izledikten hemen sonra şunları yazmıştım:

“Ali Yalçıner’in yazıp yönettiği, Ayşegül Yalçıner’in sahnede başarıyla yaşar kıldığı ‘Celile’ her detayıyla, derli toplu, sözünü söyleyen, güzel bir biyografik oyun.

Yahya Kemal de, Nazım Hikmet de aynı kadını sevmişlerdi… Celile’yi. Birinin sevgilisi, diğerinin annesiydi Celile.

İki ayrı sevginin arasında kalmıştı, farkında olmadan. Cesurdu. Üstelik dayatılan, önerilen hayatları elinin tersi ile itebilecek kadar  cesur. Ödünsüz. Yaşadığı döneme göre aykırı bir kadındı Celile.

Ayşegül Yalçıner ‘Celile’de, oyuncu dinamiği, coşkusu, eserle duyguları arasında kurduğu doğru denklem ile adeta canlandırdığı karakterle yaşamaya başlıyor, oyunculuğuyla izleyiciyi kuşatıp, sarıyor. Rolünü yorumlarken ince eleyip, özenle dokuduğu duyarlılıkları başarıyla yansıtıyor.

‘Celile’  geleceğe bırakılan doğru sözlerden, kokusunu ilkyaz çiçeklerinden alan tertemiz nefeslerden biri.İzlemenizi öneririm. “

Ve “Celile” rüzgarı ederken, hatta rüzgar çoktan bir kasırgaya dönüşmüşken Ayşegül Yalçıner, bu defa “Sivas” demişti. “Ağıt” demişti.

Fotoğraf: Esra Kılıçer

Hatırlıyorum, “Sivas’a Ağıt” sonrası Ayşegül ve Ali Yalçıner ile kısa bir söyleşi yapmıştım:

“Oyun boyunca müzik, şarkı, semah, şiir ve hatıralarla geçmişten bugüne nice çağrışımlar yaşıyor izleyici.Ne tuhaf, acılar acılarla çoğalıyor.

Ali Yalçıner’in yazıp yönettiği, dramaturgluğunu Bülent Bayrak’ın, koreografisini Mehmet Selin Sağdıç, kostüm tasarımını Dilşad Ayral Ünal, dekor tasarımını Ferit Özen,  aranjörlüğünü Erkan Özkan’ün üstlendiği, Ayşegül Yalçıner’in ‘Celile’ nin ardından, yine çok etkileyici bir performansa daha imza attığı, Kadıköy Halk Tiyatrosu yapımı “Sivas’a Ağıt” da, Onur Can Kaplan ve Arda Yükselener de başarılı oyunculuklarıyla dikkat çekiyor.

” Kalanlar ölenler için şiirler yazar…”

“Yitik adreslere benzer ölüm…”

“Silmekle çıkar mı bu leke? Leke değil zaten, duman isi…”

Hayatın aynasında o kıran zamanlarından kalmış duman karası isler, kan pıhtıları…

Fotoğraf: Esra Kılıçer

Bir parantez açmak istiyorum: Ayşegül Yalçıner değişik bir duyarlılık, oyunculuk gücüyle, yarına kalacak bir karaktere imza atıyor. Gözlerinde keskin bir yalnızlık.Yüzünde binlerce yıl önce oluşan isyanlar, kederler, matemler… Ağlarken şakaklarında belli belirsiz bir seyrime.

Kısaca, Ayşegül Yalçıner yaşamakla oynamak arasındaki doku uyulmasını çok iyi biliyor. Duyguların satır altlarını çizip, notlar serpiştiriyor.

Oyun sonrası Ayşegül ve Ali Yalçıner ile kısa bir röportaj yaptık.

Pınar Çekirge – Kadıköy Halk Tiyatrosu olarak, yazıp yönettiğiniz “Sivas’a Ağıt” adlı yepyeni bir oyunla geçtiğimiz haftalarda izleyiciyle buluştunuz. Neden Sivas’a Ağıt? 

Ali Yalçıner – Doğrudan doğruya söyleyeyim; Madımak katliamı Cumhuriyet tarihinin en karanlık ve en önemli olayıdır. Oyunumuzda da söylediğimiz gibi; “Bu yangın insanların yüreğinde ve bilincinde yanmaya devam ediyor.” Ancak maalesef bir kısım insanın yüreğinde, bilincinde… Toplumun büyük çoğunluğu unuttu ya da unutmak, unutturmak istiyor. Katliam akşamını ben hiç unutamıyorum mesela.Yirmili yaşlarımın başında TRT televizyonundan, devletin izin verdiği kadar izleyebilmiştim çaresizce ve öfkeyle. Otuz yıllık süreçte ise, göstermelik bir kaç ceza, affedilen, ülke yönetiminde önemli mevkilere gelen katiller ve onların savunucuları. Katledilen insanlarının verdiği mücadele, yaşadıkları acılar, duygular…  Bunları anlamamız mümkün değil bence, ancak empati yaparak paylaşabiliriz, diye düşündük. Oyunumuzda bu duyguları paylaşmak istedik izleyiciyle. Unutulmasın istedik bu acı, tekrar hatırlasın insanlar.

Fotoğraf: Esra Kılıçer

Ayşegül Yalçıner – Çocukken Sivaslıyım deyince sorarlardı; “yananlardan mı, yakanlardan mısın?” diye. Çocuk saflığıyla anlamaz, yananlardanım, derdim. Yaş aldıkça, ülkede yaşananları fark ettikçe, gördüm ki olaylar şekil değiştiriyor ama çekilen acı hep aynı. Otuz yıl önce aydınları diri diri bir otelde sıkıştırıp, Tekbir getirerek yaktılar. Bugün de yine Tekbir getirerek insanların deprem enkazında soğuktan donarak ölmesine müsaade ettiler. Sanırım, biz hep yananlardan olduk. Türkiye’de tiyatro yapan insanlar olarak; yüreğimizi yakan gerçekleri tekrar göz önüne getirmek, toplumsal belleği diri tutmaya çalışmak, yapmamız gereken bir iş zaten.

Pınar Çekirge – Madımak Oteli…Yakılan canlar…Aradan geçen otuz yıl. Genco Erkal “Sivas 93” oyununda bu konuyu işlemişti. Bildiğim kadarıyla sonrasında “Sivas’a Ağıt”a kadar yeniden ele alınmadı. Oyunun yazılış öyküsünü kısaca rica etsem. Çünkü belgesel bir yönü de var, öyle değil mi? Tanıklarla da görüşme imkanınız oldu mu?

Ali Yalçıner – 2006 senesinde Serdar Doğan’ın yazdığı Ankara Simurg Sahnesi tarafından sahnelenen “Madımak” oyunu ve Genco Erkal’ın 2008 yılında sahneye koyduğu “Sivas 93”den sonra  Madımak katliamı ile ilgili bildiğimiz bir oyun yok. Biz oyunun yazım aşamasında Serdar Doğan, Mazlum Çimen gibi isimlerle görüştük.Bu görüşmelerden bize kalan şeylerden en önemlisi acılarının halen taze olmasıydı.

Katliamla alakalı belgeselleri, kurtulan insanların yazdıklarını, katliam için kaleme alınan şiirleri, kısaca ulaşabildiğimiz her bilgiyi içselleştirmeye çalıştık. Duygusal anlamda zor bir süreçti, kuşkusuz. Oyunumuzun belgesel yönü elbette var. Hatta ağırlıklı olarak gerçek tanıkların sözlerine, yaşanmış olaylara ve anlara yer verdik oyunda. Ancak belgesel oyunlarda sıklıkla kullanılan barkovizyon görüntülerine yer vermedik mesela. Bunun yerine oyuncularımızı kullanarak o anları betimledik.

Fotoğraf: Esra Kılıçer

Ayşegül Yalçıner – Biliyorsunuz, Nesimi Çimen de otelde yakılan aydınlardan. Mazlum Çimen babasının ölümünü öğrendiği anı anlatırken, gözünün önüne bir perde indi sanki, donuk bir bakışla anlattı her şeyi, ağlamadı ama çok derinlerdi acıyı gördüm o gözlerde. Yangın bitince Serdar Doğan öldü sanılıp morga kaldırılmış, on iki saat morgda yatmış, morgdaki elektrik kesik olduğu için, son anda fark edilerek, şans eseri hayatta kalmış.Nefes alışındaki ve konuşmasındaki zorlanması duydum, dişimi sıktım.

Pınar Çekirge – “Fosforlu Cevriye”, “Abide-i Aşk”, “Mor”, “Jacques ile Efendisi”, “Celile”, “Kusurlu Fırtına” gibi oyunlardan sonra  “Sivas’a Ağıt” ne ifade ediyor sizin için? Bir gazeteci kadının otel odasında gördüğü kabustan yola çıkılarak o dehşet anlarına dönülüyor. Bu karakteri yorumlarken özellikle hangi unsurları öne  çıkartmak istediniz?

Ayşegül Yalçıner – Her oyun farklı bir hikaye, farklı bir coğrafya, farklı bir tarih… Özellikle oynadığım her oyunda bir karakter yorumlarken başka ve yeni şeyler bulmaya çalışıyorum, hep cepten yiyen, bir önceki projesini kopyalayan bir oyuncu olmak istemiyorum. Tabii ki, heyecan verici bir yolculuk oluyor her oyun projesi, yeni bir dünyayı keşfederken yeni bir karakteri inşa süreci, diyebilirim. “Sivas’a Ağıt” heyecandan çok yürek sıkıntısı hissettiğim, darlandığım, provada zaman zaman nefes alamadığım bir proje oldu aslında. Çünkü yaşananlar kabus, ama o kabuslar gerçek. Gazeteci kadın oyunun başında katliamın fotoğrafını çekiyor ve merdivenlerde uykuya dalıyor. Uykuda katliam anına dönen kişi ile gazeteci kadın aynı kişi değil aslında. Düşteki kadın gazetecinin daha saf hali, beyaz güvercin gibi, kabustaki masumiyeti, huzuru, özgürlüğü, aydınları simgeliyor.

Müzisyen Erkan Özkan senfonik altyapıyla muazzam şarkılar hazırladı “Sivas’a Ağıt” için, ressam Murat Ilgın otel duvarlarına yakılan aydınların resimlerini çizdi, mimci Mehmet Selin Sağdıç oyuna hizmet eden, yazar ve yönetmenimiz Ali Yalçıner’in yönlendirmesiyle modern semah hareketleriyle çalıştırdı bizi. Sanatsal açıdan müzik, resim, dans ve şiirin iç içe geçtiği avangart bir iş oldu. Katharsis yaşamaktan çok, seyirciyi rahatsız etmek ve uyanık tutmak bizim özellikle amaçladığımız bir tercih.

Fotoğraf: Esra Kılıçer

Pınar Çekirge – Ayşegül Yalçıner olarak, “Celile”deki başarınızın, “Celile” ile özdeşleştirilmenizin ardından, bir diğer ifadeyle, “Celile” rüzgarı bunca şiddetli eserken, farklı bir kimliği yaşar kılmak nasıl bir duygu?

Ayşegül Yalçıner – Çok teşekkür ederim. “Celile”yi seyirci çok sevdi, oynadığımız salonların çoğu kapalı gişe geçiyor, hatta 110. temsili  oynadık geçen hafta. Şöyle bir hesap yapınca, ortalama son iki senedir haftada üç akşam  “Celile”yi oynuyorum. Bir oyuncu için muazzam bir rahatlık, bu kadar kısa süreli zaman aralığında, bu kadar çok aynı oyunu oynamak ve dolu dolu geçmesi. Böyle olunca karakteri iyice içine işliyor oyuncu, karakterle bir oluyor, adeta bütünleşiyor. İster istemez kıyaslanıyor oynadığım projeler. “Celile”den sonra yine ses getiren bir proje yapmalısınız, bunun üstüne çıkmalısınız dedi meslek büyüklerimiz. “Sivas’a  Ağıt”ın prömiyerinde çok güzel övgüler aldık. Hatta, değerli hocam Dilek Türker: “Aferin, işte bu… Bambaşka olmuşsun, Türk Tiyatrosu safkan bir aktris kazandı!” dedi, öyle mutlu oldum ki…

“Celile”de yaşamış bir karakter olduğu için onu canlandırırken de çekincelerim vardı prova sürecinde. Sivas çok daha duyarlı bir konu. Yine çekincelerim var. Yaşamış insanların hatırasına saygısızlık etmek istemem. Ama ben oyuncu olarak, seyirciye kalbimi açıp, samimi bir tavırla yaklaştığım için “Sivas’a Ağıt”ın da en az “Celile” kadar sevileceğinden kuşkum yok.”

Fotoğraf: Esra Kılıçer

“Dionysos’un Çocukları” röportaj serimizin son konuğu Ayşegül Yalçıner’di.

“Kusurlu Fırtına”, “Aman ne Komik”, Tebeşir İzi”, “Mor”, “Jaques ve Efendisi”, “Abide – i Aşk”, “Firuze”, “Bu Yaşta hala Saklanarak Sigara içiyorum”, “Fosforlu Cevriye”, “Kanlı Düğün”den konuştuk.Tabii, Haldun Dormen ve Dilek Türker, Emre Kınay’dan. Hayattan.

Çocukken, evdeki giysi dolabının içine girer, Alice gibi Harikalar Diyarı’nda hissederdi kendini, uçsuz bucaksız hayaller kurardı o daracık mekanda. Tiyatroyla ilk tanışması, annesiyle gittiği İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın sergilediği çocuk ve yetikin oyunlarıyla olmuştu aslında. Hayır, izleyici koltuğunda değil, sahnede, o renkli ışıkların altında olmak istiyordu. Alkışlanmak, beğenilmek…

Fotoğraf: Esra Kılıçer

Nitekim günlerden bir gün…

Çanakkale’ye turne için gelen İzmir Ses Tiyatrosu’nun afişlerini görünce, ne yapıp edip, tiyatro idarecisine ulaştı, tiyatroyu çok sevdiğinden bahsetti. Ve “Bu akşam ben de sizinle sahneye çıkmak istiyorum” dedi. Bu çocuk özgüveni karşısında arzusu, biraz da şevki kırılmasın diye kabul edildi. Ve en çok bir, bilemediniz bir buçuk dakika kalır nasılsa denilen sahnede tam bir buçuk saat kaldı, yaptığı başarılı doğaçlamalarla  oyunun bir parçası oluverdi. Ve sahne için yaratılmış olduğu ilk kez o gece vurgulandı.

Doğal olarak, ailesi oyuncu olmasına sıcak bakmadı. “Önce bir mesleğin olsun hele, çok istersen hobi olarak tiyatro yaparsın” dediler.

Kararlıydı. Kurallar sınırlar umurunda değildi.Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nin açtığı kurslara katıldı. Aklında konservatuar eğitimi vardı. Ama…

“Bir ders bitiminde Yılmaz (Arıkan) Hoca bana ‘ Eğer Mimar Sinan Üniversitesine gidersen Küçük bir Zeliha Berksoy, İstanbul Devlet Konservatuarı’na gidersen de küçük bir Yıldız Kenter olma riskin var. Oysa sen tek tip oyuncu formatına uygun biri değilsin ‘ dedi.Bu arada ailemi üzmemek adına İstanbul Üniversitesi Dış Ticaret ve Avrupa Birliği Bölümü’nde okuyordum.”

Bir yanda üniversite, öte yanda tiyatro kursları… Özel tiyatro yapmayı isteyen arkadaşlarıyla Başka Oyuncular adlı bir tiyatro grubu kurdu mesela. Salon kiralayıp, temsiller veriyorlardı. “Vaziyet-ül Memleket”, “Gece O Kadar Kirliydi ki İkisi de Kayboldu”, “Lysistrata” gibi oyunlarda rol aldı, hemen hiç ara vermeden  çocuk ve yetişkin tiyatrosu yaptı. Adeta bir amok koşucusu gibiydi. Dur durak bilmeden çalışıyordu. Bu arada “Bütün Çocuklarım” ve “İstanbul Şahidimdir” adlı iki televizyon dizisinde adını jeneriklere yazdırmayı başardı.

Ve Yedi Tepe Üniversitesi… Bu işin eğitimini almak istiyordu. Sınavı kazandı. Ancak İstanbul Üniversitesi’ne olan harç borcunu acilen ödemesi gerekiyordu. Yoksa, kayıt hakkını kaybedecekti. En çaresiz hissettiği zamanlardan birindeydi.

Fotoğraf: Esra Kılıçer

Ve Emre Kınay…

“Metin Balay durumu Emre Kınay’a aktarmış. O da Ayşegül’e söyle, yarın çalıştığım sete gelsin, demiş…”

Emre Kınay ödenmesi gereken tutarı karşılamış. Ayşegül Yalçıner bir yıl boyunca Duru Tiyatro’da oyuncu, ışıkçı, asistan, teşrifatçı olarak çalışıp bu borcu kuruşuna kadar ödemiş.

Zaten bütün o yıllarda “Vatandaş C”, “Ada”, “Ayı”, “Kanlı Düğün”, “Matmazel Julie”, “Bir Tek Daha” gibi oyunlarda oynamış, atölye çalışmalarında deneyim kazanmış, oyunlar izlemiş… Dedim ya tam bir amok koşucusuymuş.

Tijen Par, Engin Uludağ, Engin Cezzar, Ayşın Candan, Kerem Karaboğa, Metin Balay gibi hocalardan dersler almış.

Gazanfer Özcan’ın sözleri….

“Okulda Cehov’un ‘Ayı’ adlı oyununu çıkartmıştık. Torunu Tarık Ündüz’ü izlemeye Gazanfer Özcan, Gönül Ülkü ile beraber gelmişti. Onların salonda olmaları ayrı bir heyecandı, hiç kuşkusuz. Neyse sahnedeyiz oyun devam ediyor.Birden Gazanfer Özcan’ın sesiyle irkildim: ‘Bu kıza dikkat, tiyatroda çok iyi bir yere gelecek. Sahne ışığı yüksek.”

O sahne ışığıyla doğmuştu zaten.

Söylemeye, lafı şirazesinden çıkartmaya hiç gerek yok aslında… Sadece çalışıyor, Genç Günler’de izleyici karşısına çıkıyor,  Ali Yalçıner ile şirketlere yönelik tiyatro oyunlarında (vakit buldukça sinema filmlerinde) rol alıyor, seslendirme yapıyor, belki de Türkiye’nin ilk ‘in your face’ piyesi olan “Sorgu“da dört dörtlük bir performans sergiliyor. Her başarısı bir sonrakinin eşiği oluyor.

O artık Celile ve Frida olmaya hazırdı. Ama sırada Nakşidil Sultan vardı. Dilek Türker ile kesişen yollar vardı. Ah, evet, tüm umutlarının, hayallerinin kırılacağı, belki bir daha hiç sahneye çıkamayacağı korkusunu iliklerine kadar yaşayacağı Covid19 zamanları vardı.

“Hamilelik dönemim dahil, hiç ara vermeden çıktım sahneye. ‘Neredeyse, bu çocuk sahneye doğacak’ diyorlardı. Hatta o günlerde BKM ile Türkiye turnesi yapıyorduk, okul devam ediyordu, sınıf arkadaşım Tarık Ündüz ‘Hadi sancım başladı diye numara yap, dersi bitirelim’ derdi…” 

Biz önce Soytariçe ile ilk tanışmaya dönelim…

“Nakşidil Sultan” için yapılan audition’a katıldı Ayşegül Yalçıner.

Mahmut Gökgöz, Yeşim Alıç, Yüksel Aymaz, Osman Şengezer ve Dilek Türker’in karşısındaydı.

“Bir an Dilek Hoca ile göz göze geldim. O’nun uçsuz bucaksız enerjisini, sevgi dolu yüreğini hissettim…”

Seçmeleri kazanmış ve daha ilk provada yönetmen yardımcılığı görevi de kendisine verilmişti. “Nakşidil Sultan”ın ardından yine Dilek Türker ve Tiyatro Ayna ile “Kuvay-i Milli Kadınları” ( Abide-i Aşk) ve yönetmen Haldun Dormen’in asistanlığını üstlendiği “Haydi Öldürsene Canikom” geldi.

Fotoğraf: Esra Kılıçer

Lorca’nın hayatındaki önemi…

Konservatuar sınavı için “Kanlı Düğün”den Gelin’in repliklerin den bir bölüm hazırlamıştı Ayşegül Yalçıner. Daha sonra Metin Balay‘ın farklı dönemlerde sahneye koyduğu “Kanlı Düğün”de Ay ve Dadı rollerini yaşar kılmıştı.

Gelelim Kadıköy Halk Tiyatrosu’na… Daha önce de belirttiğimiz gibi, siyasi tavrı, söylenecek sözü, belli bir duruşu olan bir tiyatro olarak, 2010 yılında perde açmışlardı. Çizgilerinden, bildikleri yoldan, ilkelerinden, tüm zorluklara rağmen ödün vermediler.

“Hemen belirteyim, ‘Mor’ büyük ses getiren bir oyun oldu.Sonrasında, Fulya Özcan ile ‘Tebeşir İzi’ni oynadık.”

Ve 2020 yılının Mart ayı. Covid19 virüsü nedeniyle kapanan tiyatrolar, eve çekilen insanlar, ekonomik ve duygusal travmalar… Korku ve kaygı dolu zamanlar.

“Bir belirsizlik içindeydik. Bir daha sahneye çıkıp çıkmayacağım bile net değildi. İşte böyle bir durumda, evin salonunda ‘Celile’nin provalarına başladım.Düşünün, altı ay sahneden uzak kalmıştım.’Celile’nin premierini yaptık ve tam yedi ay daha, salgına bağlı kısıtlama geldi…”

“Celile”den yazımızın başında bahsetmiştik. Sadece Metin Balay‘ın şu sözlerini aktarmak istiyoruz :

“Taklit edilemez değerde bir ‘Celil ‘ yorumuna imza attın.”

Bazı oyunlar zaten, perde kapandıktan sonra da belleğinizde bizimle beraber yaşamaya devam eder. Tıpkı, “Celile” gibi.

Ve bir vefa…

“Dekor tasarımcısı Ferit Özen Mimar Sinan Üniversitesi mezunu bir ressam, mozaik, rölyef, heykel sanatçısı. Deniz Gezmiş’lerin arkadaşı, 1 Mayıs’ta Taksim’de efsaneleşen o işçi resmini çizenlerden. Aslında vefat etti ama ustamız olduğu için, adını yaşatmak için dekor tasarımına onun adını yazıyoruz…”

Fotoğraf: Esra Kılıçer

Yavuz Pak soruyor, Ayşegül Yalçıner yanıtlıyor…

Yavuz Pak Erdal Güney’in genel olarak politik sanat ile ilgili bir tespiti vardır, politik tiyatro ile ilgili de söyler bunu; ‘’1960-70’lerde yapılan politik tiyatro/sanat, bugünün insanına, gençliğine hitap etmekte güçlük yaşamakta çünkü kendi retoriklerini aşamamış durumda. Geçmişe ait retoriklerle değişen toplumsal yapıya, günümüz kitlelerine hitap etmeye çalışanla çoğu kere boşa düşer.’’  Politik tiyatro yapan bir topluluk olarak, bu retoriği kırmak için çabanız var mı? Mesela, gençler izlemeye geliyor mu oyunlarınızı?

Ayşegül Yalçıner – Evet, gençler geliyor. Hatta gençlerin gelmesi çok hoşuma gidiyor. Oyunlarımızın farklı kitlelere hitap etmesi önemli bizim için. Tek bir seyirci profiline ulaşmak gibi bir gayemiz yok ve bu yüzden sürekli turne yapıyoruz. 

Yavuz Pak Toplumun politize olduğu on yıllarda, bu coğrafyada didaktizmi ve ajitasyonu öne çıkaran oyunlar yapıldı. Şimdi, pek çok şeyin değiştiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanların depolitize edildiği ve politik tiyatro yapan toplulukların oldukça azaldığı bugünlerde, siz oyunlarınızla politik olmayan kitlelere de ulaşabiliyor musunuz?

Ayşegül Yalçıner – O oyunların kayıtlarına bakıyorum ben, çok sloganist, çok didaktik oyunlar. Doğal değil oradaki söylemler, oyunculuklar, seçilen oyunculuk biçimleri belki de… Biz biraz daha doğalına indirmeye çalışıyoruz ki herkese ulaşalım. Turne yaptığımızda da karşılaştığımız tepkiler  çok farklı. Bodrum’da başka, Elazığ’da başka, Kayseri’deki kitle başka. Yer yer, salon salon farklı insanlara ulaşabiliyorsunuz. Turne yapmanın en büyük avantajı bu. Bir şeyi kırmak, geçmişten gelen bir alışkanlığı değiştirmek gibi bir derdimiz yok ama mümkün olan en geniş kitleye ulaşmaya çalışıyoruz.

Fotoğraf: Esra Kılıçer

Öte yandan, televizyon programları ve diziler toplumun yapısını çok değiştirdi. Her şeyin içi çok boşaldı. Böyle olunca da düşünmek istemeyen, rahatsız olmak istemeyen bir halk oluştu. Keşke bir oyun yapsak ve ülkeyi değiştirsek, keşke tiyatronun böyle bir gücü olsa ama, yok. Ama şu var; o oyunu izlemiş seyirci çıkıyor, bir şey düşünüyor ya da oyundan sonra bir şey çağrışım yapıyor, kendini sorguluyor; bir dalga gibi yayılıyor. O dalga yayılma hikâyesi işte seyirciyi dönüştüren bir şey; bir anda değil ama zamanla. Politik tiyatro yapan çok daha fazla ekip olmalı bence.

Yavuz Pak – Son olarak; oyunlarınız sahnelenirken herhangi bir engelleme ya da sansür ile karşılaştınız mı? 

Ayşegül Yalçıner – Evet, hayatımızı kurtaran bir sansür yaşadık mesela. Geçen sene depremden hemen önce Hatay’daydık biz. Ama Şubat başında da Diyarbakır, Batman, Elazığ, Malatya turnemiz vardı. Malatya izin verilmedi Celile’ye. İzin verilseydi biz Hatay ile birleştirecektik Şubat başında orada olacaktık ve depreme yakalanacaktık… Mesela Edremit’te oyun saatini erkene aldılar, hem de oyun günü. Son dakikada yapılacak iş mi bu? Bir baktım afiş yok. ‘’Neden asmadınız?’’ diye sorduk, ‘’Nazım var afişte’’ dediler. Afişte ben varım oysa, silüet halinde Nazım geri planda. Kalabalık salon, 400 kişi, olay çıkarmış! Olay çıkmasın diye 2,5 saat erkene alıyorlar. 

Yavuz Pak – Ne yaptınız peki? 

Ayşegül Yalçıner – Oynadık, yarısı gelebildi ancak seyircinin. Seyirciye mesaj atıldı. Ama, şunu da vurgulamalıyım ki, sansür İstanbul’da da var; Sivas’a Ağıt’a izin vermiyorlar mesela isminden dolayı. 

Buğulu bir pencere camına ne mi yazardı?

“Tek bir sözcük ‘Pinzo ‘. Bilirsiniz, aslında… Frida, odasının pencere camına nefesiyle buhar yapıp parmağıyla bir kapı çizmiş. Hayalinde o kapıdan geçmiş. Pinzon adlı mandıraya varmış ve Pinzon’un ‘O’sundan içeri atlamış…”

Ayşegül Yalçıner’in mucizesi mi?

“Sahnede olmak. Onlarca kadına hayat vermek, o kadınlarla yani Celile ve diğerleriyle beden ve gölge olmak… Yaşamın, çemberin dışında bıraktığı kadınlara ses ve nefes olabilmek…ve şimdi yeni bir heyecan var içimde. Frida bekliyor beni…”

Susuyor bir an. Yüzünde belli belirsiz bir hüzün… Bir telaş.

“Üzerimde rengarenk bir elbise… Başımda çiçeklerden bir taç. Bulutları aşan dağların üzerindeyim sanki. O koku, çiçeklerin kokusu… Yol kenarlarına birikmiş bütün Meksika… Alkışlar, ıslıklar, tezahüratlar… Evet, bulutları aşan dağların üzerindeyim. İlk kraliçesiyim Meksika’nın, acılar kraliçesi…” (*)

Kaderin bize hangi yazılmamış sayfaları açacağını bilemediğimizi, düşündüm bir an. Bazen, hiç nedensiz tek bir an’da asılı kalmak, o an’a mühürlenmek isterdim, diyecektim. Vazgeçtim.

Lavanta mavileri, nane yeşilleri, erguvan gölgelerle menevişlenen denize takıldı gözüm.

Celile ve Frida’nın içimde nöbet tuttuklarını ayrımsadım birden. Hani bazen sevinçle, mutsuzluk köşe kapmaca oynar ya…

PINAR ÇEKİRGE – YAVUZ PAK

 

(*) Yalçıner A.: ” Frida “(2024)

4

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku