Serhat’ı sahnede ilk izlediğimde henüz Bilkent’te öğrenciydi. Martı oyununun Trigorin’i. Çok şaşırmıştım yeteneğine, bir öğrenci için çok iyi bir performanstı. Sonra yine okul projesi olan Oyunun Oyunu’nda kabiliyetinin tesadüf olmadığını kanıtladı. O zamanlar, ‘büyücü bu çocuk’ demiştim, benim bile zar zor duyduğum bir sesle…
Sonra o Tunalı’nın girişindeki evimizde geçirdiğimiz vakitler; Emre Karayel, Erdem Akakçe ve Serji bizim değişmez ve daimi konuklarımızdı. En çok da atılan kahkahaları hatırlıyorum o günlerden, her şeyden mizah çıkarırdı bu adamlar; gençtiler, neşeliydiler. Serji farkındalığı en yüksek olanımızdı ki, Karayel’in nasıl yavaş yavaş evimize yayıldığını taklit ettiğinde anlamıştık ancak adamın evimize kök saldığını. Zorunlu İnkılap Tarihi sınavına hazırlanırken, akıllarına daha iyi girsin diye Serji’nin İnönü’yü, Erdem’in de Atatürk’ü canlandırarak ders çalıştıkları anlar… Aramızda tek arabası olan Serji’ydi. Önündeki minibüsün aniden geri gelmesiyle şoför kapısının içeri gömüldüğü aracın penceresinden akrobatik bir çeviklikle girip çıktığı, bizi yine güldürdüğü anlar…
Ahlatlıbel, Elmadağ onun sayesinde gidebildiğimiz yerlerdi. Çok güzel şarkı söylerdi, ikinci ses hep onun sorumluluğundaydı; şahane dans ederdi, ben ona nasıl eşlik ettiğimi anlamazdım bile ayaklarım yerden kesilirken. Hep hayrandım bu çocuklara. Serji’nin enerjisi zapt edilemezdi, onu bir yerde sakin ve sessiz otururken görmeniz imkânsızdı. 17 Ağustos depremi olduğunda evimizde neredeyse bir kriz masası kurulmuştu. Ulaşamadığımız ve çok endişelendiğimiz ortak dostlarımızın hasarlı binalardan sağ çıktıklarını babası Mehmet Amca sayesinde öğrenmiştik. Bu genç adamlar hemen Adapazarı’na yardıma koştular. Gece nöbetçi eczaneleri dolaşarak hazırladığı yardım paketlerine benim kadın ve çocuk pedleri eklememe çok şaşırıp takdir edişini hatırlıyorum şimdi meselâ.

Bize anlattıklarını niye oyunlaştırıp gösteriye çevirmiyorsun dedik bir gün. İte kaka ikna ettik onu; elden ele bilet sattık ve AST’ta ilk kişisel gösterisini sahnelemesini sağladık. Bizim gördüğümüze nihayet inanmıştı o gece, her şeyi yapabilecek gücü vardı. Annesi Emelciğim gösterinin ana malzemesiydi, sadece O’nun tansiyon hikâyeleriyle bile en iyi stand-upçıya nal toplatırdı.
Sonra Diyarbakır Devlet Tiyatrosu, benim Periler Kraliçesi Titanya’yı, O’nun da Oberon’un öfkesiyle eşeğe çevirdiği zanaatkâr Bottom’u oynadığı Bir Yaz Gecesi Rüyası, ardından Zurab’ın yönettiği Müfettiş’te beraber oynarken kulis arkadaşlığının nadide bir örneğini sergiledi. Serji başkaydı. İnsanüstü bir enerjisi ve kabına sığdırılamayan bir yeteneği vardı. Ve hep bir güldürme potansiyeli… Erzurum Devlet Tiyatrosu’na gitti daha sonra. Çok şanslıydı Dadaşlar, rüzgâr gibi geçen mahir bir adam gördüler ve yine kabına sığmayan yapısıyla istifasını verdi. Üstelik “Ne yaparım, ya iş bulamazsam?” korkusu ve çaresizliğini yaşamadan yaptı bunu. O kadar azımız buna cesaret ederiz ki bilemezsiniz.
Sonraaaaa İstanbul… Ah İstanbul… Hepimizin hayatını hoyratça darmadağın eden İstanbul… Aramıza yavaşça mesafeler koyan İstanbul… Sonra bütün kazancıyla Ankara’da kurduğun Tiyatro Okulu’nun iflasının sende yarattığı kalp sızısı…
Serhat, dünya starı olabilecek kalibrede bir adamdı. El üstünde tutulmalı, parmakla gösterilmeliydi. İnanın, benzeri yoktu ülkemizde, bir daha da geleceğini sanmam onun gibisinin. Daha geniş, daha büyük alanlara ihtiyacı vardı nefes almak ve kendini göstermek için ama ayakta kalmak için hep didinmek zorunda kaldı. Ankara’nın o mutlu çocukları İstanbul’a tırnaklarını geçirmeye çalışırken birbirimizden de uzaklaştık, çok uzaklaştık… Yalnızlaştık birçok anlamda…

Buraya kadar biraz Serhat’ı, bizim Serji’mizi anlatmak istedim size ve inanın onun için anlatabileceklerimin çok azı bunlar. Şimdi asıl derdime, bu yazıya, “Serhat Mustafa Kılıç boşuna ölmemeli” başlığını koymama neden olan meseleye gelmek istiyorum.
Doktor raporu almış, onlarca ilaçla ağrısını gidermeye çalışan bir oyuncu sete gidememiş ve işini kaybetmişti. Bunun onu kahrettiğini anlamamak aptallık olur. Sendika başkanımız Zuhal Olcay’ı arayıp ‘Biz neden bu kadar çaresizce yalnız bırakılıyoruz?’ dedim. Doktorların verdiği raporlar çalışanlar için hukuki bir korunma kalkanı değil midir? Kaldı ki Serji standardındaki yetenekli ve çalışkan insanların, en azından çalışma hayatında, daha güçlü bir korunma kalkanına sahip olması gerekmez mi?
Meselâ bize hak ettiğimiz telifler ödense, bu denli zorlayıcı koşullara mahkûm olmayabiliriz. Bu konuda en iyi cümleyi Sumru Yavrucuk kurmuştu zamanında: “Şimdi gücüm var, çalışıyorum. Ya çalışamaz duruma gelirsem?” diye sormuştu. Çalışamaz duruma gelmeyi bir tarafa bırakın, sete doktor raporu almasına rağmen yalnızca bir günlüğüne gitmediği için işine son verilmişti Serhat’ın. Peki, onu neyin koruyacağını sormak gerekmez mi?

Meselâ çalışma saatleri? Tiyatroda bilinir ‘ucu açık prova’ kavramı, kaça kadar gider bilmenin imkânı yok. Bir seferinde Mehmet Birkiye Yunanistan’da bir oyunu prova ederken başından geçen bir olayı anlatmıştı. Mizansene son dakika bir şey ekliyor ve unutmasınlar diye tekrarını istiyor. Fakat şu cevapla karşılaşıyor; “Çok isteriz ama mümkün değil bu, belirlediğiniz saat doldu, aşamayız, sendikanın kuralları böyle.” Şurası, Edirne’den istersek yürüyerek girebileceğimiz yakınlıktaki bir ülkeden geliyor bu cevap. Zamanı ve emeği kıymetli insanın çünkü. Sendikalaşmamıza, daha doğrusu çalışma koşullarımızı belirleyebilecek gücü olan bir sendikal yapıya kavuşmamıza izin verilmiyor. Çok ağır koşullarda çalışan emekçiler olmamıza rağmen ‘işçi’ değil ‘serbest meslek erbabı’ statüsünde çalıştırılıyoruz. Sendikalaşmanın neden gerekli olduğunu biliyoruz hepimiz. Çalışan hastalandığında, dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda ya da işini kaybetme riskiyle karşılaştığında haklarını savunacak bir dayanağının olması. Hepsi bu. Belki de Serji’nin bir dayanağı olsaydı bunlar yaşanmayacaktı.
Bir sosyal medya kitlesi oluştu zamanla, sanatın ve sanatçının itibarsızlaştırılmasına odaklanmışlar gibi görünen bu hesaplar, fütursuzca hakaret edebiliyorlar. Yargıdan gelen bazı yaklaşımlar da, hakaretle eleştiriyi birbirine karıştıran bu güruha karşı, “işiniz gereği bunlara alışmalısınız” minvalinde bir sessizlik üretiyor. Eleştiri elbette olacak, sanatçı da etleştiriden muaf değil. Ama eleştiriyle hakaret, taciz ve mahremiyet ihlalini birbirinden ayıran bir sınırın olması gerekmez mi? Bu güruhu, cenazelerimizde çaldığımız müziğe, giydiğimiz kıyafete, verdiğimiz taziye mesajına, ilişkilerimizin iç dinamiğine kadar her şeye hakaret etme, ahkâm kesme, ders verme yetkisine sahip olduklarını düşünür hâle getirdiler bu kontrolsüzlükte. Bizim çelik zırhlarımız olduğunu mu sanıyor yüce adalet makamları?

Ne ara kendilerini her şeyin ve herkesin üstünde sanmaya başladı bu sosyal medya kalemşörleri? Sürekli hakaret etme yetkileri olduğunu sandıkları için “mahremiyetin” de farkında değiller. Bir insanın evi en mahrem alanıdır. Adli inceleme sırasında girilen bir evde çekilen fotoğraflar dışarı servis edilirse (nasıl olduğu mutlaka araştırılmalı), o evin içine sahiplerinin asla kapılarını açmayacağı milyonlarca insanı doldurursunuz. Onlar da edepsizce kameralarını yakınlaştırıp kendilerince uydurma haberler üretebilir ve fütursuzca bunları yayabilirler. Ne yani, biz şimdi her gece yatmadan önce ‘ya yarın ölürsem, gelip mahremiyetimi didik didik ederler’ diye elektrik süpürgesi mi çalıştıracağız?
Biz zaten biliyorduk Serhat’taki yeteneklerini; siz ancak ölümünden sonra arka arkaya paylaşılan videolarla anladınız Ergun Plak’tan çok daha fazlası olduğunu. Ben şimdi yüksek sesle söylemesem bile, siz biliyorsunuz onun sahne büyücülüğünü.
Annesinin kucağına emanet ettiğimiz Serhat Mustafa Kılıç boşuna ölmemeli. Onun ölümü, yukarıda anlatmaya çalıştığım sıkıntıları görünür kılan bir acı olarak kalmamalı sadece. Daha da önemlisi, kaldırdığımız bu cenaze, aynı sorunların yeni cenazelere yol açmasını engellemek için bir vesile olmalı. İsterim, isteriz…
Son cümleyi nasıl bağlarım diye düşünürken Yurdaer Okur imdadıma yetişti ve dedi ki: “Çok titiz, çok temiz adamdı, çok enerjikti ve bu yüzden çok terlerdi ama gömleği hep sabun kokardı.”
…
Sayesinde sabun kokacağımız günlere, ümitle…
