Umut Tellioğlu yazdı: “Hiçliğe Karşı Perde Açan İnat Sahnesi”

editor
8,3K Okunma

Ölüm Vadisi’nde (Death Valley) yol alırken, sadece coğrafyanın değil, zamanın da büküldüğünü hissedersiniz. Telefon sinyallerinin birer birer silindiği, modern dünyanın dijital gürültüsünün yerini uğultulu bir sessizliğe bıraktığı o uçsuz bucaksız asfaltın sonunda, toz bulutlarının arasından beyaz, alçak bir kerpiç yapı yükselir: Amargosa Opera Binası.

Oraya ulaştığımda öğle sıcağı sadece bir hava durumu verisi değil, fiziksel bir engel gibiydi. Termometreler 40 santigrat derece barajını zorluyor, çölün yakıcı nefesi Amargosa’nın içini bir fırına çeviriyordu. Rehberim John’un karşılaması kısa ve netti: “Şu an içeri giremeyiz. Tiyatro nefes almıyor. Git, çölün geri kalanını keşfet ve güneş etkisini yitirdiğinde, akşam saat 6’da geri gel.”

Beklerken anladım ki Amargosa’da kurallar değişmiyor. Tiyatro, içeri girmek için can atan bir ziyaretçiye göre değil, kendi çöl takvimine göre yaşıyordu. Amargosa, modern dünyanın konforuna —yani bir havalandırma sistemine— sahip değil. Burası, inşa edildiği günün vahşi doğasına sadık kalmış, çölün sert kurallarına boyun eğmiş bir yapı. Tıpkı kurucusu Marta Becket gibi, burası da dış dünyadan medet ummuyor; kendi ritmiyle yaşıyor.

Saat akşam 6’yı gösterdiğinde geri döndüm. Benden başka kimse yoktu. John, beni yanına aldı ve ikimiz otel lobisinden çıkıp sahnenin bulunduğu beyaz ve mavi süslü binanın önüne geldik. Dışarıdaki aydınlığın ardından kapı açılıp da içeri girdiğimde o loşluk, bir serinlik gibi çöktü üzerime.

Amargosa’nın hikâyesi, bir sanatçının en büyük korkusuyla —sessizlikle— başlar. 1967 yılında, New York’un parıltılı sahnelerinden gelen balerin Marta Becket, kocasıyla çıktığı seyahatte Ölüm Vadisi’nin tozlu bir kavşağında patlayan lastiği sayesinde bu “yazgısı” ile tanışır. Lastik tamir edilirken penceresinden içeri baktığı o metruk maden salonu, Marta için sadece yıkık bir bina değil, bir kurtuluş alanıdır.

İlk sahneye çıktığında karşısında sadece 12 kişi vardı. Ancak asıl sınav, o 12 kişinin de gelmediği gecelerde başladı. John, o günleri anlatırken Marta’nın disiplinine duyduğu hayranlığı gizleyemiyor: “Kimsenin gelmeyeceğini bildiği gecelerde bile, sanki karşısında bir krallık varmış gibi makyajını yapar, tütülerini giyer ve o boş koltuklara aynı tutkuyla selam verirdi.”

Marta’nın yalnızlıkla başa çıkma yöntemi, tiyatro tarihine geçecek cinstendi: Eğer gerçek seyirci çöle gelmiyorsa, o zaman çölün ortasına ebedi bir seyirci topluluğu resmedilmeliydi. Marta, fırçasını eline alıp dört yıl boyunca opera binasının duvarlarını boyadı; tabandan tavana onlarca seyirci çizdi.

Buradaki figürler sadece “seyirci” değildi. John, Marta’nın bu duvarlarda aslında herkese kucak açan bir evren kurduğunu vurguluyor. Duvarlarda sadece İspanyol asilzadeleri veya 16. yüzyılın aristokratları yoktu; fahişeler, rahibeler, kovboylar, yerliler ve hatta Marta’nın çok sevdiği kedileri de bu hayali kumpanyanın bir parçasıydı. Marta, bu sınıfsal ve kültürel çeşitlilikle aslında tiyatronun o birleştirici, hiçbir ayrım gözetmeyen ruhunu kerpiç duvarlara mühürlemişti.

Marta için o figürler canlıydı. Sahnedeyken onlarla göz göze gelir, dansına onlarla devam ederdi. Buradaki en önemli teknik detay şu: Marta, mekânın fiziğini, oyuncunun psikolojisiyle yeniden inşa etmişti. Artık sahne ile seyirci arasındaki o meşhur “dördüncü duvar”, boyalar ve hayallerle kalıcı olarak yıkılmıştı.

Ancak bu figürlerin arasında, dijital kayıtlarda veya resmi tur rehberlerinde pek rastlayamayacağınız, John’un bana fısıldadığı çok daha kişisel bir detay saklıydı. Duvarların bazı köşelerinde; büyük burunlu, yüz hatları abartılmış, yan profilden tuhaf ifadelerle sahneye bakan figürler göze çarpıyordu. John, bu karakterlerin Marta’nın “hesaplaşmaları” olduğunu söyledi.

Tiyatronun kuruluş sürecinde ona yardım edeceğine söz verip yarı yolda bırakanlar, önüne engel çıkaranlar veya canını sıkanlar… Marta onları unutmamış, ancak onlardan intikamını sanatsal bir mizahla almıştı: Onları sonsuza dek o duvarlara, kendi yarattığı dünyayı seyretmeye mahkûm etmişti. Bir nevi, sanatın ölümsüz gücüyle onları kendi “seyircisi” kılarak evcilleştirmişti.

Sahne arkasına geçtiğimizde, modern tiyatronun o karmaşık teknik altyapısından eser olmadığını görmek beni şaşırttı. John’un bana gösterdiği “teknik oda”, aslında sahnenin hemen yanında, bir insanın ancak sığabileceği küçücük bir bölmeden ibaretti. Ancak oradaki asıl mucize, Marta’nın zekasındaydı.

Marta Becket, sadece bir balerin değil, aynı zamanda bir sahne mühendisiydi. Sahnenin üzerinde asılı duran o beş-altı ışığın hikayesi, Amargosa’nın ruhunu özetliyor: Marta, biten boya kutularını atmamış, onları kendi elleriyle birer sahne ışığına dönüştürmüştü. İçlerine yerleştirdiği basit Edison ampullerin önüne renkli filtreler ekleyerek, o devasa çöl sessizliğinin ortasında bir renk paleti yaratmıştı. Kullandığı hoparlörler ise, sesi en arka sıraya ancak ulaştıracak kadar mütevazıydı. Bu tablo, bize tiyatronun pahalı mikserlere veya son teknoloji robot ışıklara ihtiyacı olmadığını; bir insanın hikayesini anlatma tutkusunun, bir boya kutusunu bile büyülü bir projektöre dönüştürebileceğini kanıtlıyordu.

Tekniğin yanı sıra John beni Marta’nın bizzat kullandığı kostüm ve aksesuarların bulunduğu sahne arkasındaki o küçücük bölmeye de götürdü, hiçbir şeye dokunmamak kaydıyla tabii. Marta’nın kendi elleriyle diktiği o ipek kostümler, sahne üzerinde devleşen o kukla benzeri proplar ve aksesuarlar… Her biri, zamanın ve çölün yıpratıcı etkisine karşı bir cam fanusun içinde gibi korunuyordu. John, neredeyse her bir parçanın şeceresini döktü önüme: “Bunu şu performansta, şu hayali figürle dans ederken kullanmıştı…” Marta’nın sadece bir dansçı değil; kendi dünyasının terzisi, kuklacısı ve zanaatkarı olduğunu o an anladım.

Amargosa’nın dünyayla tanışması, bir gecede parlayan yapay bir şöhretle değil; Marta’nın çölün ortasındaki o inadının, bir fısıltı gibi kulaktan kulağa yayılmasıyla başladı. Ölüm Vadisi’nin tekinsiz yollarından geçen az sayıdaki gezgin, her gece istisnasız bir şekilde perdelerini açan bu “yalnız balerin” hikâyesine tanık oldukça, Amargosa’nın efsanesi ağır ağır mayalanmaya başladı. Kimsenin olmadığı bir sahnede en zarif tütüleriyle dans eden bu kadının hikâyesi, sonunda National Geographic’in radarına girdi.

National Geographic o kapıdan içeri girdiğinde, Marta’nın yıllardır kendi kendine fısıldadığı o hikâye bir anda dünyanın dört bir yanına yayıldı. Derginin sayfalarında yer alan o fotoğraflar ve Marta’nın dünyasını anlatan o derinlikli metinler, Amargosa’yı sadece bir “turistik nokta” olmaktan çıkarıp küresel bir “ikon” haline getirdi. İnsanlar, sadece bir performans izlemek için değil; bir kadının kendi elleriyle, boya kutularıyla ve hayali figürleriyle kurduğu o imkansız dünyaya, o “yazılı mucizeye” dokunabilmek için yollara düştü. National Geographic’in bu tescili, Marta’nın o güne kadar sadece çöl rüzgârına emanet ettiği sessiz çığlığını, dünyanın dört bir yanındaki sanatseverlerin kalbine ulaştıran o asıl köprüydü.

Turun sonunda John beni o sahnede yalnız bıraktı. Işıklar loştu ve duvarlardaki o boyalı seyirciler bana bakıyordu. O an, Marta’nın on yıllarca neden hiç yorulmadığını anladım. National Geographic burayı dünyaya tanıtmış olabilir, ama Marta her akşam sahneye çıktığında, dünyayı dışarıda bırakmaya zaten çoktan alışmıştı.

Çölün ortasındaki bu mütevazı binadan ayrılırken, kulağımda Marta’nın hayali alkışları ve boya kutularından sızan o renkli ışıkların cızırtısı vardı. Amargosa hâlâ orada, Ölüm Vadisi’nin kavurucu sıcağında, sadece bir bina olarak değil, “vazgeçmemenin” neye benzediğinin yaşayan bir kanıtı olarak duruyor. Eğer bir gün yolunuz oraya düşerse, içeri girin ve o duvarlardaki seyircilerden birine selam verin. Emin olun, Marta’nın o ebedi kumpanyası sizi de arasına alacaktır.

UMUT TELLİOĞLU

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku