2026-2027 tiyatro sezonu açılıyor. Tiyatro sahnelerine, afişlere ve bilet satış platformlarına baktığımızda göz kamaştırıcı bir tabloyla karşılaşıyoruz; her hafta onlarca yeni oyun prömiyer yapacak, sayısız bağımsız tiyatro ekibi kuruldu, kuruluyor ve sosyal medya akışlarımız durmaksızın üretilen oyunların tanıtımlarıyla dolup taşıyor. Oysa, geçtiğimiz yıllarda kurulup varlığını devam ettiremeyen tiyatroların dışında, Kent Oyuncuları gibi köklü tiyatroların pek çoğu artık yok. Usta oyuncuların yer aldığı köklü tiyatroların varlığını sürdürebilenleri ise, ustasız yola devam eden ve eski kalitesini yitirmekle eleştirilen tiyatrolar. Büyük bir kısmı ise gişe kaygısı ile ünlü oyuncularla bulvar tiyatrosu yapan tiyatrolarımızın sanatsal niteliği de ayrı bir eleştiri konusu. Türk Tiyatrosu iyisiyle, kötüsüyle, geçmişten devam edeniyle ve yeni kurulanlarıyla belki de tarihinin en kalabalık hacmine ulaştı. Yüzeysel bir bakış açısıyla bu durumu bir “tiyatro rönesansı” olarak adlandırmak çok cazip. Ancak perdenin arkasına geçip bu üretim çılgınlığının yapısal krizlerine baktığımızda, ortada kutlanacak bir varsıllıktan ziyade, yüzleşmemiz gereken devasa bir kaosun ayak seslerini duyuyoruz.
Çünkü bu sayısal artış, seyirci sayısındaki organik bir artışın veya arz-talep dengesinin bir sonucu değil. Aksine, bu “çokluk” hali, neoliberal kapitalizmin dayattığı bireyselleşme ve atomize olma dürtüsünün sanat alanındaki doğrudan bir tezahürüdür. Tıpkı kapitalizmin o meşhur evlilik ve tüketim metaforunda olduğu gibi: Eğer evlenmezseniz ve aynı evi paylaşmazsanız, sistem size bir yerine iki buzdolabı satar. Parçalanmak, sistem için her zaman daha fazla tüketim ve daha zayıf bir direniş anlamına gelir. Tiyatroda da olan tam olarak budur: Güçlü ve dayanışma temelli kumpanyalar kurmak, ortak sahneler inşa etmek yerine; herkesin kendi “buzdolabını” aldığı, üç- beş kişilik ekiplerle, dar imkanlarla, birbirinden izole ve parçalı bir üretim çılgınlığına sürükleniyoruz.
Peki, temastan beslenen ve dayanışmayla var olan bir sanat dalı, bu kadar bireyselleşerek nasıl hayatta kalabilir?
Güney Koreli filozof Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu adlı eserinde günümüz insanının sürekli bir “yapabilme” (üretme) baskısı altında kendini nasıl sömürdüğünü anlatır. Tiyatro alanındaki bu durmak bilmeyen oyun çıkarma arzusu da sanatsal bir zorunluluktan çok, görünür kalma telaşının bir sonucuna dönüşmüştür. Sürekli yeni oyun üretmek, çoğu zaman, oyunun derinleşmesini, demlenmesini ve estetik bir olgunluğa erişmesini engeller.
Üretmek elbette değerlidir; ancak içinde bulunduğumuz ekonomik darboğazda dayanışma, üretmekten çok daha hayati bir noktadadır. Sosyal medyayı sosyalleşme sanmak, birbirimizin afişlerini “beğenmeyi” mesleki dayanışma zannetmek en büyük yanılgımız. Zygmunt Bauman‘ın “Akışkan Modernite” kavramıyla açıkladığı gibi, modern dönemde bağlarımız geçici ve sanaldır. Oysa tiyatronun ontolojisi, antropolog Victor Turner‘ın Communitas (kendiliğinden gelişen, hiyerarşisiz ve derin insani bağların kurulduğu topluluk hali) olarak adlandırdığı gerçek, fiziksel ve ruhsal bir temasa dayanır. Seyircimizle bile yeterli temas alanlarını kuramıyoruz; oyun bitiyor, alkış alınıyor ve herkes kendi yankı odasına (sosyal medyasına) geri dönüyor. Seyirciyle, meslektaşlarla ve şehrin kendisiyle kurulan o canlı agorayı kaybediyoruz. Bu anlamda, Okan Bayülgen’in oyun sonu söyleşilerini örnek model alarak alabiliriz. Her tiyatronun böylesi bir seyirci temas alanları yaratmasına ihtiyaç var.
Ayrıca;
Bu parçalanmışlık halinin bir diğer nedeni, neyi, neden ve kimin için ürettiğimizi bilmememizdir. Sahnelenen oyunların konuları, türleri, estetik yönelimleri ve seyirci demografileri ile ilgili elimizde ciddi bir araştırma ve istatistik yok. Yapılan araştırma ve istatistikler de yeterli değil. Tiyatroların söyleşiler dışında seyirci anketleri de yapması gerekir. Bu araştırmaları TÜİK gibi resmi kurumların dışında, sivil dayanışma ile ortak bir havuzda toplamak, tabiri caizse tiyatronun pek çok alanda olduğu gibi kendi göbek bağı kendisinin kesmesi kaçınılmaz.
Dünyadaki örneklere baktığımızda, örneğin Fransa’daki Kültürel Politikalar Gözlemevi (Observatoire des politiques culturelles) gibi yapılar, tiyatro alanındaki ihtiyaçları, hataları ve yönelimleri saptar. Bizim de acilen sahnelenen oyunların eğilimlerini analiz edecek, ekonomik zorluklarla yaratıcı süreçlerin nasıl entegre edilmesi gerektiğine dair veriye dayalı stratejiler üretecek platformlara ihtiyacımız var. Hangi metinler neden sürekli sahneleniyor? Seyircinin gerçekte neye ihtiyacı var? Kendi içine kapalı bir üretim sarmalından çıkıp, sosyolojik karşılığı olan bir “ortak dramaturji” aklına ve akademik araştırmaların sahanın pratikleriyle buluştuğu toplantılara ihtiyacımız var.
Dünya tiyatro tarihi, kriz anlarında bireysel kurtuluşların değil, kolektif örgütlenmelerin sanatı ayakta tuttuğunun kanıtlarıyla doludur. Örneğin, 1930’ların Büyük Buhran yıllarında Amerika’da kurulan The Group Theatre, ekonomik çöküşe karşı sadece estetik bir yenilik (Stanislavski sisteminin Amerika’ya uyarlanması) getirmekle kalmamış, aynı zamanda oyuncuların, yönetmenlerin ve yazarların ortak bir idealle nasıl bir arada kalabileceğini göstermiştir. Daha güncel bir örneğe, Almanya’ya bakarsak; Berlin’deki LAFT (Landesverband freie darstellende Künste – Bağımsız Sahne Sanatları Eyalet Birliği) modelini görürüz. Bağımsız tiyatrocular, tek tek mekan aramak veya bireysel hibe başvurularında birbirleriyle rekabet etmek yerine, tek bir çatı altında toplanmışlardır. Bu birlik, devletle pazarlık masasına oturur, provalar için devasa ortak mekanların (Uferstudios gibi) tahsis edilmesini sağlar ve asgari kaşe bedellerini belirler. Yine Fransa’daki Intermittence du spectacle sistemi, sanatçıların güvencesiz çalışma koşullarına karşı oluşturulmuş, devletten çok sanatçıların kendi aralarındaki devasa örgütlülük ağının (sendikalar ve dernekler federasyonunun) bir kazanımıdır.
Çözüm: “Tiyatro Federasyonu” Çatısı Altında Birleşmek
Bizler ise hepimiz parça parça bir yerlerdeyiz. Var olan kimi tiyatro örgütlerinin yürüttüğü ekonomik/hukuki mücadele son derece kıymetli. Ancak sistemin bizi ittiği “iki buzdolabı alma” tuzağından kurtulmak için, bu örgütlü yapıların dahi birleşerek daha üst bir irade oluşturması, tek bir Tiyatro Federasyonu çatısı altında toplanması elzemdir.
Bu federasyon; yönetmeninden dramaturguna, dekor ve kostüm tasarımcısından oyuncusuna, teknik ekipten tiyatro işletmecisine kadar tüm bileşenleri aynı masada buluşturmalıdır. Sanatsal gelişimlerin tartışılabildiği, estetik hataların ve ihtiyaçların saptandığı forumlar düzenlenmelidir. Yalnızca oyun izlenen değil, mesleki dayanışmanın örüldüğü buluşmaların ve festivallerin sayısı artırılmalıdır. Ekonomik kriz derinleşirken, yaratıcı süreçlerin (örneğin ortak dekor/kostüm depoları kurulması, prova mekanlarının kolektifleştirilmesi) nasıl dayanışma odaklı bir ekonomiye dönüştürülebileceği konuşulmalıdır.
Tiyatro, doğası gereği politik ve kolektif bir eylemdir. Bugün sahnede devrimci sözler söylemek yetmiyor; o sahnenin arkasındaki üretim biçimimizi de devrimci, komünal ve dayanışmacı bir yapıya dönüştürmemiz gerekiyor. Bireysel başarılarımızın ve “çok oyun üretmenin” kibriyle vedalaşıp, yan yana durmanın ve haklarımızı örgütlü bir şekilde savunmanın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Çünkü bizi parçalayarak tiyatronun metalaştırılmasını dayatan kapitalist sisteme dur demek için öncelikle parçaları yeniden bir araya getirmeliyiz. Madem bu kadar kalabalığız, birlikten güç doğar diyerek el ele, omuz omuza dayanışmayla güçlü bir toplumsal dönüşüm için kolları sıvamalıyız. Ortak forumlar, buluşmalar, festivaller, söyleşiler… Sadece sanat üreten yapılar değil, toplumsal dayanışmanın sahnesi olmalıyız.
Korkuya, baskıya, sansüre ve otosansüre karşı hep birlikte, daha güçlü bir sezon dilerim.
