Tarkan Osoy yazdı: “Tiyatroda Değer Derecesi”

editor
20,5K Okunma

Ruhumuzu beslerken dolaylı olarak da aklımızı, fikrimizi geliştiren ve değiştiren sanat hangi sanat eserleriyle var olabildi? Tiyatro için: Yazılı eser oyun olsun sahnedeki uygulama olsun gerçek sanat eseri nasıl tanımlanabilir? Çok basitçe: Kültürlü, yetenekli, bilgili, bir dünya görüşüne sahip, yaratıcı sanatçıların yarattığı eserler gerçek sanat eserleridir. Dünyada ilerleme ve yenilik hep geçmişin ayak izlerini takip etmiş, geçmişten özellikler taşıyarak, belli yönlerden farklı fakat benzer özelliklerdeki sanat eserleri doğurmuştur. Bunlara da dönemsel yapıya uygunluk gösterdikçe yenilik denilmiştir. Oysa yenilik içinden doğduğu ve özelliklerini taşıdığı sanatı geliştirerek ileriye götürmekle, doğru sentezlerle, kaideleri bozmayan yeni teknikler getirmekle mümkün olabilir. Kaideleri bozmak ve değiştirmek de olanaklıdır. Ancak bunun da geçerli sebeplerle, sağlam temellere dayandırılarak ve her evresinin bilinçli yaratımla mümkün olabileceğini söyleyebiliriz. Bilinçli ve sağlam çıkarımlarla gerçekleşen devrimle… Yöntemler de böyle doğup, gelişmediler mi? “Ben yaptım oldu” mantığıyla yapılamaz, yaratılamaz. Şöyle ki: Gerçeklik algısı olmasa sürrealizm dediğimiz akım ya da absürt tarz ortaya çıkmaz, ayrıca da anlaşılamazdı.

İnsanlar en çok neden korkarlar? Moliere bu soruya kendince bir yanıt bulmuştur. “İnsanlar en çok alay edilmekten korkarlar” der ve gülmenin en etkin cezalandırma yöntemi olduğunu kabul eder. Klasizmin öncülerinden Moliere ile birlikte klasik anlayışa göre seyirci; gülünç düşürülenin durumundan ibret alıp ders çıkarır. Böylece benzer hatalar yapmaktan da kaçınır. Türkiye’nin durumuna bakıp da: “Güleriz ağlanacak halimize” dememiz gerekiyor. Tabi ki gerçeklerin farkındaysak… Biz toplum olarak ne kadar kötü durumlara düşsek de, benzer hataları defalarca yapsak da sanki ibret alıp, ders çıkarmıyoruz. Bu biraz da; gerçek anlamda sanatı, sanatın değerini, sanatın insan ve toplum için önemini, çeşitliliğini, faydalarını bilmiyor olmamızdan kaynaklanıyor.  Bunlara bağlı olarak sanatı içimize sindirerek, doğru sanatı bilip de talep ederek yaşamıyoruz, günümüze uygun bir deyimle tüketmiyoruz. Sanat konusunda da seyirci, takipçi, okuyucu, izleyici, tüketici, kısacası adına ne derseniz deyin, toplum olarak her konuda olduğumuz gibi her şeyin en iyisini biz biliyoruz. Kaldı ki ülkemiz insanının diğer ülke insanlarıyla okuma alışkanlığı ve kitap okuma oranı karşılaştırıldığında çıkan sonuç ortadayken.  Çok az okuyup çok şey bilen nadir toplumlardan biriyiz. Güzide ya da benzersiz de diyebiliriz. İşte böyle toplumlarda sanat daha da fazla tüketilmesi gereken bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle tiyatroda, klasikleşmiş eserlerin ötesine geçemeyen, gerisinde kalan fakat dünyanın koşullarına yaklaşmakla farklılık ortaya konulduğu iddia edilen yeni eserlerin yaratıldığı bir dünyada: Hala evrensel olduğundan dem vurup, geçmişte binlerce kez yorumlanıp, sahnelenmiş oyunları oynamaktan geri kalmıyoruz. Biz evrenselliği eserin akım, tür, tarz ve yöntemsel olarak sanatsal özelliğinde, değerinde, kalitesinde, tekniğinde, içeriğinde ve hikâyesinde aramıyor, arasak bile bulamıyoruz. Eserin türüne göre uygulanış tekniğinden dem vuran uzmanları haricinde toplumun geri kalanı (ki buna günümüz aydınlarını da katabiliriz): Salt hikâyeyi ve o hikâyedeki kişilerin psikolojik, sosyolojik ve siyasi olarak yaşadıklarını temel alıp, günümüze benzerliğini ölçüp, eşitleyerek eserlerin evrenselliğine karar veriyorlar. Hatta bunun fazlasıyla zorlama yapıldığı da oluyor. Özellikle son iki yüzyıl içinde savaşların, çatışmaların olmadığı, insanın sınıfsal, psikolojik, sosyolojik ve politik sorunlar yaşamadığı dönem var mı?

Dostoyevski: İnsan psikolojisini çok iyi betimlerken akıcı bir dil kullanmış realist bir yazardır. Eserlerinde: Rus toplumunun kültürü, sosyolojik ve ekonomik yaşayışı gözler önüne serilir. Kendi toplumunun içinde bulunduğu durumu sanat eseri olarak, yaratıcılığıyla gerçekçi bir biçimde kaleme alırken: “Dur hele, yazdığım konular ileride evrensel olsun. Konum yerel, konuyu işlerken öyküm, kişileri ve içeriğinin her evresi evrensel olsun.” diyerek mi yazmıştır?  Peki Picasso?  Ben insanları farklı fiziki yapılarda, deforme edilmiş görüntülerde çizeyim. İleride nükleer silahlar, radyasyon, türlü sebeplerle ortaya çıkacak hastalıklar, bilimsel çalışmalar, doğanın dengesinin insan tarafından bozulması ve teknolojinin zararları yüzünden çizimlerime benzer insanlar var olacak, ben de evrenselliği yakalamış olacağım düşüncesiyle mi yaptı resimlerini? Yoksa içinden gelen yaratıcılıkla, kendi tarzında eserler yaratıp da sanatıyla kendini ifade etmeye mi çalıştı? Picasso Kübizm’in öncülerindendi ve sanat yoluyla sanata varmak prensibini seçmişti.

Sanat tarihi, genel tarih ve kültürde yerini almış; sanat akımlarının, tarzların, türlerin, yöntemlerin, dönemlerin sanat ve sanatçılarının eserlerine sıkı sıkı sarılarak da çözemeyiz bu düğümü. Yani demem o ki; kendi dönem ve yapımızın sanatçıları ile sanat eserlerini yaratmalı, evrenselliğe taşımalıyız. Shakespeare, Moliere, Ibsen, Maeterlinck, Çehov, Brecht hepsi kendi dönemlerinde, öncüsü oldukları ve inandıkları sanat akımlarında ya da yarattıkları yöntem ve tarzlarda eserler vermişlerdir. Bu sanatçıların akım, tarz, tür ve yöntemlerle ortaya koydukları sanat yapıtları kendi ekollerini oluşturmuş ve içinde bulundukları dönemin yansıması olan evrensel eserlere dönüşmüşlerdir. Hiç biri yazmadan, çizmeden, okunmadan ya da eserleri sahneye aktarılmadan sanatçı olmadılar. En önemlisi de gene kendi dönemlerinde ve sonrasında (dünyanın içinde bulunduğu dönemle ilgili zorluklar yaşasalar da) aristokratlar, burjuva ya da halk tarafından eserleri izlenmiş, okunmuş, tüketilmiş, desteklenmiş ve sahip çıkılmıştır. Bu eserler yapıları haricinde biraz da bu sayede evrensel olma şansı yakalamışlardır.

Elbette geçmişin ayak izlerini takip etmek, onlardan faydalanmak, bu evrensel eserleri tekrar sahnelemek, yayınlamak, sergilemek gerekecektir. Fakat bunun yanında her medeniyet ve dönem, dünyanın geldiği noktada kendi sanatçılarını, dönemsel sorunlara yönelen, vurgulayan, deşifre eden sanatını yaratmalıdır. Sanatçılar da geçmişteki başarılı örneklerden faydalanarak yeni yöntem ve yollar bulmak için çabalamalı ve çok çalışmalıdır. Bunların olabilmesi için de bilinç, kültür ve alt yapıya ihtiyaç vardır. Sanatın değerini bilen, kültür olarak sanat tüketmeyi alışkanlık haline getirmiş, kendi döneminin gerçek sanat ve sanatçısını ayırt edip de sahip çıkan bir toplum oluşmuşsa, işte o vakit ilerleme, değişme ve gelişmeden bahsedebiliriz. Bu sayede de kendi evrensel sanatçılarını yetiştirip, dünyaya tanıtma şansı olacaktır. Biz de bir Shakespeare, Moliere, Ibsen, Maeterlinck, Çehov, Brecht, Grotowski, Beckett gibi öncü ve yaratıcı sanatçılara sahip olup dünya sanatı ve tarihindeki yerimizi alabiliriz. Yoksa geri kalmış bir ülke ve medeniyet olarak diğer ülke ve medeniyetlerin sanatçılarının eserlerini inceleme, okuma, sahneleme ve sergilemekten, her daim sadece onları alkışlayıp sanat tükettik demekten öteye gidemeyiz.

Hedefimiz: Geçmişteki yabancı sanat, sanatçı ve eserleri iyi yorumlamaktan öte aralarına girebilme, katılabilme, birlikte anılacak sanat ve sanatçılar yetiştirebilme olmalıdır. Bizim de geçmişimizde dünya sanat tarihi içinde yerini alan çok az sayıda sanatçılarımız oldu. Peki, biz: Dünyada kendini ispatlamış (geçmişi, geleneğimizden geleni, içinde bulunduğu dönemi ve yenilikleri iyi bilerek sentezleyen) Haldun Taner gibi sanatçılarımızın değerini tam olarak anlayıp, sahiplenip de hakkını verebildik mi? Önce biz bu sanatı tüketip, bundan beslenip, değerine değer katabildik mi?  Belki döneminde evet… O da gene ülkenin koşullarına göre değişiklik göstererek. Ya son kırk yıldır? Önemli bir değerimizi yerelden evrensele taşımak için ne yaptık? Acaba farkında mıyız? Elbette farkında olanlar var ve var olacaklar. Türkçe sözlükte kelimelerin anlamını vurgulamak için seçilen örnek cümlelerin ne kadarı Haldun Taner’in eserlerinden alındı ve alınıyor? Oranını biliyor muyuz? Ancak ve aslında kendimi bildim bileli Haldun Taner denince (döneminde de sonrasında da) mangalda hiç ama hiç kül bırakılmadığını okudum, duydum, dinledim, öğrendim ve şahit oldum. Hatta yeri geldi gene sistem içindeki yerini kaybetmek istemeyen (mangalda kül bırakmamış) konvansiyonelciler tarafından tüm bunlar ister bilerek ister bilmeyerek aşağılandı, hor görüldü,  görmezden gelindi ve yok sayıldı. Böylece: Büyük sanatçıların büyük çelişkilerinin farkına vardım.

TARKAN OSOY

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku