Günümüzde sanat her şeye alet edilir hale geldi. Tam anlamıyla da değeri verilemiyor gibi. Ayrıca bilmediğimiz birçok sanat dalı varmış ve bizim de haberimiz yokmuş. Son zamanlarda duymaya alıştığımız bazı benzetmeleri belirtmeden geçemeyeceğim. Politika bir sanattır. Avukatlık bir sanattır. İşletmecilik bir sanattır. Pilotluk da bir sanattır. Araba yıkamak bir sanattır. Tezgâhtarlık bir sanattır. Mankenlik bir sanattır. Aşçılık bir sanattır. Şoförlük bir sanattır. Elbette her mesleğin önemi, değeri ve zorlukları var. Fakat yukarda belirttiğim benzetmelerden dolayı bir soru geliyor akıllara. Güzelim ülkede sanat dalı olmayan meslek kaldı mı? Sanmam. Her meslek sanat, gerçek sanat dalları ise gereksiz, değersiz, boş iş… Aslında ifade etmeye çalıştığım bu durum bir paradoks yaratıyor. Şöyle ki: Yapılan işi ya da uğraşı değerli kılmak için yanına yapıştırılan etiket sanat ise, o zaman sanat gerçekten çok değerli bir şey demektir. Küçük bir ek daha: Zanaat ile sanat da birbirine karıştırılıyor.
“Haydi, o zaman sanatsal faaliyetlerde bulunalım.” O kadar çok mış, miş, muş gibi yapmaya alış-mışız ki artık iflah olmayız. Duyarlıymış, dinliyormuş, anlıyormuş, biliyormuş, farkındaymış, öğrenmiş, yanındaymış, destekliyormuş, görüyormuş, adammış gibi yapmaktan başka şeyler yapmaya vaktimiz kalmıyor-muş.

Kendi geleneğimizden gelen ve gerçekten hak ettiği halde tam manasıyla geleneksel tiyatro sanatımız olamayan, daha önce de yazdığım gibi açık biçim tiyatronun zengin örneklerinden sayılan Ortaoyunu’ muzun, bilinmediği için saçma sapan, gereksiz anlamlarda ve de hoyratça kullanılması ise cabası. Siyasetçisi, gazetecisi, spor yorumcusu, avukatı, hâkimi, akademisyeni çıkar der ki: “Efendiler burada bir Ortaoyunu dönüyor ya da oynanıyor.” Güya, akılları sıra ortada olan bir şeyin herkes tarafından gördüğü halde, kamufle edilmesini ya da göz göre göre geçiştirilmesini ima ediyorlar. Elbette bu tarz mecazlar yapılabilir. Fakat mecaz gerçek anlamının dışına çıkılarak kullanıldığında var olabilir. O yüzden ilk olarak mecaza konu olan şeyin ya da kavramın gerçek anlamının net bir şekilde bilinip, kavranmış olması gerekiyor. Aslında sorun burada başlıyor. Durun daha bitmedi. Dahası da var. Bir gün biri de çıktı ve televizyon ekranında karşısındakilere aşağı yukarı şunları söyledi: İşte aynı Ortaoyunu’nda olduğu gibi, basitçe İbiş ile Memiş’in aptal tiplerine dönmüşsünüz. Hadi buyur buradan yak… El âlem (İtalya, Fransa, İngiltere, Japonya vb…) geleneksel halk sanatlarına sahip çıkar, bizimkiler birbirini aşağılama yöntemi olarak kullanır. Üstelik hiç bilmedikleri halk sanatlarını… Gel de çileden çıkma. Gel de çıldırma. Olaya bir de tersinden bakalım. Yabancı bir yazarın, ortalama yüz yıl önce yazdığı bir tiyatro oyununu sahneliyorsunuz diyelim. Oyunda mimarlarla ilgili ya da avukatlarla ilgili bir tespit ya da söz var. Siz de rolünüz gereği onu söyler yani oynarsınız. Oyun gereği katil diye bir mimarı, doktoru ya da avukatı suçlarsınız ve oyun bu eylem çizgisi üzerinden yürür. Oyunun bütünü bir mesajdır ya da sonunda alt metne uygun bir ders çıkacaktır. Mühendisler odası, tabipler odası ya da baro ayağa kalkar. Vay efendim, bize onu dediniz, bize şunu dediniz. Yazarı yabancı ve ortalama yüz yıl önce ölmüş, nasıl olacak bu iş? Ölmese ya da öyle olmasa ne fark eder? İşte bizim Ortaoyunu ’muzda iki kıtadan olduğu gibi birçok etnik köken ve gruptan tipler vardı ve vardır. Bu çeşit bir zenginliğin yanı sıra hoşgörü ve anlayışla karşılanması en güzel yanıydı. Nükteler, cinaslar, grotesk yaklaşımlar, eleştiriler, entrikalar, zor ve komik duruma düşme ve düşürmeler olduğu gibi, seyircinin laf atması, oyuna etki etmesi, katılması da vardı. Seyirci sahnedekilere laf attığı zaman söylediğinin Kavuklu tipine dişi replik olacağını, kendisine hazır cevaplılıkla cevap verileceğini, yeri geldiğinde laf çarpılacağını bilirdi. Buna rağmen her şeyin bir oyun olduğunu da bilir, tarzı, yapısı ve özellikleri gereği verilecek cevabı, söylenecek sözü, yapılacak nükteyi kaldırabilirdi. Hatta bunun için özellikle laf atarlardı.

Gelelim: “Benim hayatım Tiyatro be!” sözüne. Bir şahısın hayatının tiyatro olması düşüncesi yaşamının bir tiyatro oyunu olduğu ve başrolünde de kendisinin oynadığı sanısı ve kanısından gelir. Başka başrol ve tipler de olacaktır elbette. Hatta bu oyunda bir zamanlar başrollerini paylaştığı kişilerin artık figüran olması gibi ilginçliklere de rastlanabilir. Bununla birlikte başka bir genel kanı da şudur: “Günlük yaşantıda tiyatro oyunu oynuyor ve her gün bir sürü maskeler takarak, çeşitli rollere giriyoruz” düşüncesi. Buradan çıkacak sonuç ise “her insan oyuncudur” olabilir. Eh… Bir bakıma kabul edilebilir bir tespit. Püf noktası ise kimin gerçek sanatçı olduğu kimin olmadığıdır? Burada sanat ve sanatçı diyalektik olarak yargılanmakta ve her ikisi de işlevinin tam tersi bir noktaya sürüklenerek infaz edilmektedir. Çünkü hayatın bir tiyatro olması sebebiyle her gün takılan maskelerle insanların birbirlerine karşı oynadıkları rollerde başarılı olanın iyi ve başarılı sayılması gerekmektedir. O vakit de tuttuğunu öpenler sanatçı sayılacaktır. Başarıyla aldatan, kandıran, dolandıran, çıkarı için sinsi planlar kurup uygulayan, iftira atan, yalan söyleyen kişiler rollerini güzelce oynamış olacaklardır. O zaman yukarda belirtilen teze göre bu kişiler iyi sanatçı sayılacaktır. Buyurun size tiyatro sanatı, tiyatro sanatının işlevi ve sanatçısı ile gerçek hayatın tiyatro olması tezi arasındaki başka bir paradoks. El-sonuç: Bir ülkede sanatın ve sanatçının işleviyle yerini, hatta seviyesini bu ve benzeri halk yansımalarından, siyasetten, kültürden, inanışlardan, bilimsel olarak da sosyoloji, psikoloji, istatistik, tarih ve sanat tarihindeki yerinden ölçebilir, yorumlayabilir ya da anlamlandırabilirsiniz. Evet… Evet… Yapabilirsiniz. Biz öyle bir toplum olduk ki her şeye kadiriz. O yüzdendir ki gücü yeten her şeyi yapma hakkına sahiptir. Ayrıca bizde sahiplenme duygusu da boldur. Tepe tepe kullanabiliriz.
Hal böyle iken bir tiyatro sanatçısına “Eee… Daha daha nasılsın bakalım?” diye soracak olursanız alacağınız cevap aşağı yukarı alt satırlardaki gibi olacaktır:
– Ne olsun işte. Yüce Sezar tiyatrodan ayrıldı, Mısır’a Cleopatra’nın yanına gitti. Othello’yu askere aldılar. Nina ile Trigorin birlikte kaçtılar. Hamlet’i Manisa’ya götürdüler. Ekonomik kriz nedeniyle, önümüzdeki sezon kemerleri sıkabilmek için tiyatronun muhasebe müdürlüğüne Harpagon’u getirdik. Atinalı Timon’u da sponsor olması için ikna etmeye çalışıyoruz. Sizlere ömür, Romeo ve Jüliet’i kaybettik. Kral Oedipus gözlerini lazerle çizdirdi. Kreon da onun rolünü aldı. Leydi Macbeth rahatsızlandı, biraz sorunları var… Doktor Çehov kendisiyle ilgileniyor. Biraz önce Venedik Taciri Antonio ile karşılaştım. Karadeniz’de gemileri batmış gibi üzgün görünüyordu. Shylock’tan borç para istemeye gidiyormuş. Meğer gerçekten gemileri batmış. Satacak malı kalmamış. Hatta: Satıcı bile ölmüş…
