Sahneden Direnişi, Umudu ve Aydınlığı Fısıldayan Oyun: “Aşk İçinde Mahpushane”

İsmail Cem Özkan
7,8K Okunma

Yağmur çiseliyor… İstanbul her zamanki gibi yağmurla birlikte yavaşlamış, hatta yer yer felç olmuş. Buna rağmen Lefkoşa Belediye Tiyatrosu‘nun “Aşk İçinde Mahpushane” oyununun sahneleneceği salon dolu. Kadıköy’deki eski gazhane, tiyatro salonuna dönüştürülmüş. Salona girmeden önce, bilet kontrol alanında garip bir koku hâkim. Aynı havayı onlarca insan endişeyle soluyor birlikte. Belki de daha oyuna girmeden, farkında olmadan ortak bir kader duygusunun içinden geçiyoruz.

Sahne bir cezaevini andırıyor. Dört tarafı demir parmaklıklarla çevrili bir alan, arkada bir saz, sahnenin iki yanında Nazım Hikmet’in portresi ve şiirler… Seyirciye yakın yerde, yine parmaklıkların arasında şiirler ve aşk mektupları duruyor. Daha oyun başlamadan dekor bizi yakın tarihimize götürüyor. Özlem Deniz Yetkili’nin tasarladığı oyun dekoru ve kostümler, Salih Kanatlı’nın ışığıyla birleşince dönemin kurgusal bir inşası gibi durmuyor; seyirciyi zaman tünelinden geçip 1940’ların Türkiye’sinde bir cezaevine ışınlanmış gibi hissettiriyor. Fatih Çiçekli’nin özgün müzikleri bu atmosferi beslerken adeta Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’ın koğuşunda bir köşeye ilişiyoruz.

Sahnede bir tarafta 19 yaşındaki Nazım, diğer tarafta kırk yaşlarını yaşayan iki Nâzım var. İki ayrı beden, ama aynı ruhun iki ayrı zamanı. Gençliğin coşkusu ve dünyayı değiştirme arzusunun heyecanı ile hayatın ödettiği bedelleri olgunlukla karşılayan kırklı yaşarındaki Nâzım aynı sahnede buluşuyor. Dün neye inanmışsa bugün de o inancın arkasında: Nâzım 19’unda ne ise kırkında da odur!

Zaman ilerlemiş, bedeller ödenmiş ama idealleri değişmemiştir. Üstelik cezaevinde olmak onun üretmesine engel değildir. Üretmek, içeride önyargıları yıkarak yeni dostluklar kurmanın da anahtarıdır. O ürettikçe çevresindeki insanların hikâyelerinden beslenir, düş dünyası büyür.

Sahnedeki dört parmaklığın arkasında ise dört kadın var… Nâzım’ın hayatına giren kadınlar. Zaman zaman rolleri iç içe geçiyor ve birleşiyorlar; birinin bitirmeden diğeri devralıyor repliği. Nâzım’ın hayatındaki kadınları yalnızca birer karakter olarak değil, onun duygularına açılan kapılar olarak görüyoruz. Dışarısı da bir cezaevidir onlar için; insanın yaşamını ve özgürlüğünü kısıtlayan başka duvarlar…

Sonra cezaevinin diğer insanlarıyla, yani Memleketimden İnsan Manzaraları ile karşılaşıyoruz. Her biri geldiği yörenin kültürünü, şivesini ve hikâyesini taşıyor sahneye. İnsanların cezaevine düşmesine neden olan koşullar üzerinden baskıcı sistem ve işleyişi sorgulamaya açılıyor. Cezaevi ayrı bir dünyadır; orada gerçekler ve insanlar çıplaktır.

Nâzım’ın yakınlarından gelen “yolundan dönmesi, düzenle uzlaşması” çağrıları ve onu içeride tutan dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın tutumu, siyasal baskının izlerini sahneye taşıyor. Komünist olduğu için hedef alınması, her türden baskı, geçmişte birlikte yürüdüğü yoldaşlarının saf değiştirmeleri, ihanetler, komplolar, entrikalar… Bu siyasal atmosfer bugün de farklı öznelerle devam ediyor. Evrensel hukukun yerini alan kişiye özel cezalandırmaların, keyfiyetin, kuralsızlığın aldığı günümüz dünyası ile geçmiş arasında bir köprü kuruluyor.

Özneler değişebilir, yöntemler değişebilir, tarih değişebilir. Fakat insanın cesareti, baskı karşısındaki direnişi, adalet arayışı, idealleri uğruna bedel ödemek zorunda kalması değişmiyor.

Oyun bu gerçekliği seyircinin karşısına bir ders gibi koymuyor. Aytunç Şabanlı, İzel Seylani, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Beşe, Umut Ersoy, Kurtuluş Altaylı ve Altekin Erginel’den oluşan kadro, bu hakikati bize adeta yaşatırken  her biri karakterlerini muazzam bir başarıyla canlandırarak sahnede oyunculuk resitali sunuyorlar. Az oyuncuyla çoklu karakter yaratılması oyunun ritmini sonuna kadar canlı tutuyor. Her oyuncu birden fazla insanın hikâyesini bedeninde taşıyor. Zaman kırılıyor, hikâyeler iç içe geçiyor ama oyun hiç dağılmıyor.

Seyirci koltuğunda bazen 19 yaşındaki Nazım’ın coşkusuna, umuduna kapılıyor, bazen kırk yaşındaki Nâzım’ın olgunluğunu kuşanıyor, bazen cezaevindeki insanın acılarına, çaresizliğine ortak oluyoruz. Ve zaman bir noktadan sonra önemini kaybediyor.

“Bizi esir ettiler, bizi hapse attılar: beni duvarların içinde, seni duvarların dışında…”

Bu dizeler sahnede geçmişte söylenmiş bir söz olmaktan çıkıyor. Duvarların yalnızca dışarıda olmadığını, insanın hapishaneyi kendi içinde de taşıyabileceği düşüncesi seyircisine içine işliyor.

Öte yandan, oyun boyunca Nâzım Hikmet’in toplumcu gerçekçi sanat anlayışının izlerini sürmek mümkün. Yaşar Ersoy’un rejisi O’nun sahnede hayatının bir kesitine ve duygularına değil, düşünce dünyasına, politik duruşuna, yaratıcı aklına da ayna tutuyor. Tıpkı Nâzım’ın sanatında olduğu gibi, oyunda insanlar zaaflarıyla, erdemleriyle, yani gerçeklikleriyle sahnede. Yukarıdan bakan bir anlatım yok. Oyun bizi bir şeylere ikna etmeye çalışmıyor; bize bakmamız gereken yeri gösteriyor ve gerisini yine bize bırakıyor.

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, 45. yılında tam da kendi tiyatro anlayışına uygun bir oyunla; “Aşk İçinde Mahpushane” ile bir bakıma geleceğini kucaklıyor. Yaşar Ersoy’un kurucusu olduğu tiyatroyu kolektif bir anlayışla sahnede seyirciyle bütünleşen yetenekli oyunculara, yetkin ve emin ellere teslim etmiş olmasının verdiği özgüven, bu cesur estetik anlayışın daha da ileriye taşınacağı duygusunu seyirciye geçiriyor.

Yıllar geçerken gelişmek, değişmek, yenilenmek ama özünü kaybetmemek… Ve sahneden söylenen sözle hayata dair umudu beslemek, gelecek güzel günlerin hayalinin bugünün cesurca sorgulanmasından geçtiği bilinciyle güçlü bir estetik hat kurmak ve  seyircide gerçek bir karşılık bulabilmek…

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu işte en çok bunu başarıyor. Tıpkı Nâzım’ın dizeleri gibi…

Yaşar Ersoy’un temellerini attığı tiyatro, 45 yıldır toplumuyla bütünleşerek, insanının dertleriyle hemhâl olarak büyüyor, hâlâ kurulduğu günkü gibi coşkulu ve kırklı yaşlarındaki gibi olgun bir çınara dönüşüyor. Nihayet, Lefkoşa Belediye Tiyatrosu 45. yılında sahnelediği “Aşk İçinde Mahpushane” oyunuyla, karanlığın ortasında aydınlığı, umutsuzluğun ortasında umudu yeşertirken; her koşulda direnmenin insan onurunu var eden en soylu eylemlerden biri olduğunu usulca aklımıza ve yüreğimize fısıldıyor…

İSMAİL CEM ÖZKAN

 

Aşk İçinde Mahpushane (Lefkoşa Belediye Tiyatrosu)

Yaşayan ve Yazan: Nazım Hikmet

Oyunlaştıran ve Yöneten: Yaşar Ersoy

Dekor, Kostüm Tasarımı: Özlem Yetkili

Işık Tasarımı: Salih Kanatlı

Özgün Müzik: Fatih Çiçekli

Afiş Broşür Tasarımı: Umut Ersoy

Fotoğraf: Yıltan Taşçı

Asistan: Ali Moda

Işık Uygulama: Fırat Çelik

Ses-Efekt Uygulama: Mehmet Eseri

Sahne Amiri: Mehmet Demir

Oyuncular: Aytunç Şabanlı, İzel Seylani, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Günalp, Umut Ersoy, Kurtuluş Altaylı, Altekin Erginel

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku