Bir isimden fazlası
Bir kadın, âşık olduğu insanın peşinden başka bir ülkeye gider. Yeni bir dilin, ailenin ve hayatın içine yerleşmeye çalışırken kendisinden beklenenlerle kendi olmak istediği kişi arasındaki mesafe giderek açılır. Adı Lena’dır; yaşadığı dönüşüm onu Leyla’ya yaklaştırır. Ama bu iki isim arasındaki hikâye, yalnızca bir göç ya da evlilik hikâyesi değildir. Bir insanın kendi sesini ne kadar koruyabildiğiyle ilgilidir.
Zehra İpşiroğlu’nun kaleme aldığı “Lena, Leyla ve Diğerleri”, Nar Sahne’nin yorumuyla seyircinin karşısına çıkıyor. Oyuncu ve Nar Sahne’nin kurucusu Nilüfer Akcan Tekin ile yönetmen Semih Çelenk’le konuşurken sohbetimiz oyunun sınırlarını aşıyor: kadınlık ve erkeklik rolleri, göçmenlik, bir başka kültürü anlamak, sahnede birlikte yaratmak ve bağımsız tiyatro yapmanın bedeli aynı hikâyenin parçalarına dönüşüyor.
İzmir’de başlayan yol Nar Sahne’ye uzanıyor
İstanbul’da doğan Nilüfer Akcan Tekin, on beş yaşından itibaren İzmir’de büyümüş. Tiyatroyla ilk karşılaşması ise daha erken, ortaokul yıllarında. O günlerde sahneye çıkmak, kendi ifadesiyle bir ergenin “sesini duyurması”, görülmesi ve onaylanması anlamına geliyormuş. Tiyatroya duyduğu bağlılık lise yıllarında ve çocuk tiyatrosundaki çalışmalarıyla güçlenmiş. Müjdat Gezen’in çocuk tiyatrosunda çalışmış, ardından Süleyman Demirel Üniversitesi’nde oyunculuk eğitimi almış. Okullarda tiyatro dersleri verirken yaratıcı dramaya yönelmiş; son yıllarda mitolojiyle yaratıcı dramayı bir araya getiren atölyeler yürütüyor.
Nar Sahne’nin öyküsü ise İskenderun’da başlıyor. Eşinin işi nedeniyle taşındığı kentte, küçük çocuğuyla yeni bir hayata alışmaya çalışırken yüz kişilik bir tiyatro sahnesi kuruyor. Çevresini henüz tanımadığı bu dönemde tiyatronun odağı giderek kadınlar ve çocuklar oluyor. Nilüfer Akcan Tekin, Nar Sahne’yi kesin sınırlarla tanımlamak istemese de bugüne kadarki üretimlerinin ağırlık merkezinin bu iki alan olduğunu söylüyor.
İzmir’e dönüşünün ardından Nar Sahne’nin yolu UrlaDam’la kesişiyor. Kendi yazıp yönettiği ve oynadığı tek kişilik bir yapımla aldığı kadın oyuncu ödülünün kendisine İzmir’de yeniden üretmek için güven verdiğini anlatıyor. Ardından yıllardır aklında tuttuğu “Lena, Leyla ve Diğerleri” metnini Semih Çelenk’e götürüyor. Uzun bir prova sürecinden sonra oyun sahneye çıkıyor.
Lena’nın içindeki kadınlar
Nilüfer Akcan Tekin’in metinle kurduğu bağ, karakterin yaşadıklarını uzaktan gözlemlemekten ibaret değil. Evlilik, annelik ve bağımsız bir kadın olarak var olma çabası arasında kendi içinde de çatışmalar hissettiğini söylüyor. Lena’nın yaşadıkları, bu kişisel deneyimlerle buluştuğu için sahnede karşılık bulmuş.
Ancak konuşmamız yalnızca kadınların üzerine yüklenen rollerle sınırlı kalmıyor. Bir kadını ev içi sorumluluklarla tanımlayan düzenin erkeğe de geçindirme ve güçlü olma zorunluluğu yüklediğini hatırlatıyor. Ona göre özgürleşme, kadın ve erkeği hazır kalıplara yerleştirmekten vazgeçebilmekle mümkün.
Oyunun feminist yönü de tam burada beliriyor. Ekip, metindeki düşünceleri seyirciye doğrudan sloganlarla iletmek yerine Lena’nın yaşadığı çelişkilerin sahnede görünür olmasını istemiş. Böylece toplumsal baskı, bir fikir cümlesinden çok, bir insanın bedeninde ve sesinde hissedilen bir deneyime dönüşüyor.
Bir şiveyi taklit etmeden bir hayatı duyurmak
Oyunculuk çalışmasının en hassas noktalarından biri Lena’nın konuşma biçimi olmuş. Uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan Ukraynalı bir kadının Türkçesi nasıl duyulmalı? Nilüfer Akcan Tekin ve Semih Çelenk, karakterin kusursuz İstanbul Türkçesiyle konuşmasının geçmişinden kalan izleri silikleştireceğini düşünmüş. Öte yandan şivenin kolayca bir taklide ya da karikatüre dönüşme tehlikesi de var.
Nilüfer Akcan Tekin, bunun için Türkiye’de yaşayan Ukraynalı kadınlarla arkadaşlık kurmuş; birlikte vakit geçirmiş, gündelik konuşmalarını dinlemiş, izinleriyle seslerini kaydetmiş. Irina ve Julia’yla yaptığı çalışmalar, yalnızca kelimelerin telaffuzunu değil, konuşmanın melodisini anlamasına yardımcı olmuş. Çelenk’in özellikle vurguladığı sınır, seyircinin bir “Ukraynalı taklidi” değil, kendi hayatını anlatan bir kadını duyması. Bu arayış metne de yansımış. Bazı kelimelerde ana dilin sesini duyurmak, öfke anlarında başka bir dilin izini bırakmak, Lena’nın geçmişini gösteren küçük ama belirleyici tercihlere dönüşmüş. Bir insanın yıllarca başka bir ülkede yaşaması, çocukluğunun dilini ve sesini bütünüyle ortadan kaldırmıyor.
Metin sahnede yeniden nefes alırken
Zehra İpşiroğlu’nun metnini sahneye taşımak, ekip için yalnızca replikleri ezberlemek anlamına gelmemiş. Semih Çelenk, oyunun çıkış noktasında bir insanın kendi dünyasından koparılarak başka bir hayatın içine yerleştirilmesini görüyor. Bu deneyimi bir “feryat” olarak tarif ediyor: Aşk adına başlayan bir yolculuğun, insanın varlığını daraltan bir ortama dönüşmesi.
Metnin anlatı biçimi üzerinde de çalışmışlar. Semih Çelenk, karakterin yaşadıklarını seyirciye yalnızca geçmişte olup bitmiş olaylar olarak aktarmak yerine, anıların sahnede yeniden canlandığı bir yapı kurmaya yönelmiş. Görünmeyen terapist fikri bu arayışın parçalarından biri. Böylece Lena’nın konuşması, yalnızca bilgi veren bir anlatı değil, o anda gerçekleşen bir yüzleşme hâline geliyor.
Sahne tasarımında da benzer bir yaklaşım var. Tasarımı yapan Ebru Çulpan’ın ortaya çıkardığı yalın dekor, karanlık sahnede beyaz unsurlarla kurulan karşıtlık ve tamamlanmamış bir sediri andıran nesne, karakterin bölünmüş ve henüz tamamlanmamış hayatını düşündürüyor. Kayınvalidesinin karşısında giderek küçülen kadının anahtar deliğinden geçip yeniden büyümesi gibi imgesel anlar, gerçekçi bir anlatının içinde başka bir sahne dili açıyor.
Yönetmenin verdiği alan
Nilüfer Akcan Tekin, Semih Çelenk’le çalışmanın kendisi için alışılmışın dışında olduğunu söylüyor. Daha önce yönetmenin ne istediğini ayrıntılarıyla belirlediği çalışma biçimlerine alışkınken, burada kendi önerilerini getirmesi için geniş bir alan bulmuş. İlk başta bu serbestliğe şaşırmış; sonra sahnede ne yapmak istediğini kendisine sormaya başlamış.
Çelenk’in yaklaşımında yönetmen, oyuncunun yerine bütün kararları veren kişi değil. Oyuncunun, tasarımcının ve metnin getirdiklerini izleyip birbirleriyle ilişkilendiren, gerektiğinde yön veren ama üretimin bütününü tek başına sahiplenmeyen biri. Sohbet sırasında kendi akademik danışmanlık deneyimlerinden de söz ediyor: Öğrencinin yerine metni kurmanın değil, onun kurduğu yapıya eleştirel bir gözle bakmanın öğretici olduğuna inanıyor.
Tekin’in anlattığı prova süreci bu anlayışın sahnedeki karşılığı. Bir öneri geliyor, başka biri onu dönüştürüyor; dekor, oyunculuk ve reji karşılıklı olarak değişiyor. Çelenk de farklı yönetmenlik biçimlerinin başarılı olabileceğini kabul ediyor; kendi tercihini, birlikte üretmenin açtığı olanaklar üzerinden anlatıyor.
Bir Ukrayna türküsünün Türkçe sesi
Oyunun en güçlü izlerinden biri müzikte ortaya çıkıyor. Ukraynalı bir kadının kendi coğrafyasından taşıdığı bir ezginin oyunda yer alması, ekibin üzerinde özellikle durduğu meselelerden. Provalar sırasında Çelenk, seçilen Ukrayna türküsüne Türkçe sözler yazma fikrini ortaya atmış. Sözler prova sırasında denenmiş, Nilüfer Akcan Tekin söylemiş, uymayan yerler yeniden yazılmış. Böylece şarkı masa başında bitirilmiş bir ürün olmaktan çok ortak çalışmanın içinden doğmuş.
Tekin, Ukraynalı seyircilerin kendi bildikleri ezgiyi Türkçe duyduklarında duygulandıklarını anlatıyor çünkü tanıdıkları müzik, artık Türkiye’de yaşadıkları deneyimi de taşıyabiliyor. Oyunun sonunda karakterin şarkıya yeniden ulaşması, geçmişe hiç değişmeden dönmek anlamına gelmiyor. Lena, yeni dili ve yaşadıklarıyla birlikte kendi sesini yeniden kurmaya çalışıyor.
Semih Çelenk ve Nilüfer Akcan Tekin için asıl kalıcı olan da bu üretim yolculuğu. Bir temsil bittiğinde geriye yalnızca sonuç değil, provada yapılan keşifler, birlikte değişen fikirler ve seyirciyle kurulan yeni ilişki kalıyor.
Birini değiştirmeden önce tanımak
Semih Çelenk’in oyunda gördüğü temel mesele, başka bir kültürden gelen insanın kendi kimliğiyle kabul edilmemesi. Lena’yı çevreleyen insanlar onu anlamak yerine dönüştürmeye çalışıyor: Dili, dini, kıyafeti ve gündelik alışkanlıkları birer müdahale alanına dönüşüyor. Bu tutum, çoğu zaman kendisini iyi niyetin arkasına saklayabiliyor. Semih Çelenk, yabancı bir gelinin kendi dilini konuşmasına, şarkısını söylemesine, kültürünü yaşatmasına neden alan açılmadığını sorguluyor. Bu soruyu yalnızca Ukraynalı bir kadınla sınırlamıyor; başka kültürlerden gelen insanların, farklı inançların ve dillerin bir arada yaşadığı toplumlara uzatıyor. Karşımızdaki insanı tanımadan ona ilişkin hazır yargılar üretmenin, birlikte yaşama ihtimalini daralttığını düşünüyor.
Oyundaki başörtüsü meselesi de bu bakışın parçası. Lena’nın başına zorla takılan bir örtü, başka bir ortamda yine onun karşısına bir önyargı olarak çıkabiliyor. Aynı kadın, farklı çevrelerde farklı kalıplara sıkıştırılıyor. Sorun, kıyafetin kendisinden çok, kişinin kendi tercihini yapma hakkının görünmezleşmesi.
Bağımsız tiyatro: Bir tercih, bir direnç
Sohbetin sonunda Nar Sahne’nin bugününe dönüyoruz. Nilüfer Akcan Tekin için bağımsız tiyatro, yalnızca kurumsal bir yapının dışında çalışmak değil, sanatçı olarak kendi ölçülerini koruyabilmek demek. Bunun maddi ve manevi zorluklarını saklamıyor: Yapımcılıktan organizasyona, sahnelemenin pek çok yükünü de üstlenmek gerekiyor.
Yine de daha sık oyun çıkarmak yerine inandığı işleri üretmeyi seçiyor. Dekorun, kostümün, müziğin, metnin ve oyunculuğun birbirini tamamladığı bir tiyatro arzusundan söz ediyor. Popüler bir ismin seyirci çekmesini tek başına eleştirmiyor; nitelikli büyük yapımların kendisine ilham verdiğini de söylüyor. İtirazı, içeriğin yalnızca tanınmış isimlerin gölgesinde kalmasına. Bazen yarı dolu bir salonda, bazen yirmi kişiye oynamaktan utanmadığını özellikle vurguluyor. “Çünkü ben tüccar değilim” sözleri, bağımsız tiyatroya bakışının özeti gibi. Onun için mesele yalnızca bilet satmak değil, harcanan emeğe ve sahnede söylenen söze sahip çıkmak.
“Lena, Leyla ve Diğerleri”nin bıraktığı soru da belki burada düğümleniyor: Bir insanı kendi sesinden uzaklaştıran koşullar karşısında sanat ne yapabilir? Nilüfer Akcan Tekin ve Semih Çelenk’in cevabı, tek bir slogan vermekten çok, o sesi sahnede yeniden duyulur kılmak. Lena’nın hikâyesi bitse bile, kendisini yeniden tanıma yolculuğu seyircinin zihninde sürüyor.








