Sustuk… Susunca, yüzüne bakamadığımız gerçekleri, sertleşen hikâyeleri arafta sakladık sandık. Ama günü geldi bu büyücü kadınlar “Hortlak Kızın Hikâyesi”yle yıllanmış hakikatin üzerindeki örtüleri birer birer kaldırdılar. Anadolu’nun kadın hafızasından beslenen bu kadim söylenceye yeni sözler eklediler, kadınların sesini bugüne taşıdılar. Hem de on yedi yaşındaki körpe bir kızın yarım kalmış nefesiyle.
Tarih, farklı coğrafyalarda aynı kadınları başka isimlerle çağırmayı seviyor. Bir yerde “deli” olan başka bir yerde “alkarası” oluyor, bir yerde “cinli” denilene başka yerde “cadı”lık yakıştırılıyor. Ayrışma da tahakküm de önce dilde başlıyor. Sonra yaftalayarak hem kendilerinden uzak tutuyorlar hem de onları yalnızlaştırarak güçlerini kırıyor, gerçeklerini görünmez kılıyorlar. Dışladıkları kadınlardan, onların bildiklerinden ödleri kopuyor. Kadınlarsa, korkmadıklarından ölüyorlar. Tiyatronun o baş belalarını aklımıza getirelim. Erkek düzeninin sınırlarına sığmayan, doğayı ve şifayı bilen Medea; sürgün edilen, vatansız bırakılan Hester; ateşe yürüyen Jeanne d’Arc… Dönün, bizimkilere bakalım… Tarih boyunca, aynı doğum lekesi gibi taşınan ortak yazgının farklı yüzleri onlar. Şimdi bu kadınlar galerisine bir de Cazu ekleniyor. Biraz daha korkun; eril tarih zamanla silikleşirken efsaneler güçleniyor çünkü.
Derem Çıray’ın kaleme aldığı, Işık Kaya’nın yönettiği ve Iraz Akçam’ın tek kişilik performansıyla hayat bulan yapım, türlere, tanımlara hapsolamaz, onların içinde rahat edemez gibi. Kara mizah gotikle, fiziksel tiyatro absürtle, çağdaş yaklaşım fantastikle, feminist ve ekolojik bakış şiirsel anlatıyla buluşuyor. Onların arayan, deneyen, öneren, kalıpları genişleten, hatta risk alan üretim geçmişleri, bakalım bu sefer neler yapmışlar merakımızı diri tutuyor. Ne ilginç… Kendi topraklarının hikâyesini anlatmak için birbirlerini İngiltere’de bulmaları gerekiyor. Bu belki de onlar için berraklaşmanın anahtarı. Belki de bazı hikâyeler, toprağından uzaklaştıkça daha net duyuluyor.
Dua Edin “Hortklak Kız” Sizi de Ziyaret Etsin
İnsan önce yaptığı işle kendi estetiğini kuruyor, sonra onun adını koyuyor. “Aesthetics of Hope and Other Nonsense Collective” dediklerine göre farklı disiplinlerin birbirine yaslandığı ve içinde özgür dolaşabilecekleri eğlenceli bir oluşum onlarınki. Bir de ellerini taşın altına koyarak (hep taş atacak değiller ya) yapımcılığı sırtlanıyorlar. Elbette uygulayıcı yapımcı Öykü Kalkan‘ın da desteğini alarak. Türkiye ile İngiltere arasındaki yaratıcı ortaklığın ürünü olan oyun, 25 Haziran İstanbul prömiyerinden önce, 19 Haziran ön gösterimiyle Londra’da seyircisiyle kucaklaştı bile.
“Biraz Daha Saklan Bu Dünyada”
Sahneye adım attığımızda ortamdaki müzik, birazdan neyi izleyeceğimizin ipuçlarını veriyor. Can Aydınoğlu’nun ses evreninde “Bir Düşün”den “Kendi Düşen Ağlamaz”a ve tekrar “Bir Düşün”e bağlanan şarkı sözleri, büyüyemeden ölen Cazu’nun dünyasına hazırlıyor bizi. Finaldeki şarkının da “Hayalet” olduğunu söyleyeyim ki o dolaşık dramaturjinin nereye varacağını şimdiden bilin. Dere kenarına geldiğinizde, Alkarası’nın hazin öyküsünü dinlerken kuş seslerini kaçırmayın ama olur mu?
Oyun başladı. Biraz önce boylu boyunca yatan Cazu, sinematografik bir açılışla sislerin, uğultuların arasından canlanıyor. Mustafa Karakoyun’un ışık tasarımı, bizi gerçekle gerçeküstünün arasındaki çizgide gezdiriyor. Oyun boyunca da gezdirecek. Bize ışık/gölge oyunları oynayacak. Böylece gölgeyi arkaya düşüren sorgulama/yüzleşme sahneleriyle; hayattaki anların peşine düşülen “insancıl” ve “dünyevi” sahneler ayrışacak. Bu dünya, öbür dünyadan ayrılacak. Yeri gelecek kırmızıların, sarıların yumuşattığı sıcak tonlar bizi yaşama bağlayacak; yeri gelecek Iraz kıza birlikte oynayabilmesi için gölge yaratacak. O da fırsatı kaçırmayacak ve gölgesiyle kavga edecek.
Hortlaklar Vardır Abi!
Cazu doğrulurken kostümünü incelemem için fırsat doğuyor. Melis İçtener’in tasarımı gotik atmosferi desteklerken Cazu’nun kimliğini yansıtıyor. O imza renk, söyleyeceğini böyle söylüyor. Dekor namına eğimli bir platform var. Gülfem Özdoğan’ın yalın ama çok işlevli tasarımıyla mezarlığı da evleri de otoparkı da fazlasını da görüyoruz. Mezarından kovulan kızımız, zombi edasıyla dirilirken ruh Cazu’ya, beden ona hayat veren Iraz’a geçiyor. Ve ikisi bir olup sözü bedene nakşetmeye başlıyor. Sesle, nefesle, diyaframla, vokalle… Artık her hareket, her kas, her hücre metnin cümlelerini söylüyor. Bedenin kullanılmayan yeri yok. Bunu ilk sahnedeki göz beyazlarından – son sahnedeki ayak parmaklarının birbirine kavuşmasına kadarki tüm eylemlere bakarak söylüyorum. Hayli performatif ifadede, özgül ağırlığını taşımak da yine kendisine düşüyor. Beden, yalnızca oyunculuğun aracı değil; metnin ikinci yazarı gibi çalışıyor. Hareket tasarımın da oyuncuya ait olması bu estetik ve bütüncül dili açıklıyor.
Öldü… Göründü… Özgürleşti…
Derem Çıray da kendi köküne varıyor ve hikâyeyi İzmir’de kuruyor. Can alıcı/yakıcı konuları boca etmeyen ama mesel olarak hep gündemimizde olan halleriyle yazıyor. Hayret, değersizlik, utanç, suçluluk, başkaldırı, hiddet, arkadaşlık ve toplumsal cinsiyet eşitliği aynı metnin içinde birbiriyle konuşuyor. Biz de Cazu kadar şaşkınız. Ölüm sebebini birlikte öğrenmeye çalışıyoruz. Susmanın tehlikesini, keşkelerin çaresizliğini görüyoruz. Gizem çözüldükçe vicdan büyüyor. Yazar da kara mizahı tam gerektiği yerde devreye sokuyor. Güldürdüğü an, canımızı acıttığı ana dönüşüyor. Söylediklerini bağırmıyor; içimize bırakıyor. Rejide de aynı şey oluyor. Işık Kaya, insanın damarına basa basa gidebilecek bir metni, hassas terazide yürütüyor. Ağlatmak istemiyor, karından da güldürmüyor. Kolayca melodrama dönüşebilecek sert metni, başka bir tona taşıyor. Nüanslarla oyunu lezzetlendiriyor. Karakterin arafta kalışını yorumlama biçimiyle metne de güç katıyor. Ruhu huzur bulamayan Cazu’nun ayaklarını bile yere sağlam bastırmıyor. İki dünyaya da ait olamayan bu minik kadını ayakucunda yürütüyor.

İroniye bakın ki Cazu Ölmez ölüyor. Ve nihayet görünüyor! Artık özgür bir ölü o… Çağlar boyunca oynandı bu oyun, bundan sonra da oynanacak. “Hortlak Kızın Hikâyesi” durup durup dirilecek. Eskiler yeni gelene el verecek. Anneden kızına geçen o gizil mirasa bakın. Yıllar önce Nalan’ın o ıpılık sesinden dinlediğim türkü beni nasıl etkilediyse şimdi de kızı Iraz’ın efsunlu oyunculuğu da aynı yerden dokunuyor. Bu öyle güzel ki! Dirençli bir balad dilden dile, nesilden nesile dolaşıyor. Annesi: “…Hem okusun hem de yazsın / Düğümünü kendi çözsün / Yazısından bezen yiğit / O yazıyı kendi yazsın” derken, yıllar sonra sözü kızı devralıyor. İnsan ruhunun karanlık köşelerini aydınlatıyor ve hikâyesi elinden alınmış bütün kadınlar adına sahneden soruyor: O hikâye yeniden yazılamaz mı? Şimdi buralar da cennet oluyor.
PINAR EROL
Künye:
Yapım: Aesthetics of Hope and Other Nonsense Collective
Yazan: Derem Çıray
Yöneten: Işık Kaya
Oynayan: Iraz Akçam
Dekor Tasarım: Gülfem Özdoğan
Kostüm Tasarım: Melis İçtener
Işık Tasarım: Mustafa Karakoyun
Orijinal Müzik & Ses Tasarım: Can Aydınoğlu

Ses Tasarım: Anıl Ulaş Özcan
Hareket Tasarım: Iraz Akçam
Yardımcı Yönetmen: Nil Üzer
Uygulayıcı Yapımcı: Öykü Kalkan
Yürütücü Yapımcı: Dilek Tora
Prodüksiyon Amiri: Erdi Güçlü
Yapım Koordinatörü: Nil Üzer
Prodüksiyon Asistanı: Aslı Kaplan
Fotoğraf & Video: Derin Küpeli


