İzmir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda (İzBBŞT) yaşanan son gelişmeler, yerel yönetimler, sanatın özerkliği ve kurumsal mücadele dinamikleri açısından son derece kritik bir tartışmayı yeniden alevlendirdi. Danışma Kurulu üyeleri Abdülkadir Çevik, Efdal Sevinçli, Hakan Dündar, Hülya Savaş, Müjdat Albak, Orhan Alkaya, Semih Çelenk, Tamer Levent ve Zeynep Altıok Akatlı ortak bir bildiriyle istifalarını duyurdular; hemen ardından Genel Sanat Yönetmeni Levent Üzümcü, Metin Altıok’un “çek perdeleri sevdiceğim…” dizeleriyle görevinden ayrıldığını açıkladı.
Gerekçeleri: İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın kentin sosyokültürel iradesini ve tiyatro ile seyirci arasındaki güven bağını zedeleyen, kurumun özerk yapısını hiçe sayan kararlarını kabul etmemek. İlk bakışta bu istifalar onurlu bir protesto jesti gibi algılanabilir. Ancak politik ve yönetsel gerçeklik açısından bakıldığında şu can alıcı soruyu sormak zorundayız: Görevi bırakıp çekilmek gerçekte kime hizmet etmektedir?
Bu istifaları doğru bulmak mümkün değil; çünkü bu geri çekilme, kentin kültürel iradesini ve tiyatronun kurumsal birikimini doğrudan Cemil Tugay’ın tek taraflı tasarruflarına ve onun temsil ettiği zihniyete teslim etmektir. Meydanı boşaltmak, otoriter müdahalelere karşı alanı savunmasız bırakmaktan başka bir sonuç doğurmaz.
İzmir halkı, yerel seçimlerde tercihini çok net bir biçimde Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP), yani Cumhuriyet’in aydınlanmacı, katılımcı, özgürlükçü ve çoğulcu yerel yönetim anlayışından yana kullanmıştır. İzmirli seçmenin sandığa yansıyan temel iradesi; kentin kamusal alanlarının, sanat kurumlarının ve kültürel mirasının tek adamcı, müdahaleci ve bürokratik vesayet zihniyetine karşı korunmasıdır. CHP’nin sonrasında yaşadığı bölünme krizinin asıl yöneticilerinin de AKP olduğunu bugün yaşanılan iklimden anlıyoruz. Kılıçdaroğlu’nun anahtar listelerinden AKP’ye geçmeyen neredeyse kimse kalmadı. Bugün Cemil Tugay’ın Şehir Tiyatroları örneğinde sergilediği tavır, katılımcılığı dışlayan ve kurumsal özerkliği ezen yaklaşımıyla İzmir’in bu ilerici kimliğiyle açık bir doku uyuşmazlığı yaşamaktadır. Tugay’ın yönetim tarzı, İzmir kamuoyunun yakından tanıdığı, merkezi iktidarın baskıcı ve vesayetçi reflekslerinin adeta yerel bir yansımasıdır. Ve yönetime geldiği günden beri ciddi şekilde eleştirilmektedir. İzmir halkı zaten Cemil Tugay’dan memnun değildir; benmerkezci, baskıcı ve çalışanların görüşlerini görmezden gelen liderlik pratikleri, kurumsal güveni zedeleyerek çalışanlarda yabancılaşmaya ve içe çekilmeye yol açmaktadır.
Burada temel çelişki şudur: Eğer bir istifa gerekiyorsa, istifa etmesi gerekenler tiyatroyu ve kentin kültürel hafızasını inşa eden sanatçılar ve danışma kurulu üyeleri değil; İzmir halkının CHP’ye emanet ettiği çoğulcu ve demokratik seçim iradesini çiğneyen Cemil Tugay’dır. Halktan alınan yetki, kentin sanat kurumlarını keyfi müdahalelerle yönetme meşruiyeti sağlamaz.
Örgütsel değişim ve kurumsal güç mücadeleleri üzerine yapılan akademik araştırmalar, istifa ederek alanı terk etmenin nasıl bir stratejik zaaf doğurduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Kurumsal kuram çerçevesinde egemen aktörler (kurumsal girişimciler), kendi yönetim mantıklarını yerleşik kılmak ve muhalif sesleri tasfiye etmek için çeşitli güç mekanizmalarına başvururlar. Mustafa Özseven ve arkadaşlarının (2016) vurguladığı gibi, egemen aktörler güçlendikçe hedef aktörleri izole etme, görmezden gelme ve yeni kurumsal yapıdan uzaklaştırma anlamına gelen “baskınlık” mekanizmalarını devreye sokarlar. Benzer şekilde, kamu kurumlarındaki değişim ve direnç süreçlerini inceleyen Yüksel (2020), yöneticilerin direnen aktörleri emekli olmaya, istifa etmeye veya ayrılmaya zorlayarak direnci kırma ve kadroları kendi vizyonlarına göre dikensiz bir gül bahçesine çevirme stratejisi izlediğini göstermektedir. Kurumun içinde kalan, hakkını arayan ve mücadele eden aktörler görevden ayrıldığında, yöneticiye alanı istediği gibi dizayn etme ve kadrolaşma fırsatı altın tepside sunulmuş olur.
İzmir Şehir Tiyatroları’nda yaşanan da tam olarak budur. Danışma Kurulu’nun ve Genel Sanat Yönetmeni’nin toptan istifası, Cemil Tugay yönetimine aradığı “kurumsal dikensizlik” zeminini yaratmaktadır. Alanı terk etmek, kurumsal girişimcinin arzuladığı tasfiyeyi bizzat kendi elleriyle meşrulaştırmaktır. Oysa Della Porta ve Andretta’nın (2002) direniş taktikleri sınıflamasında gösterildiği gibi, muhalif aktörler geri çekilmek yerine çağrıda bulunma (kamuoyu oluşturma), işlemsel taktikler (yargı ve idari itiraz kanalları) ve meşru protesto yöntemleriyle bir karşı-güç örerek kurumsal mevzilerini savunmalıdırlar.
Görevi bırakmamanın ve mevzide kalmanın somut örneği yanı başımızda, akademide yaşanmaktadır. Bugün Dokuz Eylül Üniversitesi’nin ya da Türkiye’nin pek çok köklü üniversitesinin başında iktidar çizgisine yakın rektörler bulunmaktadır. Peki, rektörün siyasi kimliğini ve antidemokratik uygulamalarını onaylamayan bilim insanları bölüm başkanlıklarından, ana bilim dalı yönetimlerinden veya senatolardan topluca istifa edip kürsülerini terk etmekte midir? Hayır.
Akademisyenler, üniversitenin kurumsal hafızasını korumak, liyakati savunmak, genç bilim insanlarına siper olmak ve bilimin özerkliğini korumak adına tüm baskılara rağmen görevlerinin başında durmakta ve içeriden direnmektedirler. Çünkü iyi bilirler ki, boşaltılan her idari koltuk, terk edilen her kurul, üniversiteyi bilimsellikten daha da uzaklaştıracak liyakatsiz ellere teslim edilecektir. Aynı mantık Şehir Tiyatroları için de geçerlidir. Üniversitede iktidar baskısına karşı gösterilen direnç ve mevziyi terk etmeme iradesi, neden yerel yönetimdeki benzer bir otoriter eğilime karşı gösterilmemektedir? Şehir Tiyatroları, belediye başkanlarının şahsi mülkü veya lütfu değil; İzmir halkının vergileriyle ve ortak emeğiyle kurulmuş kamusal bir kazanımdır.
Kamu Yararı, Liyakat ve Perdeyi Açık Tutma Sorumluluğu ESASTIR!
Belediyeler, “doğumdan mezara kadar” belde sakinlerinin ortak ve sürekli ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü kamu tüzel kişilikleridir. Kamu hizmetinin sürekliliği esastır. Tiyatro da kamusal bir hizmet, estetik ve düşünsel bir haktır. Sanatçının ve danışma kurulunun görevi, yönetimin haksız ve keyfi uygulamaları karşısında “çek perdeleri sevdiceğim” diyerek içe kapanmak veya kapıyı çarpıp çıkmak olmamalıdır. Tersine; Görevin başında kalarak yönetimsel hataları ifşa etmek… Karar alma süreçlerinde her türlü anti-demokratik hamleye karşı kurumsal muhalefet şerhleri düşmek… Hukuki ve kamusal mekanizmaları sonuna kadar işletmek… Seyirciyle kurulan güven bağını doğrudan tiyatro salonlarının içinde, sahnede örgütlemek gerekirdi. ONURUMUZ İÇİN denilen noktadaki asıl ‘’ONUR’’ mücadele ve direniştir!
İzmir Şehir Tiyatrosu Danışma Kurulu üyelerinin ve Levent Üzümcü’nün tepkisi ve rahatsızlığı son derece anlaşılır. Ancak seçilen mücadele yöntemi—yani istifa ederek alanı terk etmek—stratejik olarak yanlıştır. Bu istifalar, Cemil Tugay’ın İzmirlilerin seçim iradesine ve tiyatronun özerk ruhuna aykırı tasarruflarına meşruiyet ve hareket alanı kazandırmaktan öteye geçmeyecektir. İzmir Şehir Tiyatroları’nı AKP’ye teslim ederek, oyuncusundan yönetmenlerine varana kadar kurumda çalışan emekçileri de Cemil Tugay’ın insafına bırakmak ne kadar onurludur?
Kamusal alanlar, sanat kurumları ve demokratik mevziler kolay kazanılmadığı gibi kolayca da terk edilemez. İzmir’in ilericilik iddiası, baskı ve keyfiyet karşısında köşesine çekilerek değil; kurumların içinde, sahnede, kurul odalarında ve hukuki düzlemde meşru mücadeleyi büyüterek korunabilir. Asıl istifa etmesi gereken kişi Tugay iken, sanatı savunanların perdeyi kapatıp gitmesi kabul edilemez.
Perde kapatılmamalı; aksine, bu kentin özgür ruhunu savunmak için sonuna kadar açık tutulmalıdır.
