Tabak, çanak, çatal, bıçak, kaşık, kepçe, kevgir, tepsi, tezgâh, ocak…
Biteviye pırıl pırıl yıkanacak.
Yukarısı rengarenk, ışıl ışıl…
Örtüler tiril tiril, tabaklar pırıl pırıl, bardaklar şıkır şıkır…
Öyle söylüyor Dora.
Müşteriler şen şakrak, garsonlar güler yüzlü, şirin mi şirin.
Mis gibi yemek kokularına karışan parfüm kokularının esrikliğinde
Yumuşacık Shostakovich vals no: 2…
Molly anlattı. Hem ben de işittim valsi, gerçekti…
Belki döne döne dans ediyordur dünyayı parmaklarında döndürenler. Yani yukarıdakiler. Yukarıda yemek şapırtıları, kadeh tıngırtıları, kahkahalar eşliğinde demleniyor, ballanıyor muhabbetler. Öyle mi, bilmiyoruz. Oyun, doğrudan anlatmıyor bunu bize. Yukarısı böyle olmalı diyoruz, aşağıdakilere uyup. Ya aşağısı? Aşağıda onlar var, bulaşıkçılar. Varlıkları ancak işler aksadığında hatırlananlar. Aşağısı loş, rutubetli, gürültülü, basık. Aşağısı tepeleme bulaşık…
Bulaşıkçılar
Morris Panych’in 2005 yılında yazdığı Bulaşıkçılar, lüks bir restoranın bulaşıkhanesinde çalışan insanların hayatını anlatıyor. Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği, Zeynep Avcı’nın dramaturgisini ve Ceren Aksakal’ın çevirisini üstlendiği yapımda, Panych’in erkek karakterleri kadın oyunculara uyarlanmış. Panych, bulaşıkçılığın kadınlara özgü bir meslek olduğu ön kabulünü yıkarak cinsiyetten öte sınıfsal sorunları öne çıkarıyor. Bu uyarlamada ise sınıfsal sorunlar kadınlar üzerinden ele alınarak ikinci bir ötekilik işaret ediliyor.
Burası, düzenin görünmeyen motorlarının çalıştığı bir mekân. Gemilerin makine dairesi gibi en altta ve kuytuda kalıp en ağır yükü çeken göğüs kafesi. Dora’nın söylediği gibi, onlar binanın görünmeyen temel taşları. Yukarıdaki “Bay ve Bayan Şık Pantolonlar” için bulaşıkları kimin yıkadığı önemli değil. Önemli olan tabağın temiz gelmesi.
Oyunun dramaturjik çatısını, yukarıdaki ışıltılı restoran ile aşağıdaki kasvetli mutfak arasında kurulan sınıfsal zıtlık oluşturuyor. Özge Özpirinçci’nin canlandırdığı Dora (Dressler), yaptığı işe felsefi anlamlar yükleyen, genel yoksullukla mücadele etmek yerine kendisini bütünün en kıymetli parçası sayarak varlığını anlamlandırmak için direnen bir figür. Şebnem Sönmez’in oynadığı Molly (Moss), sistemin ıskartaya çıkardığı, hastalıklı ve tutunacak hiçbir şeyi kalmamış ötekileşmişleri temsil ediyor. Onun için dışarıda hiç kimse olmaktansa, bulaşıkhanenin kraliçesi olmak yeğdir. Ahsen Eroğlu’nun oynadığı Maria (Emmett) ise varlıklı sınıfa mensup iken borç batağına düşüp buraya sığınan, düzene kafa tutan genç ve hırslı kuşağın temsilcisi. Bulaşıkhane onun için hem saklanabileceği hem de yeniden hayata tutunabileceği bir yer. Sertliği, hırsı ve dışa dönük tavrı, diğerlerinin kabullendiği düzeni sarsan bir enerji yaratıyor. Erkin Eryılmaz’ın canlandırdığı Betty, oyun metninde olmayıp sonradan dahil edilmiş. Günümüz genç kuşağının kalıplı bir tipini göstermesinin yanında düzenin süregelen döngüsünü de gösteriyor. Kısa replikler ve sahnede kalış süresinin azlığına rağmen yarattığı tiplemeyle akılda kalıyor.
Oyunda, karakterlerin ortak arzuları fark edilmek. Ben de varım, yaşıyorum ve buradayım, diye haykırmak istiyorlar. Biri yaptığı işin değerinin bilinmesini, diğeri yalnızca bir yere ait olmayı, öteki ise yeniden eski hayatına dönmeyi istiyor. Ama bu istekler bulaşıkhanenin nemli duvarlarından dışarı çıkamadan borulardan sızan su buharına karışıp eriyor.

Oyunun akılda kalan aksiyonlarından biri tabakların kırılmasıydı. Bu eylem ilk anda absürt ve komik bir etki yaratıyor. Fakat tabaklar, kazara kırılmıyor. Bilerek, isteyerek ve büyük bir hırsla kırılıyor. Bir bakıma “eşeğini dövemeyen, semerini dövüyor.” Bu eylem, düzenin en temel aracının düzenin motoru tarafından parçalanmasının sembolik anlatımı gibi. Fakat kırılan tabakların sayısı arttıkça anlatım sembol sınırlarını aşıyor. Ağır sınıfsal baskı altında çalışan ve işini kaybetmekten korkan bulaşıkçıların bu kadar rahat ve hesapsızca tabak kırması, oyunun kurduğu gerçekçi zeminle çelişiyor.
Sokaktaki ve yukarıdaki hareketlilik içeriye sesler aracılığıyla sızarken, aşağıdaki eylemler ritmik mizansenlerle yürütülüyor. Ancak tekrarlar tempoyu zaman zaman düşürüyor. Absürt durumlar, neredeyse kesilmeyen aksiyon ve tempolu diyalogların seyirciyi yorduğu noktada müzikle desteklenen duygusal anlar nefes payı sağlıyor.
Hakan Dündar’ın zengin dekor tasarımı, loş bir bulaşıkhane atmosferi yaratıyor. Ancak oyunun Açıkhava Tiyatrosu’nda sahnelenmesi, bazı teknik aksaklıkları da beraberinde getiriyor. Kapalı salon için düşünüldüğünde işlevsel olabilecek ışıklandırma ve sahne yerleşimleri, açık hava tiyatrosunda aynı etkiyi göstermiyor.
Bulaşıkçılar’ın dünyasında yukarı ile aşağı arasındaki mesafe birkaç merdiven basamağından ibaret değil. Yukarıda yemek var, aşağıda emek. Yukarıda görünürlük, aşağıda görünmezlik. Fakat aşağıdakiler de birbirlerinden çok farklılar. Kimi düzene inanıyor, kimi düzenden kaçmak istiyor. Kimi yeniden yukarı çıkmanın yolunu arıyor, kimi ise aşağıda kendisine bir hayat kuruyor.
Bu nedenle oyun, basit bir “işçiler perişan, patronlar kötü” hikâyesine dönüşmüyor. Sınıf meselesini insanların kendi aralarındaki farklılıklarıyla birlikte ele alıyor. Hatta demokrasi fikrini bile bulaşıkhanenin içine sokarak Emmet’in ağzından soruyor: “Herkesin eşit söz hakkına sahip olduğu bir düzen, gerçekte eşit olmayan koşullarda ne kadar eşit olabilir?”
Suya sabuna dokunmadan
Birileri kirletiyor, birileri temizliyor. Birileri tüketiyor, birileri artıkları topluyor. Her şey yeniden başlıyor. Tabaklar yıkanıyor, kirlileri geliyor; kırılan tabaklar süpürülüyor, yenileri geliyor…
Yukarıda restoran ışıl ışıl… Aşağıda musluklar şırıl şırıl… Ve bulaşıkçılar hâlâ orada. Köpük köpük bulaşık yıkıyorlar. Suya sabuna dokunmadan, dokunamadan…


