Hidayet Sayın yazdı: “Tiyatro Saygısı”

editor
13,2K Okunma

İnsanı, insana, insanla anlatan sanat dalı olarak tanımlanan tiyatro, güldürür, hüzünlendirir ve düşündürürken, eğiten bir sanat dalıdır ayni zaman da. Eski çağlardan beri insanlar birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde olmak zorunda kalmışlardır. Çünkü  doğanın ve dış çevrenin zorluklarına (deprem, sel, yangın, yırtıcılar…) ancak böyle karşı koyabileceklerini düşünmüşlerdir. Korku, umut ve sevgi, güven duygusu oluşturarak, onları birbirlerine yaklaştırmıştır.

Mitolojik çağlarda, eğlence ve bağ bozumu tanrısı Diyonizos’un adına düzenlenen şenliklerle başlayan bu etkileşim, türlü evrelerden geçerek bugünlere gelmiştir. Zamanla bu duygu ve etkileşim biçimleri yazıya dökülmüş, Sofokles ve Aristofanes gibi yazarların diliyle, bugünlere taşınmış, giderek W. Shakespeare, Moliere, İbsen, Pirandello, Çehov, Brecht gibi yazarlarla günümüze ulaşmıştır. Giderek buna mim, dans, bale ve resim de eklenerek, biçim ve içerik değişikliğine uğramıştır. Bu yolla insan, katharsis (arınma) yoluyla, duygu ve düşüncelerini yansıtma yolunu seçmiştir.

Bu yönüyle tiyatro, diğer sanat dallarını da kapsayan, önemli bir sanat haline gelmiştir. Bu sırada belli ilkeler ve kurallar belirlenerek, ilgililerin  bu çerçevede çalışması sağlanmıştır.

Her şeyden önce tiyatronun, soyut bir kavram olmadığı bilinmeli ve konu ciddi olarak ele alınmalıdır. Bu bakımdan yazar, yazdığının değiştirilemez  ve üstünde oynanamaz bir metin olduğunu düşünmemeli, yönetmen, kendi düşünce ve anlayışına göre değişime gitmemeli, eğer yapılacaksa, bunu yazarla birlikte yapmalıdır. Oyuncu kendi yeteneği ve becerisine güvenerek, oyunda ön almak, ya da alkışlanma beklentisiyle bazı eklemeler yapmamalıdır. İzleyici ise, izlediği oyunun akışını değiştirebilecek, söz ve davranış biçimiyle bazı davranışlar içine girmemelidir. Bu bakımdan izleyici de, oyunun bir parçası olduğunu bilmelidir.

Ayrıca izleyicinin algı ve bilinç düzeyi değişik olduğundan, her oyundan aynı tadı alması düşünülemez. Onun için yazar, karmaşık bir izleyici kitlesi nedeniyle, metnin herkesçe anlaşılabilir olmasını düşünmek zorundadır. Yoksa her izleyicinin, oyundan aynı tadı alamayacağı açıktır.

Musahipzade Celâl’in oyunlarının başarısı, yaşadığı toplumu iyi tanımış olmasında yatar. Shakeaspeare dönemi İngiltere’sini tanımadan, yönetmenin onun oyunlarını sahnelemeğe kalkması yanlıştır. Bunun gibi köyde yaşamamış birinin, kırsal kesim insanının yaşamıyla ilgili oyun yazması, ya da yönetmesi doğru olmaz. Çünkü tiyatronun içindeki insan’ı tanımadan işe koyulmuştur.

Yazarın yazdığı oyun sayısının çokluğu da, başarısının ölçüsü olamaz. Örneğin, 52 yaşında ölen İngiliz yazar W. Shakespeare’in yazdığı 37 oyunun hepsi, henüz 24 yaşındayken ölen Alman yazar G. Bühner’in yazdığı 4 oyunun tümü, 51 yaşında ölen Fransız yazar Moliere’in pek çok oyunu, Rus yazar Çehov ve İtalyan yazar Pirandello’nun bazı oyunları, hatta 26 yaşında ölen Alman yazar  Wolfgang  Borsherd’in yazdığı tek oyun (Kapıların Dışında), dünyanın pek çok ülkesinde  sahnelenmektedir. Oysa 370 oyun yazan Fransız yazar Eugene Scribe’in hiçbir oyunu geleceğe kalmamıştır. Yani oyun sayısı yazarın başarısının  ölçüsü olamaz. Önemli olan ürünün değeriyle geleceğe kalmayı haketmiş olmasıdır. Bazı yazarların yaşını belirtmiş olmamın nedeni, eğer uzun yaşasaydı, o yazarın daha ne denli güzel ürünler bırakacak olması düşüncesidir.

Bunun gibi, tiyatronun genel sanat yönetmeni ya da genel müdürü, yıl boyunca sergilenen oyunları izleyenlerin sayısını, tiyatronun başarısının ölçüsü olarak sunamaz. İzleyici böyle istiyor diyerek, eğlence yönü zengin, şov yanı ağır basan abartılı sahne düzenlemelerinin bulunduğu oyunları, sık olarak sunmak da doğru  değildir. Çünkü tiyatromuzun kimlik ve kişilik kazanması için, yönetimler belli ilkelere uyarak çalışmak ve bu konudaki örnekleri sergilemek zorundadırlar. Yurt dışında uzun  süre sahnede kaldığı için, onu hemen dilimize çevirerek, sahnelenmesi de uygun değildir. Çünkü her ülkenin   ve toplumun izleyicisinin beğeni ve bilinç düzeyi ayni değildir. Bir ülkede çok beğenilen bir oyun, başka bir izleyici topluluğunca beğenilmeyebilir. Çünkü yaşam biçimleri ve algı düzeyleri ayni değildir. Nitekim ödenekli tiyatrolarda bu amaçla sergilenen  bazı çeviri oyunları izleyenlerin, oyunu çok sıkıcı buldukları, hatta arada çıkmak istedikleri görülmektedir. Bu fırsat ve çaba kaybıdır ve örnek bir kimlik yaratma amacına ters düşmektedir.

Ankara Devlet Tiyatrosu Oda sahnesinde, (Kontrabas) adlı oyunun, 34 yıldır sürekli sahnelenmesi, başarı olarak öne sürülebilir mi? Bu konuda Prof. Dr. Hasan Erkek‘in, bunun yerine, her yıl bir genç yazarın oyunu sahnelense, daha iyi olmaz mı yargısına ( https://tiyatrodergisi.com.tr/hasan-erkek-yazdi-odenekli-kamu-tiyatrolari-repertuvarlari-icin-bir-pusula-denemesi/) katılmamak olası değildir. Belki bu yolla sahnelenecek oyunların içinde çok değerliler çıkacak ve yazarını öne çıkaracaktı. Bazı Batı ülkelerinde de yıllarca sahnelerde kalan oyunların bulunduğu söylense de, o ülke tiyatrolarının belli ölçüde kimlik ve kişilik kazandığı unutulmamalıdır.

Sanat yönü ağır basan bazı oyunların, gişe kaygısı duyulmadan, izleyiciye sunulması gerekir. Çünkü geleceğin izleyicisini hazırlamak da tiyatronun görevidir. Buna çocuktan başlamak gerekir. Onun için Çocuk Tiyatrolarına özel  önem  verilmelidir. Bunu sağlamak için, çocukların algı düzeylerine uygun oyunların bulunması  için  yarışmalar düzenlenmesi gereklidir.

Bazıları günümüzde iyi oyun yazılmadığını söylemektedir. Oysa onlar yazılan oyunları okumadığı gibi, yazarlardan da uzak yaşamaktadırlar. Yazılan oyunların içinde önemli olabilecek metinler okunduğunda bulunabilir ancak. Bu bakımdan, özellikle ödenekli tiyatrolarda (Devlet Tiyatrosu ve Şehir Tiyatroları) yazılan ve yayımlanan tüm oyunları okuyup değerlendirecek, dramaturgların oluşturduğu bir ‘birim’ kurmaları gerekir. Oradan gelecek oyunların, yönetimlere sunulması uygun olacaktır.

Devlet Tiyatrolarına oyun gönderen bazı yazarlar, bazen yıllarca beklediği halde, sonuç alamamaktadırlar. Öte yandan edebi kurulun onayından geçen oyunlar, bir ‘havuz’a  konulmakta, orada oyuna bir yönetmenin el atması beklenmektedir. Hiçbir yönetmen o havuza el atıp, içinde ne tür oyunlar bulunduğunu arama zahmetine girmemektedir. Oysa  onların içinde yüzakı olabilecek oyunlar  bulunabilir. Orada ele alınmayı bekleyen binlerce oyun vardır. Bazen bir yazarın  yirmiyi aşkın oyunu, o havuzda  sahne ışıklarına kavuşmayı beklemektedir. Bu  da hem o yazarların heyecanını  söndürmekte, hem edebi kurulun işlevinin ne  olduğu sorusunu yanıtsız  bırakmaktadır.

Tiyatroda başarının kaynağı, emek ve dirençtir. Ciddiyet başarının boyutlarını büyütür. Onun için yazarların gelgeç heveslere kapılmadan, inatla yazmayı sürdürmesi gerekmektedir. Yazar yılmaz bir yazın savaşçısı olarak yazmak zorundadır. Bunu ancak işini ciddiye alan kişi yapabilir.

Tiyatroda önemli bir konu da, ‘insan’a değer konusunda gereken titizliğin gösterilmiyor oluşudur. Şöyle ki… Bir yazarın, eğer üst yönetimin dostu değilse, sesini duyurması  olanaksızdır. Yazar iş başına geleni kutlamak için bile olsa, telefon etse, dönüş olmamakta, ya yerinde yok dedirtilmekte, ya da  (bitmeyecek olan) bir toplantıda bulunduğu söylenmektedir. Ünlü kişi sanır ki, yazar yazdığı  oyununun oynanması için kendisine ricada bulunacaktır. Öyle bile olsa, yazara kapıyı kapatmak, en azından saygısızlık ve onu yok saymak değil midir?.. Bu tiyatronun ayıbıdır.Belki yok saydığı kişi tiyatroyu kendisinden daha çok ciddiye almakta ve emek vermektedir. Buna önyargıyla yaklaşmak, her şeyi kendisinin karar verdiği düşüncesinden kaynaklanan kibir duygusudur.

Her zaman örnek verilen Batıda bu tür laubali davranışlara yer yoktur. Orada önemli olan, yazarlarla iç içe olmaktır. Yaşlı yazara saygı gösterilmekte, hastalandığında hali sorulmakta, kendisi hakkında jübile türü anmalar yapılmaktadır. Oysa bizde üretimi ve emeğiyle, hakettiği saygıyı görmeyen yazar, yaşı ve bu konudaki emeği ne olursa olsun. yok sayılmaktadır.

Saygının yaşa değil, emeğe ve üretime yapılması gerektiğini, en iyi o görevde bulunan kişi bilmek zorundadır. Oysa bulunduğu konumun cafcafına sığınan  yönetici, her şeyi herkesten iyi bilen biri gibi davranmaktadır. Oysa önemli olan konum değil, tiyatroya  duyulması gereken saygıdır. Bilinmelidir ki, oturduğu koltuğu kullanan değil, o koltuğa  değer katandır kalıcı olan.                                                                 

HİDAYET SAYIN                                                  

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku