Hasan Erkek yazdı: “Ödenekli Kamu Tiyatroları Repertuvarları İçin Bir Pusula Denemesi”

editor
16,9K Okunma

Repertuvar Yapmanın Önemi

Tiyatroların önümüzdeki tiyatro mevsimi için, repertuvarlarını yaptıkları şu dönemde, konuya bir kez daha odaklanmak, uygulanması gereken ilkeleri yeniden irdelemek, temel amaçları saptamak ve anımsatmak yararlı olacaktır. En azından, halkın vergileriyle işleyen, kamu kaynaklarını kullanan ama aynı zamanda kamuya karşı sorumlulukla hareket etmeleri beklenen kamu tiyatroları (Devlet Tiyatroları, belediyelere bağlı şehir tiyatroları vb.) için bunu yapma sorumluluğumuz, dahası zorunluluğumuz var. Kamu tiyatroları, parasal konularda mali kurumlar tarafından denetlenirler. Ancak sanatsal açıdan denetleme görevi eleştirmenlere, akademisyenlere, basın yayın organlarına düşmektedir.

Bağımsız tiyatrolar, destek almadan/alamadan yollarına güçlükle devam edebildiklerinden, onları bu yazının kapsamı dışında tutmak isabetli olacaktır. Çoğu zaten koşullarının ve sorumluluklarının bilincinde kararlar alıp güçlükle uygulamaya çalışıyorlar. Her şeye rağmen tiyatro yapmaya devam edebildikleri için, onları kutlamak gerekir.

Siyasiler tarafından kamu tiyatrolarının başına atanan sanat ve bilim insanlarının, her şeyden önce liyakate uygun olarak seçilmeleri/atanmaları beklenir, popüleriteye göre değil. Çünkü güçlü bir repertuvarın arkasında, işlek bir akıl, parlak bir zeka, büyük bir birikim ve ileri görüşlülük vardır. Ancak, siyasetçilerimiz genellikle sanattan uzak olduklarından ve bu konuda yeterli danışmanlık almamakta ısrar ettiklerinden (bunun da arkasında toplumsal kibrimiz yatıyor olabilir mi acaba) ve popüler olanları / liyakate uygun kariyer yapmış olanları karıştırdıklarından, her kunumun başına popüler birini atayıp zaten emeklemekte olan sanat kurumlarını iyice felce uğratmaktadır. Bu, kuşkusuz başka bir yazının konusudur.

Bu aşamada, nasıl atanmış olurlarsa olsunlar (ne yazık ki artık seçilmişlerden söz edemiyoruz bile), tiyatro yöneticileri, ne yapıp edip güçlü, adil ve tiyatromuz için gelecek vaadeden repertuvar yapma görevlerinin bilincine varmalı, kendileri yeterince bilmese bile, uzmanlarla çalışarak, bunu mutlaka başarmalılar. Çünkü repertuvar, tiyatro etkinliğinin neredeyse yarısına denk gelmektedir. İyi bir repertuvar kötü uygulansa bile yarı yarıya kurtarır tiyatroyu, ama kötü bir repertuvarın, iyi uygulansa bile, tiyatroyu batmaktan kurtardığı görülmemiştir.

Haldun Taner’in “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” oyunundan (Bizim Tiyatro)

“Sen, ben, bizim oğlan repertuvarı”, “kolejli repertuvarı”, “Geçmeyen ergenlik repertuvarı”

Repertuvarın temel amacı, yetkinleşmiş ve yaygınlaşmış bir tiyatro etkinliği oluşturmaktır. Bu da, çeşitlilikle, seyircisiyle bütünleşerek, sürekli yetkinleşme çabasıyla başarabilir. Ne tek başına daha çok seyirciye ulaşmak yeterli bir ölçüttür, ne de, seyirci yokluğunu hiçe sayan “kaliteli yapım”lar tek başına ölçüt olarak benimsenebilir. Hem “seyirci anlamıyor” hem de “seyirci bunu istiyor” değerlendirmeleri eksik, çoğu kez yanlış değerlendirmelerdir. Çünkü seyirci anlamasa da hisseder. Seyircilere kaliteli olan verildiğinde de onu benimser ve o doğrultuda gelişir. Bu yola girdikten sonra daha iyisini ister. Tiyatro seyircisi basit bir tüketici olmadığı gibi, sanat yönetmenleri de kurnaz satıcılar değildir, olmamalıdır.

Tiyatromuzu yetkinleştirmek ve yaygınlaştırmak, öyle üçüncü sınıf Amerikan komedileriyle, incir çekirdeğini doldurmayan İngiliz dramlarıyla, kuru Alman oyunlarıyla olmaz. Elbette o ülkelerde ve başka ülkelerde üretilmiş, içerik olarak çağdaş ve biçim olarak etkili oyunlar var. O oyunları bulup seçmek, seçip çevirtmek, onları isabetli yönetmenlere verip güçlü bir biçimde sahneye taşımak gerekir. Yalnız yabancı hayranlığıyla, yazarının adı yabancı olan her oyunu kabul edip yalapşap sahneleyerek çağdaş bir repertuvara ulaşılamaz.

Tiyatromuzun çağdaş dünya tiyatrosu düzeyine çıkması, artık çağ dışı kalmış bazı oyunları klasikler adı altında ve hiçbir yeniliğe gitmeden, “tavşanın suyunun suyu” rejilerle sahnelemekle de olmaz. Aslı varken, taklidiyle hiçbir yere varılamaz. Tereciye tere satmaya kalkmak kadar gibi gülünçtür bu. Tiyatromuzu bir gıdım bile ilerletemez.

Yasaksavmak üzere seçilen, “davul dengi dengine çalar”, “kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya gider”, “kızını dövmeyen dizini döver”, “damlaya damlaya göl olur”, türünden “babaanne öğütleri” veren, kendi yazarlarımızın eskimiş oyunlarını temcit pilavı gibi yeniden sahnelemek de bizi sanatsal olarak daha iyi bir noktaya taşıyamaz. Çağ hızla değişiyor. Çağımızın yeni değerleri, yeni söylemleri var. Onların ne olduğunu görmek için, filozoflara, şairlere, iyi oyun yazarlarına kulak vermek gerekir.

Ne yazık ki, bazı sanat yönetmenlerimiz, dramaturjik bir birikimden, tiyatro konusunda felsefi bir bakıştan, gelişmiş estetik bir beğeniden yoksundur. Tiyatro dağarları ünlenmiş bazı oyunların ötesine geçememektedir. Ortaya “kolejli çocuk/kolejli kız” repertuvarı çıkmaktadır.

Bunun yanında, nesnel bir tutumdan ve liyakatten uzak olan sanat yönetmenlerimiz var. Onlara göre, iyi repertuvar tanıdığı yazarların oyunlarından oluşan repertuvardır. O da olmazsa, tanıdıklara oyun yazdırılmakta ya da onlara uyarlamalar ısmarlanmaktadır. O zaman da ortaya “sen, ben, bizim oğlan repertuvarı” çıkmaktadır.

Kimi sanat yönetmenleri ise, yine benzer bir kıtlıktan dolayı, evirip çevirip hep aynı oyunları (okul yıllarında tanımış oldukları oyunlardır çoğu) sahnelemektedir. Bu da “geçmeyen bir ergenlik” repertuvarı doğurmaktadır.

Hal böyle olunca, tiyatromuz, kısır bir döngü içinde dönüp durmakta, bir türlü büyümemekte, olgunlaşamamaktadır. Ne yetkinleşebilmekte, ne de yeterince yaygınlaşabilmektedir.

Muhsin Ertuğrul

Çağdaş ve Deneysel Bir Repertuvar

Güçlü bir repertuvarın, birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili olan iki temel boyutu vardır; içerikte çağdaş, biçimde ise deneysel ve yenilikçi olması. Bu iki boyutu da güçlü olmayan oyunları seçmemekle, onları reddetmekle işe başlanabilir. Bu tutum, ya içerik ve ya biçim açısından zayıf olan oyunların elenmesini büyük oranda sağlayacaktır. Yanı sıra, hem içerik hem de biçim olarak güçlü olan oyunları öne çıkaracaktır. Kuşkusuz bu gerekli ama yeterli değildir.

Her repertuvar çağını temsil etmeli ve çağının değerlerini yansıtmalıdır. Çağımızın yükselen (ve yerleşip kökleşmesi beklenen) değerleri, “insan hakları”, “eşitlik”, “özgürlük”, “barış”, “çevre bilinci”, “toplumsallaşırken aynı zamanda birey olabilme”, “çağdaş hukuk” ve “bilimsel bakış” gibi değerlerdir. Kuşkusuz bu değerler temalar olarak da benimsenebilir ve kararlaştırılan tema/lar doğrultusunda oyunlar seçilip çağdaş bir repertuvar yapılabilir. Ancak, “çağdaş bir repertuvar” oluşturmak için bütünüyle bu değerler üzerine yazılmış oyunları seçmek gerekli değildir. Seçeceğimiz oyunlar, hangi konuyu işlerse işlesin hangi öyküyü ele alırsa alsın, hangi karakteri öne çıkarırsa çıkarsın, gerisinde hep bu değerlerin ışığı olmalıdır. Görülmese de hissedilmelidir. “Aşk”, “boşanma”, “miras”, “iktidar” gibi konular işleyen oyunlarda da bu değerler gözetilmelidir. Yalnız sözleriyle değil, olaylar örgüsüyle de, çağdaş değerlere aykırılık oluşturan oyunlara asla yer verilmemelidir.

Artık, kadınlara, çocuklara kötü müameleyi, aşağılamayı sevgi maskesi altında hoş gören ya da şiddeti meşrulaştıran oyunlar sahnelerimize yaklaştırılmamalıdır. “Benim karım, beni çocuğum değil mi, severim de, döverim de” anlayışı terk edilmelidir. “Kısasa kısas” türünden çağdaş hukuka aykırı cezalandırmaların yer aldığı oyunların da çağdaş bir repertuvarda yeri yoktur. Bize benzemeyenlerin, yani “öteki”lerin (başka ırk, milliyet, dil ve kültürden olanların) alaya alınması, dışlanması gibi yabancı düşmanlığı tiyatroda tamamen dışlanmalıdır. Bu bakışın, tutumun altında yatan nedenlerin felsefi, sosyolojik ve psikolojik olarak irdelendiği oyunlara yer açılmalıdır. İnsan haklarına aykırı olacak engelli nitelemeleri, deyimleri, imaları barındıran oyunlar, sıkı bir dramaturjik çalışmadan geçirilmelidir. İnsanı yüceltmeye çalışırken, doğayı, hayvanları aşağılayan, ezen, sömüren, yok eden tutumlara meşruluk kazandırmaya çalışan, bunu açıktan ya da dolaylı olarak yapan oyunlar da asla repertuvara alınmamalıdır. Bireyin ve aşkın topluma, mahalle baskılarına kurban edilişini haklı gösteren oyunlara da çağdaş bir repertuvarda yer verilmemelidir. Özgürlüğü, eşitliği bir takım kalıplara, törelere kurban eden oyunlar da çağdaş bir repertuvar için aranan oyunlar değildir.

Oyun seçiminde çağdaş içerik “turnosol”ü iyi işletilmelidir. Çünkü içerik olarak güçlü bir repertuvar felsefi bir derinlik gerektirmektedir. Genel Sanat Yönetmenlerinin keyfi seçimleriyle güçlü bir repertuvar yapmanın olanağı yoktur. Bu, ancak uzmanlardan oluşan kurullarla başarılabilir. Söz konusu kurullara yapılacak uzman seçimi de liyakate göre yapılmalı, o kurulların sağlıklı ve verimli bir biçimde işletilmesi sağlanmalıdır. Genel Sanat Yönetmenleri bu kurulların liyakate uygun seçimini ve kurallara göre işletilmesini gözetmelidirler.

Estetiğin, genel ve değişmez gibi görünen bazı kurallarının bulunduğu tartışmaya açık bir konu olsa da, her çağın kendi estetik anlayışının bulunduğu su götürmez bir gerçektir. Seyircilerin estetik anlayışı yalnız tiyatroyla değil, sinema, televizyon, resim, heykel ve sosyal medya gibi araçlarla etkilenmekte, sürekli değişmektedir. Tiyatro, ister istemez, öteki sanatlarla etkileşim ve bir bakıma gizli bir yarış halindedir. Bu göz ardı edilmemelidir. Onlarla benzer araçları kullandığında, onlara benzeyeceği ve bu yarışı kaybedeceği açıktır. Tiyatro kendi anlatım araçlarına bir an önce dönmelidir. Son yüzyıl, bu dönüş yolundaki arayışların serüvenleriyle doludur. Tiyatro, kuşkusuz teknolojiden de yararlanabilir ancak, kendi tiyatrosal araçlarını geliştirme ve kullanma yolunda ilerlemelidir. Teknolojiden de yararlanılabilir ancak teknolojiye teslim olmamalıdır. Seyirciler, tiyatroya, sinemada, televizyonda ya da sosyal medyada bulamayacakları bir estetiğe ulaşmak için gelmelidir ve tiyatro onlara bunu verebilme yetkinliğinde olmalıdır.

Televizyon dizilerini aratmayan oyunlara seyircinin karnı toktur ve “tok doyurmak zor”dur. Evdeki konforunu bırakıp neden televizyon dizilerine benzeyen o sığ oyunları seyretsinler? Gerçek tiyatro seyircileri, televizyonda ve sinemada göremeyecekleri, özgün tiyatral oyunlar görmek isterler tiyatroda.

Repertuvar oluştururken, tiyatrosal araçları, tiyatro dilini önde tutan oyunların seçilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu derinlikli bakışın yansıdığı repertuvar anlayışı, tiyatronun yetkinleşmesine olduğu kadar yaygınlaşmasına da katkıda bulunacaktır. Tiyatronun yetkinleşmesine katkıda bulunurken aynı zamanda yaygınlaşmasına katkıda bulunmayan, yaygınlaşmasına katkıda bulunurken de aynı zamanda yetkinleşmesine katkıda bulunmayan oyunlar kesinlikle seçilmemelidir. Kamu kaynakları, repertuvarın sadece bir boyutu gözetilerek heba edilmemelidir. Ne ülkemizin, ne kamu tiyatrolarımızın böyle bir lüksü vardır.

Nitelikli tiyatro seyircileri hayata ve insana dair yeni sözler söyleyen, etkili bir biçime sahip olan güçlü yapımlar beklerler. Bu yapımlardan çok sayıda üretebilmeli ve çok sayıda seyirciye ulaştırabilmeliyiz. Bu tür yapımlarsa, yıllarca, on yıllarca üzerinde çalışılmış oyun metinlerine dayanır. Onları bulup seçmeniz ve özenle çalışmanız gerekir. Kısa atölye çalışmalarıyla çalakalem yazılmış metinlerle etkili tiyatro buluşmalarına ulaşmaya olanak yoktur.

Metin And, foto:Samih Rıfat

Yerli Yazar, Yabancı Yazar Konusu

Hep yazıyor, söylüyor, yineliyoruz: Kendi yazarımızı yetiştirmeden, kendi özgün tiyatromuza ulaşamayacağız. Yazarlarımız ne kadar özgünse, kendi insanımızı, öykülerimizle birlikte, çağdaş bir içerik ve deneysel biçimlerle ne kadar güçlü dile getiriyorsa, tiyatromuz o kadar güçlü ve çağdaş olacaktır. (Bunun ölçütü Türkçe yazmak da değildir. Çeviri kokan, duyarlılığımızla, halkımızla ve tiyatromuzla pek de ilgisi olmayan oyunları yabancı oyunlar arasında saymak gerekir.) Sırtımızı dünya tiyatro geleneceğine yaslayarak, geleneksel tiyatromuzdan da beslenerek, çağdaş bir içerikle oyunlar yazıp sahneye taşıyabilmeliyiz. Ancak bunu başardığımız zaman, dünya tiyatro ırmağına akabiliriz. Yoksa kendi çölümüzde kuruyup gideriz. Tiyatromuz da bütünüyle çevirmen tiyatrosuna döner.

Muhsin Ertuğrul ve kuşağı, bu bilince erken varmıştı. Kendi yazarlarımızı yetiştirmek için özel bir çaba içine girdiler. Birçok şair, roman ve öykü yazarı tiyatro oyunu yazmaya yöneldi. Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat Horozcu, Sabahattin Kudret Aksal gibi birçok yazarımızın tiyatro alanındaki varlığını bu bakışa ve çabaya borçluyuz.

Aynı bakış açısıyla, ödenekli tiyatrolarda en az % 50 oranında kendi yazarımızın oyunlarını oynama kotası getirilmişti. Oyun yazarlarımız az olduğundan böyle bir kota konmuştu. Oysa şimdi yeterince yazarımız var ve tavan onlar lehine kırılmalı. Kendi yazarlarımızın oynanma oranı en az % 70 olmalı. Eski sömürge ülkeleri dışında, yabancı oyunları bu kadar çok oynayan başka bir ülke yok.

Ülkemiz yabancı yazar cennetine dönüşmüş durumda. Gururlu yazarlarımız, tiyatro yöneticilerinin elini eteğini öpüp oyunlarını oynatma yoluna gitmediklerinden ve haklı olarak iyi oyunlar yazıp keşfedilmeyi beklediklerinden yeterince oynanmıyor. Böylece oyun okumayan yöneticilerin ve yönetmenlerin kurbanı oluyorlar. Yalnız oyunlar değil, tiyatromuz da, ülkemiz de bundan büyük zarar görüyor. Oysa çevirmenler, bazı ajansların, Goethe, Cervantes gibi çeşitli enstitülerin de desteğiyle çevirdikleri oyunları daha rahat tanıtmakta, oynatmak üzere tiyatro müdürleri ve yönetmenleriyle “güçlü ve derin iletişim” (!) kurmakta, o oyunları daha kolay oynatabilmektedirler. Zaten, yabancı hayranlığı içinde olan birçok tiyatro yöneticisini ve yönetmenini (hayatında hiç yerli oyun sahnelememekle övünen ve bunu kendine yaşam biçimi olarak seçen yönetmenlerimiz var!..) kolayca ikna edebilmektedirler. Kendi ülkelerinde bile oynanmayan oyun yazarları bizim ülkemizde hayli “anlamlı” “kariyer” yapmaktadırlar. Tiyatromuz da giderek sömürge ülkelerinin tiyatrolarını andırmaktadır.

Haldun Taner

Yazar ve Çevirmen Telif Ücretleri Konusu

Yazarlarımızın aleyhine, yabancı yazarların ve çevirmenlerin lehine olan bu psikolojik tutum, son yıllarda, yapılan yasal değişikliklerle somut olarak da kökleşmeye, kemikleşmeye başlamıştır. Bu acınası bir durumdur.

Örneğin Devlet Tiyatrolarında daha önce % 40 olan yerli yazar telif ücreti, yarı yarıya azaltılarak % 20 olmuş. Buna karşılık yabancı yazar telif ücreti %30’a yükseltilmiş. Yarısını yabancı yazar, yarısını çevirmen alıyormuş. Burada şöyle absürt bir durum da çıkıyor ortaya. Bir oyun yazarsanız ve oynanırsa (!) % 20 telif ücreti alabilirsiniz. Ama bir oyun çevirirseniz, büyük bir olasılıkla oynanır ve % 15 çeviri ücreti alırsınız. Bu da kendiliğinden bir değer eşitsizliği yaratıyor. Günde bir sayfa bile çevirseniz, bir oyunu bir ayda çevirebilirsiniz, oysa bir oyunu yazmak yıllarınızı alır. En çarpıcı yanı da bunun “yerli ve milli” olmakla övünen tiyatro yöneticileri tarafından yapılmış olması! Elbette bu kabul edilemez!..

Devlet Tiyatrosunda, çocuk oyunlarında da benzer bir uygulama olmaya başlamış. Geçmişte, çocuk oyunları zaten çok az, haftada bir-iki kez oynandığından, çocuk oyunu yazarlığını destekleyerek geliştirmek için, yetişkin oyunlarındaki telif ücreti % 40 iken, çocuk oyunlarında % 50 idi. Altı yedi yıl önce % 40’a, iki sene önce de % 30’a indirilmiş.

Bununla da yetinilmiyor, yazara ödencek toplam telif ücreti üzerinden % 17 telif vergisi kesiliyor. İyice yolunmuş kuşa çevrildikten sonra, teliften geriye bir şey kalırsa yazara ödeniyor.

Öte yandan çocuk tiyatrosu sadece seyirci sayılarını arttırmak için bir araç olarak görülmeye başlandığından, kimi zaman ücretsiz sunulduğundan, gişe geliri üzerinden yazara ödenecek ücret daha da kırpılmış oluyor.

Yazar telif ücretleriyle çevirmen telif ücretlerini, neredeyse eşitleyerek, özgün bir tiyatro oluşturmanın taşlarını döşeyemeyiz. Göethe Enstitüsü, Cervantes Enstitüsü, Fransız Kültür Merkezi gibi kurumlar kendi yazarlarını desteklerken, biz yazarlarımızı kösteklemiş oluyoruz. Yeni oyunları desteklemeyi geçelim, yurt dışında kendini kanıtlamış, yayımlanmış, oynanmış oyunlara kendi sahnelerimizde yer vermeyerek, yazarlarımızı cezalandırıyoruz!.. Bu ne yaman çelişki!.. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!..

Bu isabetsiz kararlar yüzünden, tiyatromuz giderek bir çevirmen tiyatrosuna dönüşüyor. Yurt dışındaki festivallere bile yabancı oyun gönderiyoruz, farkında değil misiniz? Bu yeterli bir utanç vesilesi değil mi?..  Hayran olduğumuz, kendi özgün tiyatromuzu var etmek için çırpınan Muhsin Ertuğrul, Metin And, Sevda Şener, Özdemir Nutku, Nurhan Karadağ gibi tiyatro insanlarının kemikleri sızlıyordur yattıkları yerde. Bu bakışla, özgün ve güçlü bir tiyatroya ulaşmamıza olanak yok. Yöneticiler “neden bizde Shakespeare yetişmiyor” diye dizlerini dövsünler. Bu üzüntü, olsa olsa yavrusunu yiyen timsahın gözyaşlarına benzer.

Nurhan Karadağ’ın “Misafir” oyunundan (Van DT)

Edebi/Repertuvar Kurulları Konusu

Halkın vergileriyle işleyen ödenekli kamu tiyatrolarındaki nesnelliği sağlamak, nepotizm (akraba kayırmacılığı, ahbap-çavuş ilişkisi) gibi sorunların önüne geçmek ve kaliteyi arttırmak için edebi/repertuvar kurulları vardı (!). Adları ve işleyişleri tartışmalı olsa bile, bu kurullar, bir çeşit kalite kontrolü sağlıyordu. Yönetimler repertuvarlarını yaparken, bu kurullardan geçmiş oyun havuzundan oyunlar seçmek zorundaydı. Mantığı şuydu: Yönetim, sahnelemek üzere bu kurullardan geçmiş olan hangi oyunu seçerse seçsin, o oyunların yazarlık kalitesinden kuşku duyulmazdı. Çünkü bu kurullar, farklı uzmanlardan oluşuyordu (oluşması gerekiyordu) ve bu uzmanlar düşük kaliteli bir oyunun geçmesine asla izin vermezlerdi. Yazarlar bu kurullara oyun gönderdiğindeyse, üç-beş ay içinde, mutlaka yanıt alırlardı. Yanıt olumsuzsa, gelecek mektupta bu olumsuzluklar da incelikle ifade edilirdi. Edebi/repertuvar kurulları, tiyatroların yönetimlerinden farklıydı, aradaki ilişkiyi sürdürecek bir-iki ortak üye olsa da. Bu yazıyı okuyan ve konuyu bilenler, haklı olarak, “o kurulların varlığı devam ediyor” diyecektir. Evet, yasal olarak o kurullar varlıklarını devam ettirseler bile, “defacto” olarak işlevsiz hale getirilmiş durumdalar ve yasal varlıkları da tehdit altındadır. Çünkü mevcut “pratik yönetimler” (!) önce repertuvarını yapmakta, repertuvara aldıkları oyunları da “mutlaka geçmesi gerekiyor” direktifiyle bu kurullara göndermektedir. Açıkçası bir çeşit, “enstrümanları sonra akord edersiniz, önce konseri verelim” anlayışı egemen olmaya başlamış durumda. Bu nedenle, olağan yollardan oyunlarını bu kurullara göndermiş olanlar boşuna bekliyorlar. Repertuvara alınmış ve acelesi olan oyunlardan bir türlü sıra gelmiyor onlara. Yanıt almak için en az 2 yıl beklemek gerekiyor…

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında, bu durum daha da garip hale gelmiş durumda. Artık yazarlardan, Edebi Kurulda yer alan üye kadar oyun kopyası bile istenmiyor. Yalnız iki kopya isteniyor. Biri kütüphaneye, biri dramaturga verilmek üzere. Kurul yerinde duruyorsa bile, anlaşılan bu üyeler oyun da okumuyor. Bir dramaturg okuyor, onun raporu doğrultusunda karar alınıyor. (O kurullarda kimlerin görev aldığı ise ayrı bir yazının konusu olacak genişlikte ve önemde).

Ayşegül İşsever’in bakışına göre, zaten ne gerek var kurula filan, o kadar mesai harcamaya? Basın toplantısında, “biliyorsunuz, bizim yazarımız yok” dememiş miydi? (Tabii okumazsanız ve bilmezseniz sizin için yazarımız yoktur. Siz onların varlığını kabul etmezseniz, onlar da sizin varlığınızı kabul etmezler. Sizin yerinize onlarcası, yüzlercesi bulunabilir ama yazarların yerini kimse dolduramaz.) Zaten üniversitelere bağlı 10’dan fazla yazarlık bölümünü görmezlikten gelip 40-50 kişiyi bir salona doldurarak, bir iki haftalık hızlandırılmış kurslarla yazar yetiştirmeye çalışmıyor mu? Bu yolla ona biat edecek, elini eteğini öpecek yazarlar aramıyor mu? Böyle mi alternatif olacak!.. Bu birikimle mi?!.. Bu vizyonla mı?!..

Ödenekli küçük tiyatrolarda ise, bu kurulların varlığıyla yokluğu neredeyse aynı anlama geliyor!.. Başlarına atanmış olan sanat yönetmenleri kendilerini bu kurulların da yerine koyarak, bu tiyatroları kendi özel tiyatroları sanarak, keyfi repertuvarlarını yapıyorlar, ona da repertuvar denirse.

Ferhan Şensoy’un “Ferhangi Şeyler” oyunundan

Ödenekli Tiyatrolarda Ticari Bulvar Komedileri

Daha önce de dile getirdik, sağır sultan duydu, sanat yönetmenlerimiz duymamakta ısrar ediyorlar. Bir kez daha dile getirelim ki, ödenekli kamu tiyatrolarının görevi, yeni bakış açılarıyla güçlü klasikleri, yerli ve yabancı çağdaş oyunları, seyirci çeşitliliğini de gözeterek sahnelemektir. Benzer biçimde, dar kadrolu bağımsız tiyatroların sahneleyemeyeceği çok kişili oyunları, güçlü yapımlarla sahneye taşımak, öte yandan ticari tiyatroların oynamak zorunda kaldığı içi boş ticari oyunları ise oynamaktan kaçınmaktır.

Ne yazık ki, ödenekli kamu tiyatroları bu görevlerini de yanlış algılamakta ve yine yanlış uygulamaktadır. Klasiklerin yeni bakış açılarıyla sahnelemesini ya da cesaret isteyen çağdaş oyunların seyirciyle buluşturulmasını bağımsız tiyatrolara bırakmakta, içi boş, iyi-kurulu-oyunları oynamayı seçmektedir. Defalarca yazdığımız, uyardığımız halde, ödenekli kamu tiyatroları, (geçmişe göre azaltmakla birlikte) bu tür oyunları, oynamaya devam ediyor. Oscar, Komik Para, Hangisi Karısı, Kaç Baba Kaç, Haydi Karına Koş gibi içi boş, ticari oyunlar halkın vergileriyle işleyen ödenekli kamu tiyatrolarının sahnelerinden uzak kalmalıdır. Çünkü bu oyunların halka ne içerik ne de biçim açısından vereceği bir şey yoktur. Ancak, onlardan paralarını, zamanlarını, daha da önemlisi tiyatro zevklerini (ç)almaktadır.

Sahnelenen bu tür oyunlar, tiyatromuzun niteliğinin düşmesine neden olmakta, dolayısıyla seyircilerin beğeni düzeyini de düşürmektedir. Daha da önemlisi kendi yazarlarımızın oyunlarının sahnelenebileceği sahneleri üçüncü sınıf Amerikan komedileri işgal ettiğinden, kötü paranın iyi parayı kovması gibi, nitelikli tiyatronun sahnelerimizden uzaklaşmasına yol açmaktadır. Tiyatromuz, Sisifos anlatısındaki gibi, sonsuz bir döngü içine hapsolmaktadır. Nitelik düştükçe düşmekte, seyirciler o oyunlara alıştırılmakta, bir süre sonra aynı seyirciler, yüksek nitelikli seyirciler haline gelip yüksek nitelikli oyunlar isteyeceği yerde, benzer oyunları beklemeye başlamakta, daha da kötüsü tiyatroyu da böyle sabun köpüğü komiklikler sanmaktadır.

“Seyirci komedi istiyor” savının arkasına sığınmak tiyatro bilgisizliği değilse bile samimiyetsizliktir. Seyircilerin ne istediği sorulmuyor ki… Nitelikli anketler uygulanmıyor. Ayrıca, sanatçılar seyircilerin her istediğini yapmak, onların peşinden gitmek, ayakları altında ezilmek zorunda hissetmemelidir kendini. Ne seyirci hep haklı bir tüketicidir ne de sanatçı bir satıcı. Öte yandan, ufuk açıcı, felsefi denebilecek komediler var. Komedi sahnelenecekse neden kötüsü sahnelensin, iyisi varken? Tiyatro yöneticileri iyi komedileri mi bilmiyor? Bilenlere danışsınlar, hiç değilse.

Tiyatro repertuvarlarımızda yapılan yanlışlar, sorunlu seçimler ve uygun olmayan uygulamalar yüzünden, bırakın yüzmeyi ve açık denizlere açılmayı, su yüzünde durmakta bile güçlük çeker hale geliyor. Umutla yapılmış olan tiyatro gemilerimiz ehil olmayan kaptanlar yüzünden durmadan su alıyor. Havada irtifa kaybediyor, karada patinaj yapıyor. Bir an önce sarsılıp kendine gelmesi gerekiyor.

Genco Erkal

NELER YAPILMALI

Repertuvar Çeşitliliği

Repertuvar, “dağarcık” demektir ama bir bakıma da çeşitlilik demektir. Elbette yüksek kaliteyi koruyarak. Seyirci kitlesi büyük bir yelpaze oluştururken, repertuvardaki dar ve sığ bakış açısı, seyirci ve tiyatro buluşmasını engelliyor. Tiyatromuz, yetkinleşemediği gibi, yaygınlaşamıyor da. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, her iki boyutu birden gözetmek gerekiyor.

Çocuklara, gençlere, kadınlara, engellilere, göç mağdurlarına ve başka dezavantajlı kesimlere yönelik özel projeler oluşturulup hayata geçirilemiyor. Bu projeler bir seferberliğe dönüştürülemiyor. Tiyatro etkinlikleri aranan, özlenen, bütçe ayrılan etkinlikler haline gelemiyor. Tiyatro bir türlü kökleşip kalıcı olamıyor toplumun farklı katmanlarında. Hâlâ sempatiyle bakılan ama yanlış anlaşılan bir alan halinde. Politikacılar birbirlerinin sahte ve yanlış işlerini nitelemek için, “tiyatro bunlar, bana tiyatro yapma” demiyor mu, tiyatroyu ne kadar aşağıladığının farkına varmadan. Oysa, birçok politikacı gerçeği örterken, tiyatro gerçeği açığa çıkarmaktadır. Sahte olmadığı gibi, sahtekarların da maskesini düşürmektedir.

Hasan Erkek’in “Kibritçi Kız Müzikali”nden (Zorlu Çocuk Tiyatrosu)

Çocuk Ve Gençlik Tiyatrosu

Çocuk seyirciler ciddiye alınmıyor hâlâ ciddiye alınmıyor. Gayrı ciddi tiyatro çocuklara layık görülüyor. Onların eften püften köpürtmelere değil, sahici bir tiyatroya ihtiyacı olduğunun farkına varılamıyor bir türlü. Tiyatro yöneticileri bu alandaki uzmanlarla çalışma gereği bile duymuyor. Cezalandırmak istenen oyuncular çocuk oyunlarında görevlendiriliyor. Çocuk tiyatrosu acemilik giderme alanı olarak görülüyor. Böylece hem çocuklar hem o oyuncular aşağılanmış oluyor.

Zaten ehil olmayan ellerde geri kalmış olan çocuk tiyatrosumuz bu bakışla nasıl gelişecek?.. “Kendin(e) pişir, kendin ye” anlayışıyla yerlerde sürünüyor çocuk tiyatromuz. Çocuklara ve ülkemize yazık değil mi? Neden çağdaş bir çocuk tiyatrosu geliştirip dünyaya armağan edemiyoruz?.. Zeki ve birikimli olmadığımız için değil herhalde, daha çok kurnaz ve çıkarcı davrandığımız için olsa gerek… Yani her alanda olduğu gibi, bu alanda da gelip “liyakat” konusuna dayanıyoruz.

Kurumsal çocuk tiyatromuz başlayalı yüz yıla yaklaştığı halde, özgün bir çocuk tiyatromuzun varlığından söz etmek çok güç. Birçok ülkeden daha erken başladığımız çocuk tiyatromuzla neden çağın gerisinde kalıyoruz?.. Tiyatro yönecilerinin bunda bir kabahati yok mu? Yoksa kabahatin çoğu onların da, dilimiz mi varmıyor söylemeye?.. Bir tiyatro yöneticisi, uygun metni, uygun yönetmen, oyuncu ve seyircilerle buluşturamıyorsa hangi işlevi yerine getirir?

Gençlik tiyatrosu ise tamamen ortadan kaldırıldı. 11-19 arası yaş grubuna yönelik neredeyse hiç yapım yok. Uyuşturucu batağına sürüklenen, şiddet sarmalına kapılan, umutsuzluk girdabında boğulayaz olan gençler nasıl kurtulacak? Bedenleri, ruhları nasıl korunacak?.. Yarınımızı belirleyecek olan gençlerin vicdanları nasıl gelişecek? Hayata, insana dair ufukları nasıl genişleyecek? Mevcut seyirciler “dünya sahnesi”ni terk ettiğinde yeni seyirciler yetişmiş olacak mı, bu gidişle? Onlar dünyayı nasıl bir yer haline getirecek?.. İşte bu soruların yanıtları şimdi yapılacak repertuvarlarda, sanat, eğitim ve bilim programlarında saklıdır.

Hasan Erkek’in “Eşik” oyunundan (Novi Pazar Bölge Tiyatrosu)

Yakıcı Sorunlar: Kadınlar, Engelliler, Göçmenler,…

Ülkemizde, her gün, en az iki kadın erkekler tarafından vahşice öldürülüyor. Bu hepimiz açısından bir utanç vesilesidir. Binlercesi, onbinlercesi, yüzbinlerce, milyonlarcası ezilen kesim olmaktan kurtulamadı bir türlü. Kadın ve erkek sorunlarına yönelik hangi oyunlar seçilip sahnelendi?.. Çocuk ve gençlik repertuvarımızda bu türden kaç oyun var? Bu öyle bir iki sembolik oyunla olmaz. Bir seferberlik ruhuyla çalışmak gerekir.

Toplumun %10-12’sini engelliler oluşturuyor. Bu insanları sürekli evlere tıktığımız için ne kadar geniş bir kitle olduğunu fark edemiyoruz bile. Onların da tiyatroya ihtiyacı var!.. Aslında yapılan eksik ve yanlış repertuvarlardan dolayı da, iki kat engelli durumdalar. İyi ve onlara seslenen tiyatroya ulaşmaları engellenmiş oluyor.

Öte yandan, seçilmiş oyunlarda, (bu arada klasik masallara dayalı çocuk oyunlarında da), engelliler kötü gösteriliyor. Kötü karakterler aynı zamanda bir engelle birlikte betimlenerek, engellilerin kötü olduğu mesajları veriliyor seyircilere. Engellileri aşağılayıcı birçok deyim var. Oyunlar hızla bundan arındırılmalı. Bu kesime yönelik özel projeler hayata geçirilmeli.

Ülkemiz 80 yıldır, iç göçün etkisi altında. Köyden kente, kentten kente göç dalga dalga yayılıyor. Zaten göçebe bir toplum olduğumuzdan, göçerlik sorunları hayatımızın odağında yer alıyor hep. Dertlerle dolu bir süreç. Öylesine ki kimi zaman göç sorunları travmalara dönüşüyor.

Son yıllarda ise, komşu ülkelerden (Irak, Suriye, İran,..) gelen göçün etkisi altında ülkemiz. Kültürel çatışmalar, yerinden edilmişliğin yarattığı yaralar, biriken ve patlayacak hale gelen öfke, göçün yakıcı sonuçları arasında…

Ne yazık ki bu konuda da, yüksek nitelikli az sayıda oyun var. Olanlar da repertuvarlara seçilmiyor. Seçilse yeterince güçlü sahnelenemiyor. Öyle olunca da, beylik bir söz haline gelen “sanatın şifacılığı”, “toplumsal katharsis” etkisini bir türlü gösteremiyor. Bu konuda da özel tema seçimlerine, göç oyunları dağarcığı oluşturmaya ve tematik festivaller yapmaya acil ihtiyaç var.

Mehmet Baydur

Yüzde Yetmiş Yerli Yazar Kotası

Oyun okumayan sanat yönetmenleri aksini iddia etse de, artık kendi yazarlarımız var. Bir kısmı dünyaya açılmaya başladı bile. Düzenlenen oyun yarışmalarında, bu yarışmalara duyulan güvensizliğe rağmen (maalesef oralarda da liyakat yara almış durumda) en yüz oyun katılıyor. Birçok yazarımızın kendi özgün sesinden söz edebiliriz artık. Kimi yazarlarımız ise sesini bulma peşinde.

Tiyatroya küstürülen, televizyon dizilerine, reklam piyasasına kaptırılan oyun yazarlarını yeniden tiyatroya kazandırmak, yetişmekte olan yazarları ise, oyunlarını hakkıyla sahneleyerek, tiyatroda tutmak gerekir.

Artık ödenekli kamu tiyatrolarında (çünkü bağımsız tiyatrolar da kamu hizmeti yerine getiriyor) kendi yazarlarımızı oynanma kotası kesinlikle en az yüzde yetmişe (% 70) çıkarılmalı ve onların aleyhine asla esnetilmemelidir. Bu kotalar, yasal düzenlemelerle güvence altına alınmalıdır. Bir ülkenin tiyatrosu nasıl atandıkları tartışmalı olan sanat yönetmenlerinin keyfi uygulamalarına bırakılamayacak kadar ciddi bir konudur. Avrupa ülkelerinde, oynanan yabancı oyun yazarı oranı yüzde otuzun bile çok altındadır. Kimi ülkelerde, % 3-5 civarındadır. Sanat yönetmenlerimiz ve onlara bağlı çalışan kurullar bu aşağılık kompleksini hızla aşmalıdır.

Sevda Şener

Üç Yıl Sınırı

Repertuvarda sırrına erilemeyen konulardan biri de yapımların sahnede kalış süreleri. Kimi oyunlar, seyircisi olduğu halde, göz açıp kapayıncaya kadar sahneden kaldırılırken, kimi oyunlar yıllarca, onyıllarca oynanabiliyor. Bir sahnedeki seyirci tüketilince, o yapım bu defa turne yoluyla başka kentlere götürülüyor. Oyunlar uzun süre sahnede kalınca, o oyunları seyredip ölmüş olan seyircilerin yerini yenileri alıyor. Bu bakış açısı ve bu zoraki çabayla, 90 milyonluk bir ülkede, çok sorunlu oyunların dışında hiçbir oyunun seyircisi bitmez. Zaten seyircilerin beğenisi sürekli aşağı çekildiğinden, yapımın kötü çıkmış olması da, bir engel oluşturmamaktadır o oyunun sahnede tutulmasının önünde.

Böylece, uzun süre sahnede kalan oyunlar, yeni oyunların sahneye çıkmalarının önünde ciddi bir engel oluşturmuş oluyor. Çünkü sınırlı sayıda sahne var. Oyuncu sayısı da, açılmış olan oyunculuk bölümlerine rağmen, açılamayan kadrolardan dolayı sınırlı sayıdadır. O eski oyunlara birçok oyuncu uzun süre bağlandığından, yeni oyunlarda görev alacak oyuncu bulmak güç olacaktır, doğal olarak.

Kamu tiyatrolarının görevi, ticari tiyatroların aksine, bir oyunun seyircisi var diye (varmış gibi dolaştırarak) bir oyunu onyıllarca sahnede tutmak değildir. Seyircilere rağmen, onları yeni yapımlarla buluşturup estetik beğenilerini yükseltmek, onlara yeni sanatsal ufuklar açmaktır. Örneğin, ödenekli olmayan Ferhan Şensoy’un başında bulunduğu Ortaoyuncular bile, seyirciye rağmen yeni oyunlar sahneye çıkarıyordu. Ödenekli tiyatrolar bunu daha kolay yapabilirler.

Oysa ödenekli tiyatrolarda durum hiç de öyle değil. Örneğin, 1992’de sahneye konan Süskind’in Kontrabas oyunu 34 yıldır sahnede… (O tarihte akademik kariyerime başladım ve kıdemli profesör olarak emekli oldum, oyun hâlâ devam ediyor.) Nedenini anlamak mümkün değil. Ömrünün yarısını o oyunla geçiren sanatçıya da yazık. Bu oyun, yazarın kendi ülkesinde bile bu kadar oynanmamıştır. Onun yerine 34 genç yazarın oyunu oynanabilirdi. Onların arasından, özgün, güçlü yazarlar yetişebilirdi. “Seyircisi var”, denmesin. Onun yerine oynanabilecek oyunların seyircilerinin olmayacağı nereden biliniyor?..

Kovaçeviç’in Profesyonel’i 16 yıl oynandı. Sahne sahne dolaştı. Oyuncularından biri, o oyunla emekliye ayrıldı. Kuşkusuz güçlü bir oyun. İlk sahneye çıktığında, ben de hakkında övgü dolu bir yazı yazmıştım, o ayrı konu. Ama bir oyunun bu kadar uzun süre sahnede kalması kabul edilemez. Bu, o yazarın başarısı değil, olsa olsa sanat yönetmeninin başarısızlığıdır.

Bu gözle bakıldığında, 16 genç yazarın oyununa da Profesyonel engel olmuş oluyor. Aynı mantıktan hareket edecek olursak, bu iki oyun bile. bu 50 kadar genç yazarın oyununun oynanacağı sahneleri işgal etmiş oluyor. Peki bizim, Süskind’ler, Kovaçevic’ler nasıl yetişecek?.. Bu oyunlar 2-3 yıl oynanıp, aynı zamanda genç yazarların oyunları da sahneye taşınsa olmaz mıydı? O durumda bile 40 genç yazarın oyunu sahnelenmiş olacaktı. O yazarlara haksızlık yapıyor değiliz, kendi yazarlarımızın, genç yazarlarımızın haklarını da korumak zorundayız.

Öte yandan yalnız yabancı yazarlar seyirci buluyor değil, kendi yazarlarımızın oyunları da uzun süre sahnede kalabiliyor. “Lüküs Hayat”, “Ben Anadolu”, “Hüzzam” bu konuda hatırlanabilir.

Kamu tiyatroları seyircilerine karşı sorumlu olmanın yanı sıra, yazarlarına karşı da sorumludurlar. Özellikle genç yazarların oyunları için yeni sahnelerin açılması beklenir. Sahneler birkaç oyunun işgali altındayken yeni oyunlar nasıl sahneye çıkacak?.. Zaten on yıllardır, 50-60 oyun döne dolaşa sahneleniyor. Her biri, bir tiyatroda bitiyor, ötekinde başlıyor. Tiyatromuzda kısır döngü içinde dönüp duruyor. Ne kadar başarılı olursa olsun, buna bir sınır getirilmeli. Başka başarılı oyunlara da yer açılmalıdır.

Oyunlarını sahnede göre göre, hatalarını anlaya anlaya, yeni oyunlarında daha az hata yapmayı öğrene öğrene büyür bir yazar. Hiçbir yazar annesinin karnından yazar olarak doğmaz. Hiçbir Fransız, Alman ya da Sırp sahnesinde, hiçbir yazarımızın, yalnız bizim de değil, herhangi bir yabancı yazarın, oyunlarının bu kadar süre sahnede kalmasına izin verilmez.

Bir oyun ne kadar başarılı olursa olsun, seyircisi ne kadar çok olursa olsun, yeni yazarlara yer açmak, seyircilere de yeni oyunlar sunmak için, bir sınır konmalıdır. Örneğin yabancı oyunlara üç yıl sınırı, kendi yazarlarımızın oyunlarına da beş yıl sınırı getirilebilir. Çok başarılı bir oyunsa, başka tiyatrolar da oynayabilir…

Hasan Erkek’in “Boğaç Han” oyunundan (Konya DT)

“Girişimci” Yazar ve Çevirmenlere De Sınır Getirilmeli

Son yıllarda, göze batan bir konu da, kimi tiyatrolarda, sadece kimi yazarların ve sadece kimi çevirmenlerin oyunlarının oynanmasıdır. Öylesine ki, kimi yazar ve çevirmenler için “o tiyatroyu satın mı aldı, yoksa kırk dokuz yıllığına kiraladı mı” diye sormadan edemiyor insan. Peki bunlar en iyi yazarlarımız ve en iyi çevirmenlerimiz mi? Hayır, öyle olsa, başka tiyatrolarda da yazdıkları/çevirdikleri oyunların sahnelenmesi beklenirdi. Hele yazarların oyunlarının sınırlarımızı aşması, başka yayımlanması ve sahnelenmesi gerekirdi. Oysa durum hiç de öyle değil. Çoğunun oyunu Edirne’den öteye geçemeyecek durumda.

Bunlar daha çok, en hafif sıfatla, “girişimci yazarlar ve çevirmenler”. Yoksa o yazarların/çevirmenlerin oyunları için kapı pencere kırılıyor değil. Olsa olsa, daha önce kaliteli yapımların mirası yeniliyor, o yapımların kazandığı seyircilerin güveni kötüye kullanılıyor. Kısacası bu konuda da liyakate uygun hareket edilmiyor. “Bu mirasyedi”lik durumu nereye kadar sürdürülebilir?.. Var olan seyirci tamamen bezdirilinceye kadar mı? Hani kendi tiyatromuzu var etmeye çalışıyorduk? Dünya tiyatrosuna armağan edeceğimiz bir tiyatro bu yolla mı oluşturulacak?.. Bu, çıkmaz bir yoldur.

Bir yazarın ya da çevirmenin, bir tiyatroda, örneğin Devlet Tiyatrolarında (buradan her bölge tiyatrosunu ayrı bir tiyatro olarak yorumlayıp genel müdürlükten bazı oyunları bağlama ve her tiyatroda bir oyununu oynatma anlamının arkasına saklanmamalı “girişimci yazarlar ve çevirmenler”, devlet tiyatrosu bir tek tiyatrodur) en çok iki oyunu oynanmalıdır (Telif hakları eski haline getirilirse, bir oyununun oynanması da yeterli olur, o yazarın ya da çevirmenin alanda çalışmaya devam edebilmesi için). Bu kifayetsiz açgözlülüğün önüne yasal set çekilmelidir. Bu ülkenin başka yazarları ve çevirmenleri de var ve yazdıkları/çevirdekileri oyunlar onlarınkinden kötü değil. Kamu tiyatroları o yazarlara karşı da görevlerini yerine getirmekle sorumludur. Öte yandan bu görev, lütfeder gibi yerine getirilmemelidir. Sanata saygı esastır. Liyakatin yanında adalet de gözetilmelidir.

Vasıf Öngören

Genç Yazar Kotası

Batılı anlamda, 150-200 yıllık olan tiyatromuzun yazarları, 3000 yıllık Batı tiyatrosunun binyılların içinden süzülüp gelmiş olan en iyi yazarlarıyla yarışa sokulmaktadır. Bu yarış da hakkaniyetli yapılmamaktadır. Deneyimli yazarlarımızı geçelim, genç bir yazarın bile ilk oyununda Sophokles, Shakespeare, Molière, Ibsen olması beklenmektedir. Tiyatro yöneticileri Ibsen’in ilk oyununu okumuş olsalardı, bir yazarın, yazar olarak doğmadığını, zamanla, oyunlarını sahnede göre göre, deneyim kazanarak büyük yazar olduğunu anlarlardı.

Oysa yönetmenlikte ve oyunculukta böyle bir yarış, böyle bir rekabet yoktur. Her yönetmen ve oyuncu kendi çağının (çoğunlukla kendi ülkesinin) yönetmenleri ve oyuncularıyla yarış halindedir, kendisi bunu amaçlamamış olsa bile.

Bu durum, yazarları koruyacak kotalar koymamızı zorunlu kılıyor. Öncelikle kendi yazarlarımızı, tarihin içinden süzülüp gelmiş olan dünyanın en iyi yazarlarına karşı korumalıyız. Kendi yazarlarımızın, bu haksız rekabet içinde yok olup gitmelerini önlemeli, onların gelişip büyük yazar olmaları için olanak sağlamalıyız.

Öte yandan, “doğal” olarak genç yazarlar da, tiyatroda dezavantajlı gruplar arasında sayılmalıdır. Her şeyden önce, genç bir yazarın hayat ve sanat konusundaki bilgisi sınırlıdır. İnsana ve hayata dair, hangi felsefi bakış açısına kavuşabilir ki genç yaşında? Ancak zamanla hayat ve insanlık konusunda derinleşebilecektir. Öyle bir felsefi bakışa sahip olsa bile, onu tiyatroya özgü biçim ve biçemleri yaratıp geliştirmesi zaman alacaktır.

Öte yandan, deneyimi de sınırlıdır. Deneyim, elbette deneyerek, ama aynı zamanda yaşla da kazanılabilecek bir yetidir. O deneyimin tiyatroya damıtılması ayrı bir süreç gerektirir. Bu nedenle, genç yazar kendinden yaşça büyük yazarlarla da “haksız rekabet” içindedir, ister istemez.

Deneyimli yazarların, tanınırlığı, görünürlüğü daha fazladır, doğal olarak. Oyunlarının daha çok okunması ve daha çok sahnelenmesi beklenir (kıskançlık gibi başka engellere takılmazsa). Genç yazarlara karşı ise, tiyatro yöneticilerinin olumsuz önyargıları vardır. Özellikle bizim gibi geleneksel toplumlarda. Zaten gençler, ne bilebilir, neyi başarabilir ki, kabile değerleriyle hareket eden toplumun bakışına göre… Ağzıyla kuş tutsa, yine de kolay kabul görmez… Oyunlarının oynanması için öncelikle okunması gerekir. Ama zaten sorun da oradadır. Oyunları okunmaz, en azından saygıyla okunmaz. Okunsa bile, elde kırmızı kalemle okunur. Herkes hocalık yapmaya kalkar genç yazara. Oyununu oynamaya bir türlü sıra gelmez, liyakat dışı birtakım ilişkileri (akrabalık, çıkar vb) yoksa. Oynansa da, onun oyunu olmaktan çıkar, gerekli gereksiz müdahalelerle. Giderek yazarlıktan soğur genç yazar. Tiyatroyu bile bırakabilir. Gecikmiş de olsa, alan değiştirerek yoluna devam etmek zorunda kalabilir, sanata ve liyakate yakışmayan tutumlar yüzünden.

Bu bakımlardan, genç oyun yazarlarına özel ilgi göstermek, tiyatro tarihinden süzülüp gelmiş olan ünlü yazarlar ve/veya çağdaşı yaşlı yazarlar karşısında onları korumak gerekir.

Özellikle ödenekli kamu tiyatrolarında, genç yazarlara özel bir kota ayrılmalı. Repertuvarın % 10-15’i genç yazarların oyunlarıyla doldurulmalı ve bu titizlikle korunmalıdır. Muhtemel büyük yazarlarımız, ancak o genç yazarlar arasından çıkabilecektir.

Özdemir Nutku

Gelenekten Geleceğe Kotası

Unutulmaya bırakılan konulardan biri, geleneksel tiyatromuzdan hareketle çağdaş bir tiyatro ortaya çıkarma arayışıdır. Bunun için hatırı sayılır deneme ve çalışma da yapıldı. Haldun Taner’in, Sermet Çağan’ın, Vasıf Öngören’in, Oktay Arayıcı’nın, Haşmet Zeybek’in, Ferhan Şensoy’un geleneksel tiyatromuzdan hareketle ortaya koydukları oyun metinleri, Mehmet Ulusoy, Nurhan Karadağ, Başar Sabuncu gibi yönetmenlerce özgün bir biçimde sahnelenerek tiyatromuza önemli bir ivme kazandırılmıştı. Tiyatromuz bu araştırmalar ve denemeler sonucunda doğru rotada yol almaya başlamıştı.

Oysa son zamanlarda bu konu bir yana bırakılmış, Batı tiyatrosunun kötü örneklerine tamamen teslim olunmuş gibi bir görüntü ortaya çıkmış durumda. “Yerli ve milli” geçinen sanat yönetmenlerince buna neden olunması da ayrıca düşündürücüdür.

Gelenekten yola çıkılarak geleceğe uzanan bu çizginin yeniden hatırlanması ve güçlendirilmesi için desteklenmesi gerekmektedir. Bu da sadece “iyi niyet”le yapılacak bir çalışma değildir. Bu tür özgün metin denemelerinin ve rejilerin desteklenmesi yasal güvence altına alınmalıdır. Bu tür çalışmalara en az % 20’lik bir kota ayrılmalıdır. Tiyatromuzun geleceği bu çizgide yatmaktadır. Tereciye tere satmaya çalışarak bir yere varamayacağımız açık artık. Elbette Batı tiyatrosunu ve orada yapılan yenilikçi çağdaş gelişmeleri de takip edelim ama bize özgü (ama içerik olarak çağdaş ve Batı’ya da armağan edebileceğimiz) bir tiyatroyu var etmenin tutkulu çabası içinde olmalıyız.

Mehmet Ulusoy

Yaralanan Yazarlar / Ölmeye Yatan Tiyatromuz

Yanlış repertuvar politikalarının olumsuz sonuçlarından biri de, oyun yazarlarımızın mağdur edilmesi ve tiyatroya küstürülmesidir.

Genci ve yaşlısı toplansa 100 dolayında yazarımız var. Zaten her yıl yüzlerce oyun oynadığından, bu yazarları mağdur etmeyi başarmak için özel bir çaba harcamak gerekir. Özel bir çaba harcanmıyor, ama özensiz repertuvar politikaları bu sonucu da doğuruyor ne yazık ki. Her yıl her yazarımızın iki oyunu oynansa bile, kamu tiyatrolarımızın repertuvarının yarısını ancak doldurur. Ama bu yapılamıyor, iyi yazarlarımızın güçlü oyunları repertuvar havuzlarınızda yosun tutarken, sahnelerimizde tiyatromuzun köküne kibrit suyu dökecek türden oyunlar oynanıyor.

Bu yalnız bir yazarlık sorunu değil. Bu tiyatromuzun temel sorunudur. Ancak kendi yazarlarımızın çağdaş bir içerikle ve yenilikçi bir estetikle yazılmış oyunlarını öne çıkarmakla tiyatromuz yenileşebilir ve çağdaş dünya tiyatrosu düzeyine ulaşabilir. Yoksa ölmeye yatar tiyatromuz, dünya tiyatrosunun gerisinde nal toplamaya devam eder.

Öte yandan, oyun yazarlarından, sanat yönetmenlerinin sıradan beğeni düzeylerine göre oyunlar yazmalarını beklemek, içinden çıkılmaz bir çelişki yaratmaktadır. Yazarları izlemek, yazdıklarına saygı duymak, onları anlamaya çalışmakla bu çelişki aşılabilir ancak. Yazarların, tiyatro yöneticilerinin peşine düşmeleriyle, el etek öpmeleriyle değil.

Hasan Erkek

Sonsöz

Tiyatromuzu yetkinleştirecek ve daha yaygın hale getirecek özgün projeler üretmeliyiz. Bu projeler, hem tiyatromuzu özgünleştirilmesine, yetkin hale getirilmesine katkıda bulunmalı, hem de halkımızı düşük ücretlerle ulaşabileceği yetkin yapımlarla buluşturmalıdır.

Sanat yönetmenlerinin başarısı onbinlerle ifade edilecek seyirci sayılarıyla ölçülmemeli. Geçmiş döneme göre, seyirci sayılarını beş on bin arttırmak gerçek bir başarı sayılmaz. Zaten nüfus artıyor. Doğal olarak seyirci de bir nebze artacaktır.

Ayrıca 90 milyona yaklaşan ülkemizde, bu seyirci sayıları devede kulak kalmaktadır. Unutmayalım ki, 80 milyonun üzerinde insanımız, hayatında hiç tiyatro oyunu seyretmeden ömrünü tamamlamaktadır. Çünkü tiyatro seyircimiz taş çatlasa 4-5 milyon civarındadır. Tiyatroya hiç gidemeyen insanlara erişilebilir tiyatro projeleri hazırlamak ve uygulamak da sanat yönetmenlerini görevleri arasındadır. Hatta bu, görevlerinin başında gelmelidir.

Nitelikli tiyatroyu, metropollerin dışında kalan, kenar mahallere, kasabalara, köylere ulaştırmak için özgün projeler seçmeye ve onları hayata geçirmeye acil ihtiyaç var. Bu da doğru repertuvar politikalarıyla başarılabilir.

Tiyatromuzu yetkinleştirecek ve ülke çapında, dahası dünya çapında yaygınlaştıracak repertuvar politikaları bir an önce oluşturulmalıdır. Tiyatro ancak o zaman toplumumuz için vazgeçilmez hale gelebilecektir.

Ancak bu yeni politikalarla tiyatromuzu çağdaşlaştırıp dünya tiyatro ırmağına akıtabiliriz. Aksi halde, tiyatromuz, tiyatro tarihinin sayfalarında ya hiç yer almaz ya da taklit bir tiyatro olarak kendine yer bulabilir. Buna asla izin vermemeliyiz!..

Prof. Dr. HASAN ERKEK

16 Temmuz 2026

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku