Tıp Fakültesini bitirdikten sonra (1954),daha önce tanıştığım eşimle evlenmiş (1955) ve askerliğimi yapmak üzere başvurmuştum. Çektiğim kur’ada Erzincan çıkınca, birlikte oraya gittik. 1,5 yıllık askerlik süremi tamamlayınca, yeniden Ankara’ya döndüm… Eskiden beri çocuklarla iletişim kurma ve onlarla yan yana olma konusunda çok istekli olduğum için, çocuk hastalıkları konusunda uzman olmak istiyordum. Bu konuda açılan sınava girip kazandım. Ve Ankara Numune Hastanesi’nde, dört yıl sürecek olan görevime başladım.
Ancak kadrosuzluk nedeniyle ücretsiz(fahri) çalışacağım bildirilmişti. Ama ben bir an önce meslek yaşamıma başlamak istediğim için, bunu göze alarak işe başladım. Eşimin ailesi Ankara’da olduğu için, barınma konusunda sıkıntı yaşamayacağımı sanıyordum. Nasıl olsa yakında bir kadro açılacağını, şansım tutarsa ek bir iş bulabileceğimi umuyordum. Eşimin ailesinin evi Hamamönü’nde olduğu için, ulaşımda bir sıkıntım olmayacaktı nasıl olsa. Neyse ki, üç ay sonra, hem oğlum dünyaya geldi, hem Sağlık Bakanlığı’na verilen kadroyla, aylık almağa hak kazanmış oldum.
Öte yandan içimdeki tiyatro aşkı sürüyordu. Fırsat buldukça sahnelenen oyunları izliyor, belki bir oyuncu, ya da yönetmenle tanışma umuduyla, bazen tiyatro merdivenlerini aşındırıyordum. O yıllarda Ankara’da çok fazla özel tiyatro yoktu. Benim gibi bazı çılgınlar(!) umutlarının itmesiyle bazı tiyatrolar açmış, yaşamağa çalışıyorlardı. Bunlar Başkent Tiyatrosu (Fikret Tartan), Meydan sahnesi (Çetin Köroğlu), Ankara Ekin Tiyatrosu, Beşinci Tiyatro (Oğuz Bora), Halk Oyuncuları (Erkan Yücel) ve Ankara Sanat Tiyatrosu (Asaf Çiğiltepe)… sayılabilir. Özellikle AST ses getiren oyunlarla izleyicinin beğenisini kazanmıştı. Çoğu yaptıkları turnelerle varlıklarını sürdürmeğe çalışan topluluklardı… Ben hastanedeki görevimden fırsat buldukça, daha çok Devlet Tiyatrosu’nun oyunlarını izliyordum. Ne de olsa, orada dostlar edinmiş, orada sahneye çıkmıştım.
Yıl 1958… Bir gün DTC Fakültesi’ne, Amerikalı bir profesörün geldiğini, daha doğrusu getirildiğini duydum. O zamana kadar tiyatrolarda bir, ya da birkaç oyunu sahnelenmiş olan yazarların, tiyatro görüşlerini geliştirmeleri için düşünülmüştü bu. Getirilen profesörün adı Mc Goven’di. O konuyla ilgilenen kişi de, Fakülte hocalarından Profesör İrfan Şahinbaş’dı. O ayni zamanda Devlet Tiyatrosu Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapıyordu. Fakülteye giderek kendisini buldum ve “Hocam, ben uzmanlık eğitimi almakta olan bir doktorum. Henüz hiçbir oyunum sahnelenmedi ama, bu derslere girmeme izin verir misiniz?” dedim. O da kabul etti. Böylece ben de o yazarların arasına katılmış oldum.

Askerliğim sırasında Erzincan’da evimin önünde eşimle birlikte (1956)
Ankara’yı bilenler bilir, Numune Hastanesi ile DTC Fakültesi binaları sırt sırtadır ve aralarında bir yol vardır. Hastanedeki işim bitince ben de o derslere katılabilecektim… Orada Orhan Asena, Turgut Özakman, Cahit Atay, Haldun Taner, Çetin Altan, Aziz Nesin, Nazım Kurşunlu, Metin And, Sevgi Sanlı, asistanlar Sevda Şener ve Özdemir Nutku ile tanıştım. Ben henüz oyunum sahnelenmediği için, haddimi bilerek en arkada bir yere oturdum. O yazarların çoğu ile dost oldum. Özellikle kendisi de çocuk doktoru olan Orhan Asena ile dostluğum hep sürdü. Onun ülkemizin en iyi tiyatro yazarı olduğunu düşünüyorum. Onun bu konudaki titizliğini ben de sürdürüyorum. O ‘Gılgameş’ oyunu ile sahneye çok güçlü bir adım atmış, ben de yıllar sonra ‘Topuzlu’ ile bunu başarmıştım.
Prof. Mc Goven yazarların oyunlarını ele alıyor, eksiklerini ortaya koyuyor, katılanların görüşlerini aldıktan sonra, kendi görüşlerini söylüyordu.Bir gün ben de, yazmakta olduğum bir oyunumu okudum. Kendisi daha sonra neler yapmam gerektiğini söyledi. Profesör konuşmalarında, konunun önemli olmakla birlikte asıl önemli olanın karakter çizimi olduğunu, oyun kişilerinin ayakları yere sağlam basan, karakterler olması gerektiğini söylüyordu. Onun geciktiği, ya da gelemediği zamanlarda yerini Haldun Taner alıyordu.
Uzmanlık eğitiminin son yılında, tüm zamanımı mesleğime ayırmıştım. Hastalarım ve tez çalışmalarım beni buna zorluyordu zaten. Sonunda uzmanlık sınavını da vererek(1960) Sağlık Bakanlığı’na başvurdum. Bakanlık beni Aydın Ana ve Çocuk Sağlığı Başhekimi olarak atayınca, hemen göreve başladım.
Doğup büyüdüğüm Aydın’a hizmet etme fırsatı yakalamıştım. O sıralarda yaygın olan, boğmaca, difteri, çocuk felci, kızamık gibi bulaşıcı hastalıklara karşı yoğun bir aşı kampanyası başlattım. Ebelerimizi mahallelere göndererek, gebe ve emzikli annelere hizmet ve öğüt vermelerini sağladım. Ayni zamanda hizmeti tüm Aydın kentine yaymak için, Sağlık Müdürlüğü ile birlikte, üç ilçede (Nazilli, Söke, Bozdoğan) şube ile 48 köyde sağlık istasyonu açtık. Belli aralarla buraları denetleyerek, eksiklerini tamamlamağa çalıştık. Bu arada öğretmen bulunamadığı için, Ebe Okulunda ‘çocuk bakımı ve hastalıkları’ dersi vermem istenince, onu da kabul ettim. Bu öğretmenlik ek görevi on üç yıl sürdü.
Her şeye karşın yorulmaktan hiç yakınmıyordum. Bir yandan da muayenehaneme gelen hastalarıma da bakıyor, ancak orada okuma, yazma fırsatı bulabiliyordum. Hastam varken onunla ilgileniyor, hastam gidince okuyup yazma fırsatı yakalıyordum. Bu nedenle boş zamanım hemen hemen yoktu. Geceleri aileme ayırıyordum. Bir de kızım dünyaya gelmişti bu arada.
Son yazdığım ‘Topuzlu’ adlı oyunumu Ankara Devlet Tiyatrosu’na göndermiştim. Provalara hemen başlandığını öğrendim. Oyunu Ahmet Evintan sahneye koyuyordu ve başrolünü üstlenmişti. Oyunumun ilk gecesinde bulunmak üzere Ankara’ya gittim. Oyun, benim de yıllar önce sahneye çıktığım Küçük Tiyatro’da oynanacaktı. Usta dekorcu Hüseyin Mumcu’nun dekorunu görünce, “Oh, sonunda başardım” sözü döküldü ağzımdan.
Oyun çok başarılı oldu ve turnelerle birlikte 254 temsil sayısını buldu. Ayni zamanda o yılın en iyi oyunu seçildi… Burada bir anımı söylemeden geçemeyeceğim… Ocak ayında oyunumu bir daha görmek için Ankara’ya gittiğimde, Küçük Tiyatro’nun önünde, yanmış odun parçaları ve küller gördüm. Bunun nedenini oradaki görevliye sorunca, gece bilet almak için gelenlerin üşümemek için, çevreden buldukları odun parçalarını yaktıklarını söyledi. Bu yalnız benim oyunumun gördüğü ilgi adına değil, tiyatroya duyulan ilgi nedeniyle olduğundan, çok sevinmiştim O yıllarda internet olmadığı için, oyunu görmek isteyenler, ya kendileri gişeye giderek biletini alır, ya da kurumlardan topluca bilet almak için birini gönderirlerdi.
Ertesi yıl yazdığım ‘Pembe Kadın’ adlı oyunumu İstanbul’a, Müşfik ve Yıldız Kenter kardeşlerin yönettiği Kent Oyuncuları’na gönderdim. Oyunu hemen gündeme aldılar. Oyunun müziklerini Nedim Otyam yapıyordu. Oyun umulmadık bir başarı kazandı ve Beyoğlu’ndaki Dormen Tiyatrosu’nda 5oo temsili aştı. Bilet bulamayanların “Ben yerde oturmaya razıyım” diyenlerin bulunduğu söylendi. Bu ilginin o sırada yapılmakta olan Kent Tiyatrosu’na çok büyük katkı sağladığını, Yıldız Kenter’in kendisi söyledi. Oyunun gördüğü büyük ilgi üzerine, filmi ve balesi de yapıldı.

Topuzlu oyununda, iki başrol oyuncusu Ahmet Evintan ile Muammer Esi arasında (1963)
Her iki oyunumun çok büyük ilgi görmesini, kent insanının, kırsal kesim insanını, böyle canlı olarak yakından görmesine ve öyküsünün çok sarsıcı olmasına bağlıyorum. Çünkü kentleşme olgusu henüz başlamamıştı. On yıl kadar önce yayımlanan, Mahmut Makal’ın ‘Bizim Köy’ adlı romanındaki kırsal kesim insanını tiyatroda canlı olarak görme olanağı, ancak şimdi izleyiciye ulaşmıştı.
Burada bir anımı da belirtmek istiyorum… Oyunun 400. temsilini kutlamak amacıyla oyuncular kendi aralarında bir kutlama yapmak istemişler, beni de davet etmişlerdi. Gittim. Nedim Otyam’ın evinde toplanıldı. Ancak oyuncu arkadaşların hemen hepsi geldikleri halde, Yıldız Kenter ve Şükran Güngör ortada yoktu. Herkes merak ediyordu. Biraz sonra geldiler ve “Biz biraz önce evlendik” dediler. Bunu neden gizlice yaptıklarını anlayamadık.
Tiyatro çevrelerinde adım duyulunca, Aydın’da temsil vermek isteyen turne tiyatroları, özel bir tiyatro binası bulunmadığından, salon için istenen ücreti düşürmek için sinema sahiplerine rica etmem için bana geliyorlardı. Ben de onları kırmıyor, birlikte binaya giderek, bina sahibinden ricada bulunuyordum.
Çok ünlenen bu iki oyunumdan sonra yazdığım ‘Kördüğüm’ adlı oyunumu Ankara DT’na gönderdim (1967). Hemen gündeme alınarak, Altındağ DT’de sahnelendi ve 200 temsil oynanarak, çok ilgi gördü… Oyunu Suat Taşer sahneye koymuş ve başrolünü üstlenmişti… Burada bir anımı anlatmanın sırası geldi… Oyunun ilk temsilini izleyip çıkarken, Lütfi Ay’la karşılaştım. Gülümseyerek bana “Devam et…Devam et” dedi. Ben de, “Bırak bu zor işi” diyen o kişiye teşekkür ettim.
Bu arada aralıklarla yazdığım radyo oyunları, çoğunlukla Ankara radyosunda olmak üzere, radyolarımızda yayımlanıyordu. Onların sayısı da otuz civarındaydı. Ayrıca Aydın Kültür Sanat Derneği’ni de kurdum, yıllarca başkanlığını yaptım. Doğup büyüdüğüm kente bir hizmet daha yapmak istedim. Bir dernek kurarak, kent merkezinde bir arsa bularak, çeşitli etkinliklerle bulduğum paralarla, Aydın Ana Çocuk Sağlığı Merkezi binasını yaptım. Bu arada beş deneme kitabı, beş çocuk kitabı, beş öykü kitabım yayınlandı.
Yoğun çalışmam beni yormuştu. Artık yalnız tiyatro yazmalıydım. İzmir’e yerleşerek (1990) o yönde çalışmayı sürdürdüm. Şimdiye kadar yazdığım oyun sayısı 136 oldu. Bu can bedende durdukça yazmayı sürdüreceğim. Çünkü tiyatroyu seviyor, ciddiye alıyor ve onun onursal kimliğine saygı duyuyorum. O saygıyı duymayanların umursamazlığına karşın, işimi sürdürmekte kararlıyım.
HİDAYET SAYIN
