Figen Alkaç yazdı: “Gözbağcı” Oyunu: Parmak Ucu Hissetmelerin Küçük Aralığı Olarak “Ama” KÜBRA

editor
9,9K Okunma

Animus Tiyatro tarafından 2026 yılı bahar aylarından itibaren İstanbul’un çeşitli sahnelerinde seyirciyle buluşan Gözbağcı oyunu, ezber bozan değil böyle bir çabası olmamasıyla dikkat çeken bir oyun. Sertaç Sayın’ın yazıp Melih Salgır ile birlikte yönettiği, Deniz Ekinci’nin tek başına, güçlü ve incelikli bir oyunculukla sahnelediği oyunda, Ankara’da bir yuvada büyüyen, orada sihirbazlıkla tanışan ve sonrasında evlatlık verilen Kübra adında başörtülü bir kadının, ona dayatılan kalıplara rağmen kendini ötekilere göre hizalamaması, sihirbazlık tutkusundan vazgeçmemesi anlatılıyor. Varlığın seçemediği bir hikâyeye fırlatılışının kendilik kurulumundaki yıkıcı etkileri tüm çıplak ve doğallığıyla verilir. Ayrıştırmalardan beslenen ideolojilerin ipliğini pazara çıkaran büyücü “ama” türbanlı ve (yine “ama”) sihirbaz Kübra’nın “başkalık deneyimi” çabasının hayata çarpan, çarptıkça parçalanan hikâyesidir sahnelenen. Bir “gösteri” değil; hakîki ve içten olanı ayakta tutmanın- insanı kendine yabancılaştıran dünyada- zorluklarını ve dayanıklılığın, vazgeçmemenin örnek ısrarını anlatan sahici bir “performans” bu. Bir kurgu anlatı ya da bir icra değil de bir dostla sohbetin içindeyizdir oyunda. Seçemediği bir yaşamda ona çullanan “ama”larla baş etmekte zorlansa da umudunu, hayallerini hiç kaybetmeyen Kübra’nın dayanıklılığıyla “ama” ların içi boşaltılıp niyetler temize çekilir. Kızılcıklı, bol şerbetli; yüksek sesli, konaklı, villalı ve kurgusu beklentiye ayarlı bir oyun değil Gözbağcı. Birbirine çarpmadan kendi içinden geçen yaşantıların, değerler sistemini çürütmeden ve izleyicinin üstüne yığılmadan içe işleyen anlatısıdır. Seyircinin de katılımı ve ışığıyla kendi içini korkmadan açık eden Kübra, zamanı sıkıca tutarak temsilini anlarla yeniden üretir. Kırmızı çizgileri tıpkı bir sihirbaz gibi ortadan kaldırırken, vaatte bulunmadığı gibi özlü söz, farkındalık, katarsis beklentisi de üretmez.

Sevmeyi olanaklı kılan, kültürel kalıpları alaşağı eden, çıkışta izleyiciyle eve kadar gelen bir sevmenin, koşulsuz kabul edilişin oyunu. Hikâyesine çakılı kalmak zorunda bırakılmış Kübra’nın yerinde olma ihtimalinin- içine fırlatıldığımız hikâyeleri seçme şansımız olmadığı için- hepimiz için mümkün olabileceği farkındalığının hissediş ânlarını barındırması bağlamında da önemli referanslar içerir. Çoğu zaman sakladığı elleriyle geri çekildikçe izleyiciye açılan, açıldıkça saklanan, kırgınlıklarını salonun nabzına hizalayan, izleyiciyi hissetmelerin küçük aralığına davet eden Kübra, ses, kostüm, ışık, duygu, çoğulluk ile yaşamının sel anlatısına kaptırır izleyiciyi. Yaşamanın belki de bir sele kapılmak olduğunu ve sadece yolumuza çıkanlarla değil sele kapılanlar, sele karışanlarla da sürüklenmenin kaçınılmazlığı deneyimletir. Mesâfe koyup hüküm vermeyen, büyütülüp süslenmeyen, iddiası kendinden büyük olmayan bir performansın sakinliğinde, bir sihirbazın telaşında ve oyuncuyla aynı çarpıntıda bir izleme sunan, öğretilenlerle bakmanın gözlerini bağlayan bir oyun Gözbağcı. Göze/ kulağa yapılan müdahaleler nedeniyle askıya alınan vicdânın sahnesi de denilebilir oyun için.

Sistemin, varlığını meşrulaştırmak için safları sürekli yeniden düzenlediği türbanlı- seküler dünya gelgiti ve ayrıştırmalarının zemininde çatlamalar yaratan, baştan reddetmenin yanlış olduğunun altını çizerek, ideolojilerin hevesini kursağında bırakan bir oyun.

Eksiklikte açılan, seyirciyle çoğalan/çoğaltan, hayatı görüldüğü yerden değil; olduğu, yaşandığı yerden anlatan oyun, ideolojik göndermeler olmaması nedeniyle zamana çelme takan bir formda. İşaretleri okuyan bir gözün perspektifinden anlatılması ve öğretilmiş anlamları tekrar etmediği gibi taraf alarak da biçimlendirilmemesi bu düşünceyi destekler nitelikte. Kendi olabilme/kalabilme zorluğunun izleyici nezdinde yüksek bir geçirgenliği söz konusu. Anlatma, gösterme kaygısı olmamasının ve yeteri kadar anlaşılmamış, kendisi olarak kabul edilmemiş Kübra’nın yaftalanıp dışlanma kaygısından azâde telaşsız bir seyir olanağı sunmasının bu geçirgenlikte payı büyük.

Önyargısızlığın ritim ve yataylığında sahnelenen oyunda Kübra, duyulacağına inancını kaybetmeyen bir kadının coşkusuyla- izleyiciler salona alınırken- oradadır; sahnede. Misafir gibi karşılar her geleni. Şirinliği, sevgi dolu gülüşü, utanınca saklanacak kuytu arayan kolları ve bazen kendi kendine bazen de koltuk numarasını arayan izleyicilerle sohbetiyle Kübra, daha ilk karşılaşmada önyargı ve sorulardan soyar izleyiciyi. Onaylanmak zorunda hissetmeden coşkusunu sahiplenir ve bu duygunun ritmi gezinir izleyiciler arasında. Tamamen bir oluş haliyle sahneyi dolduran Kübra, hâllerin her zaman bir anlamı olmadığı gibi türbanın da bir kabul, red ya da bir anlatı olanağı olmadığının bedenleşmiş hâli olarak oradadır. Anlaşılmak için zorâki duygulanmaz, bedeninden yayılan parmak ucu hassasiyetindeki naif hislerin kalp atışıyla akran, hayatın acemi kızıdır. Oyun başlayınca küçük aralıklarından ama derinden nüfuz eder izleyiciye. Çok sahicidir ve yaşadıklarını duygusuyla sahiplenip anlatabilme cesaretine sahiptir. İkna etmeye çalışmayan, izleyiciyi tanıklıkta tutan, duygu harcını izleyiciye boca etmediği gibi onu duygu ya da eylem borçlusu olarak ortada bırakmaz. İzleyiciyle sohbet ederken inandırmanın oyununa gelmez, bu nedenle ona büyük gelmeyen sahici her duygu izleyiciye de aynı yoğunlukla yansır. Her eylem ve oluşu anlama sıkıştırmak zorunda hissetmeyen izleyici, hayatın örnek alındığı yerden sahnelenen oyunu, bildikleriyle değil söylenmemiş, henüz hissedilmemiş olanların diyeceklerine kulak kesilerek izler. Türbanlı ama sihirbaz olmak isteyen Kübra’nın kendiliğindenliği sayesinde seyircinin bakışındaki anlamın baş örtüsü çıkarılmıştır çünkü. Bu durumu olağanlaştıran faktörler olarak oyundaki ses, kostüm ve ışık kullanımından da bahsedilmesi yerinde olacaktır. Oyundaki her bir unsurun göstermeyi değil hissettirmeyi hedeflendiği söylenebilir. Oyundaki ışık, Kübra’nın canlılığını, enerjisini, sevmeye inancını her aralıkta geri çekilerek yeniden düzenleyen, fazlalıkları alan, yaşananların ağırlığını paylaştıran bir yapıyla tasarlanmıştır. Hissetmenin üstüne gitmeyip yanından geçen, izleyicinin bu hissetmeyi kendi tonunda içselleştirmesine olanak sağlayan geçişli bir ışıklandırma hâkimdir. Yumuşaklık ayarları ile oyuncunun da ritmini dengeleyen ışıklandırma nedeniyle yüksek kontras ya da efektler yoktur.

Kostüm konusunda da benzer bir durum söz konusudur. Kübra’yı temsil etme yükü ile tasarlanmamış gündelik bir kıyafet seçilmiştir oyunda. Her yerinden sihir için parçalar çıkarılabilme kolaylığı sağlayan ve rengiyle sahneyi tehdit etmeyen kostüm, oyuncunun kederini, coşkusunu ve hatta gözyaşlarını kucaklayabilecek anne sıcaklığındadır.

Ses düzeni oyuncunun duygu akışıyla uyumlu, ürkütmeyen bir tondadır. Sohbet tonuna ayarlı, dert yanan, sızlanan değil sesini kaybetmemek için tonunda ısrar eden bir tondur bu. İzleyicinin de oyuncunun da iç sesini kısmayan, önyargının ve ayrışmanın örtülerini bir bir kaldıran, iş birliği içinde bir doğal akış vardır. Taraf tutmak, seçim yapmak zorunda kalmadığı gibi, amaçlı bir mesajla uğurlanmayan izleyici kalbinde konaklayacak cümlelerle ayrılır oyundan. (en azından benim için durum böyleydi)

Kübra’nın sihir yapmadığı zamanlarda ne yapacağını bilemeyen ellerinden tutmak ve haklılık ihtimali aramayan cümleleri sahnede yalnız bırakmamak için,

küçük bütçelerine rağmen, yaşamın en olağan halini sahnede performansa dönüştüren böyle oyunların, boşluğun üst katında da oynansalar izlenmesi büyük önem arz ediyor. İmaj, menfaat ya da sisteme entegre olmaktansa küçük ısrarlarla devam eden oyun ve oyuncuların yanında ve birlikte olmak mühim.

Bu bağlamda Gözbağcı oyunu hakkında oyun yazarı ve aynı zamanda yönetmen Sertaç Sayın, yönetmen Melih Salgır ve Oyuncu (Kübra) Deniz Ekinci ile söyleşimizle devam etmek istiyorum.

Önce sizden başlayalım Sertaç Bey.

Kübra kim?  Dışlanmasına, yaftalanmasına ve sürekli incitilmesine rağmen gücünü nereden alıyor sizce?

Kübra aslında bizle yaşayan bir karakter bence. Her gün gördüğümüz, metrobüse binen, aynı dizleri izleyen, aynı ekonomik zorlukları yaşayan, hepimiz gibi hayatı biryerlerden tutmak isteyen bir kadın. Ama tabi bir farkı var, inatçı olması. Bu inatçılığı onu pes etmeyen bir karakter haline getiriyor. İnandığı şeyin peşinden gidiyor. İnançları bu yüzden önemli. Mütedeyin bir ailede büyüyor ama onların inançlarını da sorguluyor. İnanç biçimlerini beğenmediği için dini kendi hissettiği, okuduğu gibi yaşıyor. Aslında o da hepimiz kadar inciniyor. Hayat bazen bazılarımıza daha acımasız davranabiliyor. Ama Kübra hep iyi yanından bakmayı öğrenmiş. Mücadele ederse düzeleceğine hep inanmış. Korku değil inanç diye de vurguluyor. Bizden biri ama biraz inatçımız duyebilirim. Bence Kübra’nın en büyük cümlesi, oyunda söylemiyor ama benim zihnimde “su akar yolunu bulur.” Arayacak ama Kübra doğru yolu bulacak.

Anlaşılma, sevilme ihtiyacı özgürleşmenin önünde bir engel mi? Çünkü Kübra engellere rağmen devam etmeyi seçiyor. Sizce dayanıklılık mı direnç mi insanı özgürleştirir?

Bence direnç geliştikçe daha dayanıklı oluyor Kübra. Zaten hayatın zor bir yerinde zihni berraklaşmış. İlk anıları bir çocuk yuvası. Gülerek anlatsa da aslında sert şeyler yaşamış. Ama bazen yaşadıklarımıza o kadar alışırız ki, sert olduğunu fark etmeyiz. Kübra da bu zorlukları içselleştirmiş. Sonrası aslında onun için daha kolay. Bu direnç ona gereken dayanıklılığı veriyor. Hatalar yapsa da talihsizlikler yaşasa da iyi olacağına inancı tam. Özgürleşeceğini biliyorum. Zaten hikâyenin sonundaki umudunu seyirci de görüyor. Henüz tam değil ama Kübra’yı öyle bir yerde bırakıyoruz. Belki de dünyaca ünlü bir gözbağcı olacak. Kim bilir. Dediğim gibi su akıp yolunu bulacak. 

İdeolojilerden azade kurulan bir oyun bu. Yanılıyor muyum?  Gözünüzü kapatıp bakmış olmalısınız. Bu konuda ne söylersiniz?

Kübra’nın biraz ortada durmasını istedim açıkçası. Benim ideolojik görüşlerime yakın olsun ama tamamını da kabul etmesin. Çünkü yazarken onunla tartıştım. Çünkü aslında ideoloji biraz karşılaşmalarla gelişiyor. Coğrafyayla, büyüdüğün aileyle. Kübra da toplumsal katmanların birçoğu ile karşılaşıyor. Buna göre bir siyasi duruşu da var. Ama benimkiyle aynı değil. Karakterimin farklı düşünmesi beni mutlu ediyor.

Bir diğer konu ise toplumdaki kutuplaşmalar. Yaşım itibarıyla ülkenin toplumsal yapısını uzun yıllardır gözlemliyorum. Kutuplaşma giderek artıyor. Kutuplararası geçişkenlik giderek azalıyor. Ama ben bu kadar keskin olmayacağını düşünüyorum. O yüzden farklı kesimden insanlarla karşılaşmaları yazmayı çok seviyorum. Çünkü birbirimizi aslında daha iyi anlayabileceğimiz düşünüyorum. Bize pazarlandığı kadar karşıt değiliz. Buna eminim. O yüzden sahnedeki Kübra bu köprüyü biraz olsun kursun istedim. Kimseyi yargılamadan anlatsın istedim. Farklı olacağız elbet. Ama bu farklılığın sınırlarının ne kadar geçişken olduğunu, böyle bir toplum olduğumuzu biraz anlatmak istedim.

Son olarak, sizce tiyatro nereye evriliyor? (Özellikle holdinglerce desteklenen oyunlar nedeniyle tiyatronun izleyiciyle sahici bir karşılaşma olanağı yaratıp kamusal alan oluşturma kapasitesi bağlamında)

Ben umutlu bir yazarım. Tiyatro her zaman iyiye gidecek. Çünkü yaşayan bir sanat dalı. Çabucak döneme, teknolojiye, topluma uyum sağlamayı başarıyor. Özellikle yapay zekanın geldiği noktada gerçekle yapay olanı ayırmak zorlaşıyor. Ama sahnede çok gerçeğiz. Bence bu gerçeklik tiyatronun geleceği olacak. Çünkü bir sandalye, bir par ışığı ve bir oyuncuyla hala hikayemizi anlatabiliyoruz. Bu umut verici.

Ancak bu gerçekliği fark edenler de tiyatro alanına girmeye başladılar. Çünkü tv sektöründe derin bir kriz var. Tiyatro gerçekliği onları da etkiliyor. Sahneye lüks arabalar, kaslı oyuncular çıkarıyorlar. Kapitalizm eleştiren oyunları kapitali bol şirketler finanse ediyor. Yapabilirker tabi sonuçta tiyatro herkese açık. Ama işte çelişkileri var. Bu çelişki uzun vadede kendilerine dönecek bir eleştiri. Bunu devam ettiremeyeceklerini düşünüyorum. Çünkü gerçek sanatçıların bu çelişkinin içinde yer almayacağını düşünüyorum. Çoook parası olan ünlüler gelsinler biraz yapımcı olsunlar, biraz batsınlar, işi öğrensinler istiyorum. Çünkü tiyatro böyle bir alan. Dekor taşımadan, ışık yapmadan, alternatif oyunları izlemeden yapamıyorsunuz. Geçen gün bir röportajda ünlü bir oyuncu “benim mesleğim bu, tiyatro yapmayayım mı?” diye soruyor. Yapabilirsiniz tabi. Ama ben yıllardır sizi hiç tiyatro sahnesinde izleyici olarak görmedim. O kadar para kazanmanıza rağmen bir genç ekibin yapımcısı olarak görmedim. Yani tiyatroya dair hiçbir alanda yoksanız, tiyatro yapınca tepkilere de biraz katlanacaksınız diye düşünüyorum. Bence tiyatro iyi bir yere gidecek. Kübra gibi umudumuz hep var.

Melih bey size de birkaç soru sormak isterim. Çünkü oyun yönetmek başka bir perspektif.

Metnin de oyuncunun da zorlanmadığı bir sahneleme ve yatay/mesafesiz bir ilişki dikkat çekici. Sertaç beyle birlikte yönettiğiniz oyunda klasik temsilin dışında bir biçim denemişsiniz. Özellikle bir seçim mi bu? Ne söylemek istersiniz?

Bir metni yönetmenler olarak çeşitli reji fikirleriyle sahneleyebiliriz. Ancak bazı metinler, kendi sahnelenme fikrini de beraberinde doğurur. Gözbağcı özelinde de durum tam olarak böyleydi. Metin bizi karşı konulamaz bir samimiyete ve gerçekliğe çekiyor. Oyunumuzun yazarı ve aynı zamanda diğer yönetmeni olan Sertaç Sayın’la birlikte biz de bu samimiyeti, gerçekliği ve özgür alanı maksimum düzeyde yaratmak istedik. Ez cümle, bu sahneleme üslûbunu özellikle tercih ettik.

İzleyiciyi Kübra’nın misafirlerine dönüştürme fikri kimindi? Bu tercihin bir nedeni var mı?

Biz anlatı metinlerinde/oyunlarında seyircinin nerede durduğu ve kim olduğu meselesiyle yakından ilgileniyoruz. Çünkü seyircinin kim olduğuna dair bir yanıt bulduğumuzda, hayal ettiğimiz gerçekliğin ve samimiyetin istediğimiz düzeyde karşılık bulduğunu düşünüyoruz.

Kübra tüm doğallığıyla sahnedeydi. Sanki kurgu değildi izlediğimiz, bir oluş haliydi. Karaktere alan açan bir yönetmen diyebilir miyiz sizin/ sizler için?

Bu metin özelinde bahsettiğimiz sahneleme üslubu, tam anlamıyla bu özgürlüğü doğuruyor.

Tabii ki tüm oyun ciddi bir matematik barındırıyor. Ancak karakter yaratım sürecinde oyuncuyu, iki yönetmen olarak, oldukça özgür ve araştırmaya açık bir alanda bırakmak istedik.

Aynı son soruyu size de sormak istiyorum. Sizce tiyatroda son durum ne?

Açıkçası bu çok zor ve karışık bir soru. Keyfi yerinde, üretimini sürdürebilen tiyatrolar da var, kıt kanaat üretmekte ısrar eden tiyatrolar da… İşlerin niteliği ise zaten her dönem tartışmaya açık. Ancak bu soruya bir yanıt vermem gerekirse, çok zor bir iş yaptığımızı söyleyebilirim. Bunu tiyatroyu kutsallaştırmak adına söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Yazarından oyuncusuna, yönetmeninden sahne arkasındaki tüm birimlere kadar yüzlerce,

binlerce sanatçı çok zor şartlarda mesleğiyle var olmaya ve görünür olmaya çalışıyor. Her zaman olduğu gibi, tiyatro adına gidilecek çok yol, atılacak çok adım olduğunu düşünüyorum.

Kıymetli Deniz, şahane performansınıza dair size çok soru sormak istiyorum lakin önce çok merak ettiğimden başlayayım.

Oynarken giyindiğiniz bedenle bu denli bütünleşmeniz nasıl mümkün oluyor?  (oynamadınız çünkü duygu taşıyıcısıydınız o nedenle soruyorum)

Kübra’yı anlamamak benimsememek mümkün değil. Bütün kalıplara rağmen kendini gerçekleştirmek yolculuğunda olan herkes Kübra gibi hissetmiştir ve bence herkes bir şekilde böyle bir yolculuktan geçiyor. Ben de keza. O nedenle okuduğum ilk an bile Kübra ile derin bir bağ kurdum. Kendi içimdeki Kübra ile bütünleştikten sonra da benden farklı neleri var diye epey bir sorguladım. En azından benim anladığım kadarı ile Kübra bu şekilde oluştu.

İzleyiciyle aynı kalp çarpıntısında buluşmak nasıl bir duygu. Ne söylemek istersiniz?

İnanılmaz. Oyunun sonlarında bir kısım var. ‘Bir gün ekmek almaya çıktığımda duvara asılı ilanlardan birinde tanıdık bir yüze rastlıyorum. Bir düğün salonunun ilanı. Düğün paketinin içinde pasta, araba süsleme, palyaço ve –‘ diyorum ve gerisini seyirci aynı anda, aynı hislerle sesli bir şekilde ‘sihirbaaz…’ diyor. O an sanırım benim seyirci ile gerçekten bağ kurduğumu hissettiğim en özel anlardan.

Sihirler, fiziksel ayrıntılar, sahnedeki doğallık… Bunlar teknik mi yoksa bir sürecin, hissin, inanmanın sonucu mu?

Sanırım hepsini barındırıyor. Oyuna uzunca bir süre çalıştık. Sihirbazlıkla ilgili önceden bir ilgim yoktu. Provalar boyunca sihirbazlık eğitmenimizle teknikleri çalıştık, üzerine bir de

Kübra’nın kendisi eklenince sonuç bu oldu.

Tiyatro ve oyunculukta gelinen nokta için ne söylemek istersiniz?

Bağımsız tiyatronun kesinlikle kurumlar tarafından desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Desteklenmediği müddetçe çeşitlilik, içerik ve kalite adına görebileceklerimiz oldukça sınırlı oysaki potansiyel bu sınırın çok daha fazla üstünde. Oyunculuk hayallerin mesleği ama bir o kadar da yalnız bırakılmış, tamamen senin çabana, belki kurduğun bağlantılara dayalı ve hatta şansa dayalı bir meslek maalesef. Bu değerli mesleği icra eden, etmeye çabalayan oyuncuların çok daha makul koşullara ihtiyacı var.

FİGEN ALKAÇ

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku