Hamlet’in Bütün Ölüleri: “En İyi Kral, Ölü Kraldır!”

Gonca Katman
3473 Görüntülenme

Nilüfer Kent Tiyatrosu çatısı altında E. Feza Soysal’ın yazıp yönettiği “Hamlet’in Bütün Ölüleri”, pandemi sürecinde alternatif bir sahneleme yöntemi ile izleyiciyle buluştu. 11 Şubat 2021’de Dünya prömiyerini gerçekleştiren oyun, dokuz odalı bir konteynerda, Hamlet oyundan seçilmiş karakterlerin anlatısına ayrılan tek kişilik odalarda oynanıyor. On beş dakikada bir seyirci alınan odalarda performans bittiğinde, bir sonraki odaya geçiliyor. Böylelikle tiyatro adına sosyal mesafeli bir buluşma gerçekleştirilebilmiş oluyor. Bunun yanında farklı şehirlerden tiyatroseverler için oyunu internet üzerinden canlı yayın halinde izlemek de mümkün. 

Oyunun öncelikle, Shakespeare’in bu ünlü eserini okuyan ya da izleyen herkesin aklına takılan bir noktayı ele alıyor olmasıyla ilgi çektiği kesin. Bilindiği üzere neredeyse herkes ölüyor tragedyanın sonunda; sahne tam anlamıyla cesetlerle dolu! William Shakespeare, oyunun içinde de sık sık işlediği ‘ölüm’ konusuna son vurgusunu maddesel bir gerçeklikle yapıyor ve böylece her karakterin kendine has hikayesi, kendi ölümü ve kendi bedeni üzerinden yeni bir anlam üstleniyor. “Hamlet’in Bütün Ölüleri” de tam olarak bu anlamı yorumlayacak bir anlatılar bütünü olarak tasarlanmış. 

Tragedyadaki olaylar, Danimarka Prensi Hamlet’in, babasını öldürerek tahta geçen amcasından intikam almak üzerine planlar yapması ile gelişir ve Prensin âşık olduğu genç kız Ophelia ve kendisi de dahil olmak üzere birçok kişinin ölümü ile sonuçlanır.  

“Hamlet’in Bütün Ölüleri” ise tragedyanın en karanlık bölümü ile, ‘Mezarcı Sahnesi’nin yeni bir yorumuyla, iki mezarcının diyaloğu ile dramatik bir formda başlıyor. Shakespeare’in tragedyasında Ophelia’nın mezarını kazan bu iki işçi, bu defa tüm ölüleri gömmüş, yorgun düşmüşlerdir. Bu sahne oldukça işlevsel kullanılmış; hem öfke ile merhamet arasındaki gerilimli atmosferi hem de tekinsiz mekânsal yaratımı destekleyen bir açılış olmuş. Çünkü mezarcılar seyirciyi, hem gömdükleri ölülerden bahsederek karşılaşacakları anlatıya hazırlıyor hem de ölüm-yaşam diyalektiğini soylu-alt tabaka arasındaki çatışma düzlemine taşıyor. Aslında ölü olmanın en kötü yanını vurguluyorlar ve bu yolla sahneyi şu soruyu sorarak ölülere bırakıyorlar: Öldürülmüş olmanın öfke ve sancısını taşıyan ölmüşler bundan sonra ne hissedebilir?

Bu bölümden sonra sırasıyla, Kral Hamlet, Polonius, Ophelia, Leartes, Cladius, Gertrude ve Hamlet sesleniyor seyirciye. Her biri, tragedyayı daha önce okumamış ya da izlememiş olan seyircide soru işareti bırakmaksızın, başına neler geldiğini ve aslında neyi, neden yaptığını açıklarken, aynı zamanda ölmeden önceki kimliğini, yaşam amacını ve kişiliğini sorguluyor. Oyun böylelikle, her bir karakterin tragedyadaki hamlesine tutarlı bir gerekçe buluyor. 

Kral Hamlet, intikam arzusunu oyunun merkezine yerleştiriyor ve pişmanlığını kendine has güçlü bir duruşla kabul ve itiraf ediyor. Polonius, yanlışlıkla öldürülmenin korkunç ve talihsiz öfkesini soylu olmayan bir doğruculukla, kişiliği haline gelmiş olan sınıfına özgü bir acımasızlıkla dile getiriyor. Ophelia, toyluğunu, tüm dürüstlüğüyle ortaya koyarken Hamlet’in melankolisini paylaşıyor ve hırs ile deliliğin egemenliğindeki bir dünya içinde ‘normal’liğinin bedelini ödüyor. Leartes ise kendini esir edip gerçekleri görmesini engelleyen yiğitlik olgusuna sahip çıkıyor ve isyan ediyor kendine kurulan tuzaklara. Ölümü dahi lehine çeviren, arkasından yapılan gösterişli dini törenle övünerek mezarda dahi pişkinlikle gülümseyen Cladius, yeniden yazımın merkezine oturtulan sınıf eşitsizliğine dair çarpıcı repliğini savuruyor:“Ağabeyim beni affeder!” Gertrude, kimliğini unutmuş bir halde Hamlet’in mezarından haykırışlarıyla kendini kaybediyor, mezara günahlarını akıtarak arınan belki de sadece o! Ve Hamlet, intikamını almış, kendine verilen görevi yerine getirmiş olmasına rağmen hala iç huzursuzluğuyla boğuşurken Ophelia’da bulduğu masumiyete asla ulaşamadan onu yitirmenin yasını tutuyor. Hepsi ölü olmanın, karanlığın, toprağın altında kalmanın, dolayısıyla pişmanlığın ve geç kalmışlığın haykırışını sunuyorlar. 

Tüm anlatılar birbirini tutarlı bir biçimde tamamlıyor. Sonuçta seyircide, anlatıların bütün bir imgesi canlanıyor ve günümüzün kokuşmuş sistemine dair bir sezi kalıyor. Oyun boyunca hırs ve acıma arasındaki insani çatışma tüm ölülerin çektiği acıda, oldukça gerçekçi ve ürkütücü görünen mezarlarda yankı bulmuş. 

Oyun, tam da bu noktada politik bir kapı açıyor izleyicisine. Bir kraliyetin, bir ülke yönetiminin ihanet, intikam ve beceriksizliğini gözler önüne sererken hem kişisel hem toplumsal hem de politik ilişkilere bir şerh düşülüyor. Sınıf ayrımının tarihsel gerçekliğinden bugüne nasıl ayakta kaldığını vurguluyor. Güçlünün her zaman güçlü, zayıfın hep zayıf kaldığı bir düzende yıkımın, mutsuzluğun, karanlığın hüküm süreceği, mezarların üstünü kirli bir toprağın örteceği dile getiriliyor.  

Konteynerın odalarında oyuncular, her bir seyirciye, haksızlık ve onursuzluğa, intikamcı ve kaderci bakış açısına dair lanetli sözler fısıldıyor. “Hamlet’in Bütün Ölüleri”nin bu fısıltılarına, haklı haykırışlarına söyleyecek bir söz yok. Fakat kaynak oyunun bu türden çözümlenmesi ve soru işaretlerinin cevaplanması bu klasik eserin potansiyelini bir ölçüde kısıtlamış görünüyor. 

Hamlet”, William Shakespeare’in tartışmasız en gizemli oyunu. Bu gizemin kaynağı Hamlet’in çelişkili ve tutarsız karakteri olmakla birlikte, felsefi arka planının son derece güçlü olması oyunu farklı yorumlara açık hale getiriyor kuşkusuz. Hamlet’in yazıldığı dönem, Stoacılığın yeniden yorumlandığı, ahlak felsefesinin günlük yaşamda yer bulduğu bir zaman dilimi. Shakespeare, Hamlet’teki ilişkiler ağı ile adeta bir etik tartışma açar. Bu tartışmanın zemini ‘onurlu insan’ motifine dayanırken Stoacı düşünürlerin ölüm üzerine yaptıkları tespitlerden beslenir. Buna göre, ölüm doğa ile bütünleşmenin bir yoludur. İnsan ve ölüm aynı doğanın bir parçasıdır. Bu düşünce ile Stoacılar maddi yaşama odaklanmış ve onu iyileştirmek için akıl, irade, adalet ve insan sevgisini ilke edinmişlerdir. Buradan yola çıkarak Shakespeare’in Stoacı bir yaklaşımla oyunu yazdığını söylemek yanlış olur. Ancak oyundaki kader, yiğitlik, cesaret, ölüm-yaşam zıtlığı, onur ve iyi insan başlıklarını felsefi bir tartışmaya açmak mümkündür. Ayrıca Hamlet, Maniyerist üsluptan oldukça etkilenen bir eser sayılır. Maniyerist eserlerde, Rönesans karşıtlığından ilham alan melankoli, huzursuzluk, umutsuzluk hakimdir. Hamlet’in hem baş karakterinde hem hızlı gelişen fakat asla aydınlanmayan olay örgüsünde bu akımın izleri açıkça görülebilir. Bu çerçeveden bakıldığında, “Hamlet’in Bütün Ölüleri”nde benzer bir atmosfer yaratılmışsa da, bu atmosfere dair bir tartışma alanı yaratılmadığını, oyunun kendini sorgulayan karakterlerden ziyade bir başkasını suçlayan oyun kişileri üzerinden “hiyerarşik güç savaşı ve intikam” üzerine oturtulduğu söylenebilir.

Ancak böyle bir zeminde, oyun çin gereken yeterli tüm teatral malzeme kullanılmış. Örneğin, fonda cesetleri yiyen solucanların sesi, insanı içten içe kemiren intikam dürtüsünü andırıyor adeta. Öte yandan, canlı yayın için tasarlanmış ekranda boy, yüz ve mimikleri gösteren üç eş zamanlı görüntü, karakter üzerine verilen yanıtların tamamlayıcısı oluyor ve bu üç parçalı görüntü, öykünün farklı boyutlarını vurguluyor; toplum tarafından tanımlanan, kendisini tanımlayan ve özünde olanın bir ifşası…Video performanslar ise, isabetli uzunluklarda kullanımlarıyla ölülerin dünyasını merkeze alan bir yorumla bağdaştırılmış halde, alternatif bir sahneme için tamamlayıcı bir teknik olarak kullanılmış. Böylece oyun, Shakespeare’in şiirsel diline ihtiyaç duymadan, seyirci ile doğal bir temas kurarak ilerliyor ve Hamlet’in üslubuna çok da yabancı olmayan başarılı bir dil kullanılıyor. 

Burçak Çöllü’nün bestesi hem yas gününün üzüntüsünü hem de yozlaşmış dünyanın ürkütücü iniltisini üstlenirken, E. Feza Soysal’ın yeniden yazımı ile Shakespeare’in metni arasında sıkı bir bağ kuruyor.

Gösterimin söz ettiren performansı da Selçuk Yöntem’e ait. Bahsettiğimiz video performans ile oyuna katılan sanatçı, Danimarka sarayında da yer bulamayan ‘iyilik’ ve ‘iyi kral’ düşüncesinin modern yaşamdaki yenilgisini son derece gerçekçi bir şekilde aktarmış. Ali Düşenkalkar, Polonius yorumu ile tüm karakterlerin üzerinde baskı yaratan mekanizmayı tüm çıplaklığıyla açığa çıkartıyor. Adem Mülazim, Leartes üzerinden Hamlet’in yoğun kişisel çatışmasına, yiğit olmak ile soylu olmak arasındaki gerilime vücut vermiş. Ophelia’yı oynayan Ayşe Gülerman, ruhundaki naiflik ile içinde yaşadığı acımasız dünya arasında sıkışmış bir genç nesli, başarılı geçişlerle yer yer alaycı yer yer çocuksu fakat tümünde akıcı bir dansa dönüştürmüş. Mesut Özsoy ve Ebru Kara Dekhli, soylulara özgü bir iç çekişi ve parlak kostümlerini mezarda dahi şuh bir şekilde taşımış. Hamlet’i ise mezarında dahi çözemediği bunalımlarıyla baş başa, hem toy hem de yıpranmış göz ve mimiklerle canlandıran Mert Tiryaki oldukça başarılı.

“Hamlet’in Ölüleri”, başından sonuna kadar klasik formunu bozmadan, büyük bir eseri yeniden yazım ile kısa bir anlatıya dönüştürmenin başarısını taşırken, yönetmen ve ekibe özgü yorumun güçlü bir duruş ve tutarlı bir üslup ile aktarılması oyunun ihtişamına değer katıyor.

Bununla beraber şunu eklemeli; intikam duygusunun iyileri ve kötüleri, kendileriyle birlikte her şeyi yok eden bir güç olarak bütün trajedinin doğrudan tek sorumlusu olarak gösterilmesi, bir yönüyle seyirciyi modern bir kayıtsızlığa sürükleyebilir. Hamlet’in Bütün Ölüleri”, bizi ‘oyun’un asıl sahiplerine iadesi üzerine düşünmeye davet ediyor fakat bugün, iyiliğin var olması için kötülüğün, intikamın, hırsın, kaderciliğin duyumsanmadığı bir ‘krallık’ tahayyül etmek yerine, sadece iktidara dair kötücül olguların değil,  iyi ya da kötü ama nihayetinde hep ‘kral üreten’ sistemin, ‘iktidarın’ bizzat kendisinin gömülmek üzere ‘mezarcılara’ teslim edilmesi gerekiyor. Çünkü, bugün için, en iyi kral ölü kraldır! 

GONCA KATMAN

 

Oyunun Künyesi: 

Yazan – Yöneten: E.Feza Soysal
Mekan – Işık Tasarım: Cem Yılmazer
Kostüm Tasarım: Özlem Karabay
Dramaturg ve Nöbetçi Yönetmen: Kazım Güçlü
Ophelia’nın Türküsünün Bestesi: Burçak Çöllü
Yönetmen Yardımcıları: Gökhan Kum (Reji) / Okan Temizarabacı (Teknik)
Oynayanlar: Adem Mülazim, Ali Düşenkalkar, Ayşe Gülerman, Batuhan Pamukçu, İbrahim Ersoylu, Mert Tiryaki, Mesut Özsoy, Ebru Kara Dekhli (Konuk Oyuncu), Selçuk Yöntem(Video Performans)

1

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku