ANADOLU ÜNİVERSİTESİ DEVLET KONSERVATUVARI SAHNE SANATLARI BÖLÜMÜ LİSANS 1 ÖĞRENCİLERİ İLE “HONO” ADLI OYUNLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
“ruhu harlayan ateş,
ruhu yakan, ona biçim veren ve özünü tanımlayan” (*)
Nalan Kurunç: Oyunun sonundan başlayalım dilerseniz… Yazıp yönettiğiniz, oyuna ismini veren “Honō” kelimesi sanırım Japoncada “alev” veya “ateş” anlamına geliyor. Oyunun sonunda gözlerimizin önünde parlayıp sönen bir ateş, ve her bir oyuncunun oyunun başında olduğu gibi sonunda da yeniden kendi bedenini alıp yürüdüğü bir son sahne var.
Kendisi bir müzik insanı olan Eliane Radigue ile yapılmış bir röportajda onun müziğine dair şöyle bir şey söylendiğini okumuştum: “Ne der Amerikalılar, aynı ama farklı.” Oyunda bellek sorgulanıyor, mealen “buralarda bir şeyler olmuyor”, diyorsunuz, “çünkü kimse bir şey hatırlamıyor”, ama bir süre sonra bir şeyler oluyor… birşeyler hissetmeye başlıyor biri… Buna rağmen oyun yine aynı biçimde sonlanıyor, ya da aynı mı?…. Yahut 0yunun başında yürüyenler neden yeniden aynı koordinatları/yörüngeleri takip ediyor oyunun sonunda da?
Şevval Özbingöl: Aynı diyemeyiz ama evet, hep sürüp giden bir döngü var. Buna sürüp giden ve düğümün asla çözülmediği bir sıkışmışlık zamanı da diyebiliriz. Oyunun başında ve aynı şekilde sonunda da gördüğünüz “yürüyenler”in oyunun sonunda da bu anlatıyı desteklemesi/sergilemesi bu yüzden.
“Sonu aynı mı?” diye sormuşsunuz. Aslında sahnelediğimiz döngü, döngüler kalabalığından çekip çıkardığımız “o” döngü her zamankinden farklı ilerlese de Umi ve Numi karakterlerinin algılayamadığı yönlere doğru savrulsa da oyunun sonu aynı bitti. Karakterler yine o sıkışmışlıkta kendi araflarında kaldılar. Farklı olan şey hepsinin kendi açılımlarına doğru birer cesaret adımı atması, fark etmesi ve sonrasında Kazuki karakterinin sahneyi yakıp herkesin ölümüne sebep olduğunu hatırlamasıydı. (Ama tabii bu bizim bildiğimiz anlam) Kazuki’nin bir açılımının olmamasının sebebi de karakter gelişimi olarak Kazuki’nin aslında kendi hariç etrafındakiler üzerinden kendine bir anlam ve karakter çıkarma çabası diyebilirim. Kopuk ve kendi zihninde soyutlaşmış bir karakter. Ama elimde tuttuğu yangına sebep olan ateş kıvılcımında, karakterlerimiz kendi ruhlarında belki uzun süredir sönmüş olan ateşi—ruhlarını son kez—gördüler. Cesaret adımları karakterlere en azından bunu getirdi.

Nalan Kurunç: Tiyatro salonunun kapısında başlayan bir oyun Hono; oyuna girerken izleyicilere kapıda bir zarf veriliyor. Bana verilen kağıdı okuduğumda anlamlandıramadığım bir şekilde o an demir gibi bir his duydum, içimde sanki oyunun başınında ve sonunda o yürüyen bedenlere benzer bir hızda yürüyen bir beden yürümeye başladı, olacaklara dair büyük bir merakla. Evet, sarmalayan, ele geçiren bir meraktı, böyle diyebilirim. Kağıdın arkasında da bir resim var; alev olduğunu düşünüyorum. Bu davetinizi düşünerek şunu sormak isterim; bu oyun bağlamında seyirci sizin için ne ifade ediyor, seyirciyi ne olarak düşündünüz?
Şevval Özbingöl: Demir gibi bir his? Ben de sizden biraz bunu açıklamanızı isteyebilirim. Dönütünüz gerçekten dikkat çekici ve biraz amaçladığımız şeye ulaşmış gibi hissettim. Oyun öncesinde dağıtılan zarflar hem bir “davet” niteliği hem de seyircide bir merak ve sorgulama güdüsü yaratmak adına dağıtıldı. Çok uzun zamandır japon kültürüne, özellikle mitolojisine meraklı biri olarak okuduğum hikayelerde ve gördüğüm tablolarda sık sık rastladığım ruhlar, uçan alevli ruh topları ve benzeri gibi simgeler oyunu yazmaya başlarken ilham aldığım ana yapı taşları oldu. Seyircinin de ruhuyla bağdaşmasını amaçladım ve oyun ilerlemeye devam ederken düşlemesini istedim. Sonuçta hepimizin bir ruhu var değil mi? Ve bu ruhta uzak bulduğumuz, yaklaştığımız yanlar. Baskıladığımız ve olmasa da oldurmayı umduğumuz taraflar var. Ama ruh ruhtur. Ancak günün sonunda bizimdir ve öz’dür.

Nalan Kurunç: Mitolojide demir aynı zamanda bu dünyaya ait olmayan bir metaldir, gökseldir, demirciler ise özel ruhlar tarafından korunur. Belki bu bilgiye dayanarak söyleyebilirim ki, zarftaki o notu okuduğumda duyduğum meraktan ötürü metale dönüştüğümü hissettim ben de ruhumun. Sadece o meraktan ve birazdan çıkacağım araştırmadan, keşiften ibarettim o an.
Diğer soruma gelecek olursam, oyunun karakterlerinden biri oyunun sonunda bir kibrit yakıyor. Şunu sormak isterim, sizler aslında “buralarda bir şeyler olmuyor”,“çünkü kimse bir şey hatırlamıyor” sözlerine dayanarak soyut estetik trajediden yana da konumlanabilirdiniz fakat son derece eleştirel bir okumasını da yapabileceğimiz umudu koruyan bir oyun ortaya koydunuz. Neden kartları örneğin sadece trajediden yana kullanmadınız da duygulara mesafeyi gözeten, eşit mesafelenen demeliyim belki de bir estetikten yana oldunuz.
Şevval Özbingöl: Evet oyun, bu umutsuzluğu alıp seyirciyi tamamen keder, çaresizlik ve trajedi içinde bırakabilirdi ama tercih edilen anlatıda bir nevi seyirciye bıraktık diyebiliriz. Seyirciye sunulan bu muğlaklık bir yanda derin bir anlamsızlık hissi ya da cevapsız bir soru işareti uyandırırken, diğer yanda tam tersine ucu açık bir anlam zenginliği yaratıyor. Tercih edilen anlatıyla birlikte bazı anları ve simgeleri seyircinin tamamlama ya da yorumlama kısmı her zaman daha çekiçi değil midir? Oyunun sonunda yakılan ateş her şey olabilir, her yere çekilebilir… anlatı sonsuzluğu….

Nalan Kurunç: T.S. Eliot’un deyişiyle günümüzde “dikkatini olaylar dizisine kaptırmış, oyundaki karakterlerin arasındaki durumdan heyecanlanmış olan seyirci” kitlesi hakim diyebiliriz. Fakat Hono bunun tam tersini yaratıyor; daha minimal, ve aşırı hızı karşısına almış daha durağanlığı işaretleyen diyebileceğimiz bir anlayış. Benim açımdan asıl kışkırtıcılığı da burada. Bu tercih üzerine konuşalım isterseniz son olarak.
Şevval Özbingöl: Çok doğru bir tespit. Hono mevcut zaman anlayışının ve günlük hayatın hızıyla anlatılabilecek bir hikaye değil. Bizim seyirciyi başka bir gerçekliğe ve farklı bir zaman algısına davet edebilmemiz için önce o alışılmış zamanı sahnede ‘bükmemiz’ gerekiyordu. Günümüzde her şeyin hızlıca tükendiği bir dünyada, durağanlığı ve minimalizmi seçmek bilinçli bir başkaldırıydı. Seyircinin olayların arkasından koşmasını değil, yaratılan o dingin atmosferin içinde kalarak karakterlerin iç dünyasıyla ve kendi hafızasıyla temas etmesini istedik.”
NALAN KURUNÇ
(*) Hono, afiş’ten.
