Hayatımızın belleğinde yer etmiş isimlerden biri olan Ani İpekkaya, sahneye yalnızca bir oyuncu olarak değil, aynı zamanda yaşadığı dönemlerin ruhunu taşıyan bir tanık olarak da bakıyor. Onun anlatısında tiyatro; prova odalarından kulislere, yıkılan sahnelerden unutulmaz repliklere uzanan canlı bir hafıza alanı.
Ani İpekkaya ile yaptığımız bu uzun sohbet, yalnızca bir sanat hayatının izlerini değil; aynı zamanda Halit Refiğ’den Muhsin Ertuğrul’a, Yıldız Kenter’den Çetin İpekkaya’ya uzanan geniş bir tiyatro evreninin iç sesini de açığa çıkarıyor. “Hanım” filmindeki anlardan “Cesaret Ana”nın yorucu provalarına, “Deli Saraylı”nın yarım kalan konak atmosferinden Şehir Tiyatroları’nın unutulmuş sahnelerine kadar uzanan bu yolculuk, bir sanatçının hem iç dünyasını hem de tiyatronun dönüşümünü gözler önüne seriyor.
Ani İpekkaya’nın bu anlatısı yalnızca bir röportaj değil; aynı zamanda sahnede, sette ve kuliste birikmiş yılların damıttığı bir tanıklık. Her cümlede bir dönem, her anıda bir oyun, her suskunlukta başka bir sahne saklı.
Ve tüm bu anlatı, aslında tek bir büyük şeye dönüşüyor: O da “Tiyatrocu Olmak mı Olmamak mı?” ismindeki bir kitaba.
“BU KİTABI DAHA DA GENİŞLETMEYİ DÜŞÜNÜYORUM!”
Burak Süme: Kısa bir süre önce “Tiyatrocu Olmak mı Olmamak mı?” adlı kitabınız yayımlandı. Bu kitap, benim evimdeki kütüphanenin en değerli köşesinde yerini aldı. Başlığı, Hamlet’in o meşhur varoluşsal sorusunu çağrıştırıyor. Anı yazımı, tiyatro tarihi açısından son derece önemli bir bellek oluşturur ve siz bu eserinizle önemli bir boşluğu dolduruyorsunuz. Ben bu kitabı adeta bir miras gibi görüyorum. Bizler bu dünyadan ayrıldıktan sonra bile, belki yüz yıl sonra birileri bu kitaba kütüphanelerden, arşivlerden ulaşıp okuyacak. Kuşaklar boyunca yaşamaya devam edecek bir eser…

Ani İpekkaya: Bunu söyleyen ilk insan sensin Burak. Vallahi, inşallah dediğin gibi olur. Ben doğma büyüme Bakırköylüyüm; bununla iftihar ederim, hatta biraz da çıldırırım. Bu kitabı aslında ilk başta “Hayaller ve Gerçekler” adıyla düşünmüştüm. Yazdıkça gördüm ki daha fazlasını da ekleyebilirim. Çünkü bu kitabı çok uzun yıllar içinde, parça parça yazdım. Kâh Datça’da, kâh Almanya’da… O dönem aynı zamanda çalışıyordum; yazdım, bıraktım, yine yazdım, yine bıraktım. Bu yüzden elimde pek çok sayfa birikti ve zamanla yazdıklarımın bir kısmını unuttum. Bazı yerlerde tekrarlar oldu, bazı bölümler başa döndü; metin biraz karmakarışık bir hâl aldı. Sonrasında bu kitap ortaya çıktı. Kullanamadığm, gözden kaçan sayfalar oldu ama elbette hepsinin başına yeniden oturacağım, düzenleyeceğim ve bu kitabı daha da genişleteceğim.
Burak Süme: Anılarınızı yazarken, “Bu sayfayı büyük bir mutlulukla yazıyorum” dediğiniz anlar oldu mu?
İyi ki sordun Burak… Kitapta mitolojik dokunuşlar da var. Özellikle 2000 yılından sonra, rüzgârın getirdiği o değişimle birlikte; güneşin parlaklığında saklanan renkleri anlattığım bölümler beni en çok mutlu eden kısımlar oldu.
“DÖRT SAAT YİRMİ DAKİKA SÜREN ‘CESARET ANA’ OYUNUYLA MATİNE SUARE YAPARDIM!”
Burak Süme: Hemen “Cesaret Ana” oyununuza geçmek istiyorum…
Ani İpekkaya: “Cesaret Ana”… Rahmetli Muhsin Ertuğrul demişti ki, “Cesaret Ana’nın galasını yapıyoruz.” O sırada rahmetli Ayla Algan… Vefatına hâlâ inanamıyorum, daha çok yaşayabilirdi. Üç Kuruşluk Opera’da söylediği bir şarkı vardı; yıllar önce… Sizin yaşınız o oyunu görmeye yetmemiştir belki ama tüylerimiz diken diken olurdu. Nasıl bir sesti… Ayla çok renkli bir kadındı. Beklan Algan’la ve Çetin İpekkaya’yla çok yakın arkadaştılar. Bu dostlukları aynı zamanda çok üretkendi, tiyatroya dair güçlü bir bağdı. Çetin, tiyatro için adeta canını veren, başka hiçbir şeye dönüp bakmayan bir insandı. Beklan ise Amerika’da eğitim almış, çok yoğun ve yenilikçi biriydi.
Bir gün Nişantaşı’nda bir evde buluştuk. Yaz günü, çok sıcak… Hafif bir yazlık bluz giymiştim. Beklan çok iltifat etti, sonra “Sana bir müjdemiz var…” yok, aslında “haberimiz var” dedi. Çünkü “Cesaret Ana”da oynamak müjde sayılmaz… Oyunu anlattı. Ben ne diyeceğimi bilemedim, sustum. Çetin de oradaydı. Kararı zaten vermişlerdi. Ve provalara başladık: Tepebaşı Deneme Sahnesi’nde…

Cesaret Ana oyunundan, kaynak: Tiyatrocu Olmak mı Olmamak mı?
“MUHSİN ERTUĞRUL BANA DÖNÜP, ‘KIZIM, SEN DÜNYADA BU ROLÜ OYNAYAN YEDİNCİ KADINSIN’ DEDİ.”
Burak Süme: Tepebaşı Dram, Petit Champs Sahnesi… Burada bir parantez açmak isterim… Benim için çok önemli bir yer. Hayatını yazdığım Rozali Benliyan, o sahnenin primadonnasıydı. 1911’de Bulgaristan’dan İstanbul’a geldiğinde, eşi Arşag Benliyan ile birlikte Benliyan Heyeti’ni (diğer adıyla Millî Osmanlı Operet Kumpanyası) kurmuş ve “Leblebici Horhor” ile “Himmet Ağa’nın İzdivacı” gibi operetlerle oranın as yıldızı hâline gelmişti. Ta ki 1926 yılına kadar… Ve yıllar sonra… O sahnenin hafızasında iz bırakan o büyük isimden sonra, benim hayranlıkla izlediğim siz, aynı sahnede yer aldınız. Bu, benim için yalnızca bir tesadüf değil; adeta kuşaklar arasında kurulan görünmez bir köprü gibi…
Ani İpekkaya: Ama ne yazık ki o tiyatroyu yaktılar… Otopark yapmak için. Oysa dünya çapında bir sahneydi. Kırmızı perdeleri vardı… Ben ilk kez orada sahneye çıktım, Kahvede Şenlik Var oyunuyla. Rejisi yine Muhsin Bey’indir. Nefis bir temsildi. Sonrasında orası “Deneme Sahnesi” oldu. Deneysel bir tiyatroydu. Beklan’ın vizyonu çok ilericiydi. Seyirci ortada oturur, sahne çevresinde dönerdi; hatta koltuklar bile dönerdi. Bir sahneyi oynarsınız, sonra seyirci koltuklarıyla birlikte başka yöne dönerdi. İşte o sahnede, tam dört saat yirmi dakika süren “Cesaret Ana”yı oynadım.
Burak Süme: Dört saat yirmi dakika…
Ani İpekkaya: Evet… Çok ağır bir süreçti. Yaz sıcağında provalar… Beklan çok disiplinliydi. Bir gün suflösümüz “Dur!” diye bağırdı, Beklan şaşırdı. Gidip bir gazoz aldı, “Bu kızı biraz dinlendirelim” dedi. Oyunda gerçek bir jeep vardı. İtfaiyeden alınmıştı, motoru sökülmüş ama hâlâ inanılmaz ağır… Kalın halatlarla ben ve Leyla (kızımı oynuyordu) o arabayı çekiyorduk. Hikâye, Bertolt Brecht’in anlattığı gibi, Otuz Yıl Savaşları sırasında geçiyor. Ben Anna Fierling… Sürekli dolaşan, ticaret yapan bir kadın.
Ama o oyun… İnsanı tüketiyor. Matine, suare… Nefes yok. Bir kostümcü arkadaşım kulise gelip “Bunu nasıl oynuyorsun, sendikan yok mu?” dedi. “Bal ye,” diye de tavsiye verdi. Sonuna kadar oynadım. Oğullarım sahnede birer birer ölüyordu. Sonunda kızımla kalıyordum. Arabayı çekmeye devam… Hayat devam ediyor çünkü.
En çok gurur duyduğum rollerden biridir. Hatta kendi kendime sorarım: “Bunu benden başka kim oynardı?” Bir sahne vardı… Yiyecek yetmiyor. Üç kişiyi doyuramazsın. Ya kızını ya aşçıbaşını seçeceksin. Aşçıbaşıyı Özdemir Han oynuyordu. Karar anı… Duruyor, düşünüyorsun… Ve sonunda kızını seçiyorsun. O sahne çok ağırdı. Çünkü o dönemde annemi de kaybetmiştim…
Neticede galası yapıldı. Uzun bir tahta sofra kuruldu; üzerine sadece peynir ve şarap konmuştu. Tam bir Orta Avrupa atmosferi… Ayla Algan o sade ama etkileyici düzenin içinde yerini almıştı. Muhsin Ertuğrul bana dönüp, “Kızım, sen dünyada bu rolü oynayan yedinci kadınsın” dedi. Çok zor bir oyundu çünkü…
“ELİZA BİNEMECİYAN’IN SAHNEDEKİ VARLIĞINI OYNADIM!”
Burak Süme:Eliza Binemeciyan ile ilgili kulislerde kulağınıza bir şeyler fısıldandı mı hiç?
Ani İpekkaya: Benim onunla ilgili söyleyebileceğim pek bir şey yok aslında. Şehir Tiyatroları’nın (belki yüzüncü yılıydı, tam hatırlamıyorum) büyük bir gösterimi yapılmıştı Harbiye’de. Ben o gösterimde adeta Eliza Binemeciyan’ın sahnedeki varlığını oynadım. Kıvırcık saçları vardı; çok güzel bir kostüm giydim. Evden getirdiğim kıyafetlerle o karakteri kurdum. Hatta Eliza Binemeciyan’ı canlandırdım diyebilirim. O dönem Kenan Evren de gelmişti seyretmeye…
Şehir Tiyatroları’nın yüzüncü yılı mıydı, tam emin değilim. Gencay Gürün organizasyonun başındaydı. Alev Gürzap anlatıcıydı. Bir erkek oyuncu daha vardı ama ismini şu an hatırlayamıyorum. Oyun sırasında Alev Gürzap’ın sesi kısıldı. Perihan Tedü bir anda sahneye çıktı, metni eline aldı ve doğaçlama gibi ama çok güçlü bir şekilde anlatımı devraldı. Çok büyük bir gösterimdi. Ben kürkler ve kıvırcık saçlar içinde Eliza Binemeciyan’ı oynadım. Ama onun gerçek hikâyesini en iyi anlatanlardan biri Hagop Ayvaz idi… Ne yazık ki o da artık hayatta değil.
“SAHNEYE İLK KEZ LALE ORALOĞLU TİYATROSU’NDA ÇIKTIM!”
Burak Süme: Sahneye çıktığınız ilk günü ve o ilk dakikaları biraz anlatır mısınız?
Ani İpekkaya: Sahneye ilk kez Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda, Baro Han’ın altında açılan sahnede çıktım. Henrik Ibsen’in “Denizden Gelen Kadın” adlı oyununda başrolü Lale Oraloğlu oynuyordu. Ben de oradaki genç kızlardan birini, Boletta’yı oynuyordum. Sahneye çıktığımda muhteşem bir sürprizle karşılaştım. Konservatuardan yeni mezun olmuştum ve benim haberim olmadan tüm konservatuar arkadaşlarım gelmişti. Sahneye adım attığım anda, sanki bir primadonna çıkmış gibi büyük bir alkış tufanı koptu. Bu benim için çok özel bir andı. O an tiyatroya olan tutkumun ne kadar güçlü olduğunu ilk kez o kadar net hissettim. Heyecan, sevinç ve ilk olmanın verdiği tarifsiz bir duygu… Hepsi bir aradaydı.
Sonrasında aynı tiyatroda Maxwell Anderson’ın bir oyununda, “Kötü Tohum”da sahne aldım. Burada, çocuğu öldürülmüş bir anneyi oynuyordum. O kadar büyük ilgi gördü ki oyun kapalı gişe oynadı; bilet bulunamıyordu. Sonra İzmir’e, Ankara’ya turneye gittik… Her yerde büyük başarı elde ettik. O dönemde Yıldız Kenter ve Zeki Alasya gibi çok güçlü isimler vardı ve biz de seyirci açısından büyük ilgi görüyorduk.
“NEVRA SEREZLİ KULİSE GELDİĞİNDE ‘SENİNLE KARŞILIKLI BİR OYUNDA OYNAMAK İSTİYORUM!’ DEMİŞTİ.”
Burak Süme: Sam Shepard’ın “Aç Sınıfın Laneti” oyun ve oyunu izlemeye gelen Nevra Serezli ile ilgili kulis anınızı sormak isterim. Kendisiyle hiç birlikte çalışma fırsatınız oldu mu?
Ani İpekkaya: Nevra Hanım’la birlikte çalışma fırsatım olmadı ama sağ olsun, bir gün benim oyunumu izlemeye geldi. Dediğin gibi o oyun Sam Shepard’ın “Aç Sınıfın Laneti” adlı eseriydi. Pınar Kür tarafından çok başarılı bir şekilde tam isimiyle Türkçeye çevrilmişti. Oyunda beş–altı kişiydik. Arif Arif Akkaya oğlumu, Defne Halman kızımı oynuyordu. Bir de gangsterler vardı; isimlerini şimdi tam hatırlayamıyorum. Amerika’nın iyi ve kötü yanlarını hicveden, politik yönü güçlü bir oyundu. Finalde ise hikâye iyice sertleşiyordu: borçlu bir adam vardı, Cüneyt Tünel onu oynuyordu.
İlk galayı Fatih Saraçhane’deki tiyatroda yaptık. Finalde adam evden kaçıyor, gangsterler geliyor ve para istiyorlar ama adam ortada yok. O sırada oğlunu feci şekilde dövüyorlar; her yer kan içinde kalıyor. Dışarıda ise Defne Halman arabada yatıyor. Tabi bu sahnede tiyatro diliyle düşünmek lazım. Sonra onun arabasını da patlatıyorlar ve kız ölüyor. En sonunda kadın sahneye giriyor…
O rolü bir kez daha oynamak isterim. O sahnede kadın sahneye geliyor ve gerçeküstücülük denen sürrealizm… Ne oğlunun hâlini görebiliyor, ne de kızının ölümünün farkında; adeta hiçbir şeyin bilincinde değil. Bir hayal gibi sahneye giriyor. Orada uzun bir tiradı var. Tiratta şöyle bir bölüm geçiyor: Kedi ile kartal dövüşüyor. Bunlar Amerikan simgeleri ama birbirlerine üstünlük sağlayamıyorlar ve sonunda ikisi de yere düşüp ölüyor. Yani sahnenin ortasında ölüyorlar. Kadın bunu anlatıyor, bunu yaşıyor gibi oynuyor. Bu da Amerika’nın politik açıdan eleştirisi.
Kadın kendinde değil; tamamen bir bilinç hâli dışında. Sürrealizm denen akım da aslında böyle bir yerden geliyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlarda korkunç bir yıkım, korku ve karamsarlık oluşuyor. Bunun üzerine insanlar bu ağır gerçekliği aşmak için sürrealizmi ortaya koyuyorlar. “Gör, işit, hisset ve hayata yeniden başla” gibi bir yaklaşım var.
Şimdi bu kelime çok sık kullanılmıyor sanırım; bir dönem oldukça modaydı. Nevra Hanım’ı hatırlayınca bu oyun aklıma geldi. Kulise geldiğinde bana, “Seninle karşılıklı bir oyunda oynamak istiyorum” demişti. .
“EN BÜYÜK BORCUM HOCAM ERCÜMENT BEHZAT LAV’ADIR.”
Burak Süme: Sohbete dizileriniz ve “Hanım” filminizle kapanış yapmak istiyorum… “Hanım”, sadece bir hikâye değil, adeta başlı başına bir ruh hâli. Yıldız Kenter’le karşılıklı, Madam Siranuş gibi yalnızlığını kedilerine emanet etmiş; kırılgan ama bir o kadar da güçlü bir kadını canlandırıyorsunuz… İsterseniz sizi o sete, o anlara götürelim… Kamera arkasındaki o derin sessizlikte, ışıkların altında, karakterle ilk kez gerçekten temas ettiğiniz o an… Neler hissettiniz? Ve o rolden içinizde neler kaldı? Bir de, Pınar Çekirge o sahneler için yönetmen Halit Refiğ’in doğaçlamaya alan açtığını anlatmıştı… O özgürlük, Madam Siranuş’u kurarken sizi nasıl etkiledi?
Ani İpekkaya: Evet evet… Yarı doğaçlama diyebilirim ama tamamen doğaçlamaydı da diyemem; çünkü senaryoda da vardı. Hanım filmi çok enteresan bir filmdi. Rahmetli Halit Refiğ çekmişti. Başrolde Yıldız Kenter vardı, bir de Eşref Kolçak oynuyordu. Benim Yıldız Hanım’la tek bir sahnem vardı ama uzunca bir sahneydi. Kedilere bakan bir Ermeni kadını canlandırıyordum. Çekim sırasında sahneye başladık. Yıldız Hanım çok sevdiğim bir insandır, çok büyük bir sanatçıdır. Zaten onunla ilgili bazı anılarımı kitabımda da anlattım.
Bir ara durakladım. Yıldız Hanım bana bir şeyler söyleyip yön vermek istedi. O sırada Halit Bey “Durun,” dedi. “Ben bir şey söylemiyorum ki ona Yıldız Hanım… Bırakın istediği gibi konuşsun.” Bunu hiç unutmam. Sonra Yıldız Hanım sustu, yönetmen devreye girdi. Sahne öyle ilerledi: yarı doğaçlama, yarı metinden… Sonrasında filmde Yıldız Hanım karakter gereği ikinci kez o eve geliyor ve beni bulamıyor. Kediler öldürülmüş… Ben ise yurtdışında yaşayan oğlumun yanına gitmek zorunda kalmışım, evi terk etmişim. Yıldız Hanım için müthiş bir roldü gerçekten. Yıldız Hanım tiyatroda bana bir rol teklif etmişti; kanser hastası bir kadının yaşamını canlandıracaktım. Ancak kabul edemedim, çünkü ben de o dönemde kanseri yeni atlatmıştım. Sonrasında o rolü kendisi oynadı.
Benim doğaçlama konuşmam çok akıcıdır. Hatta Ulan İstanbul dizisinde yönetmen bana “Ani Hanım, sen kafandan konuş, iki sayfa uydur,” dedi. Karşıma da genç bir oyuncu oturttular. “Peki,” dedim. Konuşmaya başladım… Karşımdaki oyuncunun nutku tutuldu, cevap veremedi. Sonra hep birlikte güldük.
İnsan kendini anlatırken biraz mahcup oluyor ama bunların hepsi yaşanmış şeyler. Hiç değilse gençlerin kulağında kalsın isterim. Bu doğaçlama gücünü konservatuvarda çalışarak elde ettim. Buna heves mi dersin, yetenek mi dersin… Artık Allah ne verdiyse… Ama şunu inkâr edemem: Hocalarımdan aldığım eğitime çok şey borçluyum. En büyük borcum da hocam Ercüment Behzat Lav’adır. Onun üstüne bir hoca yoktu benim için. Allah rahmet eylesin.
“DELİ SARAYLI DİZİSİNDEKİ KONAK BANA BÜYÜK İLHAM VERMİŞTİ”
Burak Süme: Ve ‘Deli Saraylı’ diziniz… Tarihi bir yapımdı ve bir konakta çekilmişti. 11 bölüm sürdü; özellikle ilk bölüm, adeta bir sinema filmi tadındaydı. Siz, saray hareminde yetişmiş, zarafeti ve asaletiyle öne çıkan Osmanlı-Türk hanımefendisi Lebriz Anne’yi canlandırıyordunuz.Çalışma deneyiminiz hakkında neler söylemek istersiniz?
Ani İpekkaya: Dizinin atmosferine ben hayran kalmıştım. Zaten kitabımda da değindim; çocukluğumun ve gençliğe adım attığım yılların en güzel günlerini, Süleymaniye’de sonradan dişçi okuluna dönüştürülen o eski konaklardan birinde geçirdim. Aslında o dönemi kitapta çok daha uzun anlatabilirdim. Dizideki konak da bana büyük ilham verdi; zihnimde hep o devirler, o insanlar vardı. Vasfi Rıza Zobu ile uzun süre çalıştığım için eski Osmanlı üslubuna, özellikle diksiyona zaten yabancı değildim. Dizide de köklü bir Osmanlı ailesinin hikâyesi anlatılıyordu. Ne yazık ki dizi yarıda bırakıldı. Oysa çok güzel bir projeydi… Perran Kutman buna çok üzülmüştü ama yapacak bir şey yoktu; sonuçta karar her zaman yapımcıların oluyor.
Burak Süme: Bu güzel söyleşi ve yaşamımıza kattığınız tüm güzellikler için size ne kadar teşekkür etsek az, Ani Hanım.
Ani İpekkaya: Ben de sana ve Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’ne teşekkür ederim.
