Yolcu Tiyatro’nun “Muhammed Ali” Oyunu Üzerine Söyleşi

Ayçe Özyiğit
12,5K Okunma

Kelebek gibi uçup arı gibi sokan…T ek yumrukta rakibini nakavt eden… “Eni yisi” lâkaplı… Afrikalı Amerikalıların yüksek profilli ırksal gurur figürü…  Sanırım hepimiz boksör Muhammed Ali’yi tanıyoruz.

Sahnedeki Ali ise.. Bizim boksör olarak bildiğimiz Muhammed Ali değil.  Muhammed Ali ile olan tek benzerliği dedesinin on kez kulağına fısıldadığı Muhammed Ali ismine sahip olmasından ibaret. Yani boksör Muhammed Ali’ye bahşedilen bu profillerin hiçbirine sahip değil bizim Ali ya da belki hepsine sahip. Birisine benzemek, “o olmak” demek değildir. Bizim Ali’nin de yaşamda kalmak, yaşamda tutunmak ve “öteki” olmamak için verdiği mücadele bildiğimiz Muhammed Ali’nin mücadelesinin hemen hemen aynısı. Bu sebeple sahnede bizi karşılayan Ali de “bizim gibi biri” kalıbının içine rahatlıkla koyabileceğimiz birisi. Gardını alamadan hayata atılmak zorunda kalan; bazı zamanlar kendisine yönelen kroşeleri rahatlıkla karşılayan bazen de tek yumrukta devriliveren birisi. Kendisinden beklenen kalıplara girmek istemeyen. Bildiğimiz Muhammed Ali’nin de söylediği gibi: “Başkalarının olmamı istediği kişi olmak zorunda değilim, ben olmak istediğim kişi olmakta özgürüm.” diyebilen birisi.

Bir oyunun künyesinde Turgay Korkmaz ve Yolcu Tiyatro isimlerini gördüğüm zaman o oyunun bana vaadinin büyük olduğunu düşünürüm. Korkmaz’ın  karakterlerinin, hikayelerini bilmemiz, duymamız, görmemiz gereken  karakterler olduğunu düşünürüm. Yolcu Tiyatro da bir yerlerde yitip gitmek üzere olan hikâyeleri unutmamamız için inatla çabalayan ender tiyatrolardan biridir. Ve bu iki ismin geçtiği hiçbir oyundan da pişmanlıkla ayrılmamışımdır. Oyunu başarılı kılan bir diğer unsur da elbette ki oyuncunun performansıdır. Bilmediğimiz Muhammed Ali gerçekten var olsaydı sanıyorum o Erdem Kaynarca olurdu.

Tabii ki teknik kadronun da isimlerini anmadan geçmek haksızlık olur. Süpervizörlüğünü Ersin Umut Güler’in yaptığı, dramaturgluğunu Sinan Akcan’ın üstlendiği oyunun teknik ekibinde yer alan isimlere de tek tek değinmek isterim; Tuğçe Ulugün Tuna (Kareograf), Yasin  Gültepe (Dekor Tasarım- Işık Tasarımı), Özlem Kaya (Kostüm Tasarımı), Emre Can Sancar (Yürütücü Yapımcı-Yardımcı Yönetmen), Süreyya Su (Danışman), Hira Nur Güven (Reji Asistanı), Uğurcan Ataoğlu (Afiş Tasarım), Orhan Cem Çetin (Fotoğraf), Ulaş Beşoklar (Afiş Fotoğrafı&Teaser) ve de Saygın Serdaroğlu (Oyun Fotoğrafları), Peyk (Müzik), Emre Gülbüz (Müzik).

Her ismin oyundaki başarılı dokunuşlarına şahit oluyoruz ama özellikle ayrı bir pencere açmamız gereken bir isim var. Geçtiğimiz sene yitirdiğimiz, Peyk grubunun vokalisti İrfan Alış’ın oyunda geçen ve oyunun adeta tamamlayıcısı olan o ıslık sesi. Bu vesileyle İrfan Alış ismini minnetle anmak isterim.

Yolcu Tiyatro’nun Muhammed Ali oyununu Turgay Korkmaz ve Erdem Kaynarca ile konuştuk.

Ayçe Özyiğit: Oyunun finalinde geçen: “Hayatta kalan değişime adapte olandır.” repliğiyle başlamak istiyorum. İnsanların bir limiti vardır derler. Değişim de o limitin aşıldığı an başlar. Muhammed Ali’nin bir limiti var mı?

Erdem Kaynarca: Bana göre Muhammed Ali’nin bir limiti yok. Hayatla olan bütün kavgası da kendisine koyulan bu limitlerle ilgili. Zaten bu yüzden o da bu uğurda kendisini de aştığı-olumlu ya da olumsuz olarak nitelendiremeyeceğim- bir maceraya giriyor.

Turgay Korkmaz: Ali’nin hayata dair bakışı her şeyi keşfetmek üzerine ama keşfedilmeye yönelik olan her şeyin üzerinde de büyük bir limit var. Aile, okul, toplum… Bu yüzden kendisi de değişimi kendi isteğiyle mi yoksa etrafında olan olaylara göre mi gerçekleştiriyor, bunun karmaşası içinde kalıyor. Özgür olma düşüncesinden ziyade belirlediği amaçlara ilerleyebilmek Ali için daha önemli. O yüzden onun için bir limit söz konusu değil. Sadece önünde olan ilk hedefe doğru ilerliyor. Sonrasında belki başka bir limit başlar Ali için.

Ayçe Özyiğit: Herkesin anlatılmaya değer bir hikayesi vardır. Turgay, oyunlarında konuşturduğun her karakter farklı özelliklere sahip olsa da kendine özgü bir hikâyesi var. Yolcu Tiyatro’nun repertuvarı için de benzer şekilde düşünüyorum. Birilerinin unuttuğu -unutmamamız gereken- o hikâyeler senin kalemin ve Yolcu Tiyatro’nun yapısıyla bütünlük sağlamış kanımca. Bu buluşma nasıl gerçekleşti?

Turgay Korkmaz: Bence bu durum hislerin aynı anda görülebilmesiyle alakalı. Benim Muhammed Ali öncesinde de Yolcu Tiyatro ile tanışıklığım vardı, hatta bir oyunlarında asistanlık yapmıştım. Umut (Ersin Güler) Ağabey’den gelen teklif üzerine hislerimde hiçbir değişiklik olmadığını gördüm. Sonrasında teksti Erdem’e gönderdik. Erdem de bizimle benzer duygular içinde olduğundan bu yolculuğa birlikte çıkmaya karar verdik. Sizin de söylediğiniz gibi ben bu tarz hikayeler yazıyor olsam da benim için hikayeden ziyade anlatının hissini bulmak çok daha önemli. Aynı hislere sahip 3 kişi -tabii ki teknik ekibimizde de bir sürü başarılı isim söz konusu- bir araya gelince bu yolda ilerlemek çok da zor olmadı açıkçası. Bir anda kendimizi provada -okumada bulduk ve o değişim denilen meseleyi de çalışmalarımız esnasında keşfettik. Yolculuğumuz bu şekilde başladı ve her şey tam da Yolcu Tiyatro’nun yapmak istediği gibi oluştu.

Ayçe Özyiğit: Muhammed Ali ismi, izleyicilerde bir boksörün hayatı ile karşılaşacakları izlenimini yaratıyor. Hatta her röportajınızda bu soru mutlaka size yöneltilmiş. Ben bu soruyu farklı bir yerden sormak istiyorum. Derinlemesine baktığımız zaman hepimizin hikâyesi bir noktada boksör Muhammed Ali ile kesişiyor aslında. Bizler de kendi ringimizin boksörü sayılabiliriz.  Hikayelerimiz birbirinden farklı olabilir ama hayata dair verdiğimiz mücadele hepimizde aynı şekilde işlemiyor mu?

Erdem Kaynarca: Bence siz de güzel bir tanımlama yaptınız. Boksör olan Muhammed Ali’nin biyografisi kahramanımızın sonsuz yolculuğuyla -neredeyse- benzerlik taşıyor. Bizim Muhammed Ali’nin de hikayesi aynı ölçüde, o kahramanlık döngüsü içinde ilerleyen bir hikaye. Muhammed Ali hem bir ikonun gölgesinde yaşam sürdürüyor hem de o ikonun gölgesinden çıkma mücadelesi veriyor.  Ali’nin Muhammed Ali’ye olan benzerliği ya da benzemezliği de oyuna hizmet ediyor diye düşünüyorum.

Turgay Korkmaz: Öteki olanın karşılaştığı en temel problemi her iki Muhammed Ali de yaşamış durumda. Her ne kadar ikisinin de yüzleştiği “öteki” kavramı birbirine benzemiyor olsa da temelinde bazı değerleri örtüşüyor. İkisinde de o sağduyu var ve bu sağduyu nasıl bir yolculukla kırılıyor; biz oyunda aslında bunu izliyoruz. Sağduyu kırıldıkça toplumsal saldırı daha da çoğalıyor. O yüzden, Muhammed Ali’yi bu oyunun içinde bir biyografi olarak göstermek istemedik. Biz özellikle oyuncunun -Erdem’in- meselesini ön planda tuttuk. Fiziksel ve duygusal olarak onun sahnedeki yansımasını görmek istedik. Yani söze dayalı olarak değil de gerçek Muhammed Ali’nin hissettiği mücadele kavramını biz oyunun içerisinde bir oyuncuda nasıl görebiliriz, bunun peşine gittik. Yine de tüm bunların altında bir Muhammed Ali metodolojisi var ama dediğim gibi derdimiz bir Muhammed Ali hayatı anlatmak değil. Muhammed Ali’nin verdiği mücadelenin benzerini ya da aynısını veren benzer ya da farklı nüanstaki insanların mücadelesi karşısında biz ne hissediyoruz? Neyi neden kaybediyor ya da kazanıyoruz? Bu oyun bunun mücadelesi ve benim açımdan bu da bir maçtır.

Ayçe Özyiğit: Yazdığın oyunun yönetmeni olmak senin açından avantaj sanırım. Peki yazarken hayal ettiğin dünyayı tiyatro sahnesine uyarlayabildin mi sahiden? Yazarken uçsuz bucaksız bir hayal gücü söz konusu, ama bir tarafta da gerçekler var. Kısıtlı imkânlar var.

Turgay Korkmaz: Benim oyuncu tarafım da olduğu için tabii ki yazarken hayal ettiğim bir dünya vardı ama “şöyle bir reji olmalı” gibi bir düşünceye kapılmadım. Rejiyi Türkiye’de tiyatro yapmanın imkanı doğrultusunda tasarlayarak düşünen ve o kolektifliği de ona en uygun şekilde yaratmamız gerektiğine inanan biriyim.  O yüzden Erdem ve tüm ekiple beraber oyunu tasarlayıp genel-örgün zemini kurarken birbirimizden beslendik. İçimize sinen yönlerde hemfikir olduk. Bazen ben fazla abarttım, Erdem karşı çıktı. Bazen o taraf fazla abarttı, ben karşı çıktım. En tabii oyunu emanet edeceğimiz kişi Erdem olduğu için onun nüansına ve onun şekline bırakmak zorundaydım. Bu da bizi tatlı bir yere götürdü ama yolun sonunda ne olursa olsun yine hayal ettiğimize yaklaştık. O güzeldi.

Erdem Kaynarca: Ben de kendimi çok özgür hissettiğim bir prova alanındaydım. Oyunun iyi bir yere gitmesi açısından karşılıklı olarak fikirlerimizi çarpıştırdığımız da oldu, birbirimizin fikirlerinin üstüne koyup inşa ettiğimiz de… Hatta birbirimizi ikna ettiğimiz yerler de oldu ama bu bilgi alışverişimiz hiçbir zaman kavgaya varmadı. Tüm bunlar oyunun daha iyi bir noktaya evrilmesi adına kolektif bir sürecin güzel örnekleriydi benim için. Bazen işler bu şekilde yürümüyor. Bazen ne görmek istediğini aşırı bilen -ki bence bu iyi bir şey değil- yönetmenlerle de çalışabiliyorsunuz. Öyle bir durumda tabii daha fazla -itaatkar demek istemiyorum- denileni yapmak durumunda kalıyorsunuz. Bu oyunda daha fazla istişare ettiğimiz, daha fazla münazara yaptığımız bir süreçten geçtiğimizi düşünüyorum. Bu da bu oyunun güzel yanı benim için.

Ayçe Özyiğit: Muhammed Ali için bir tarafta yaşamak istediği hayat, bir tarafta başkalarının ondan beklediği hayat ve ne yazık ki yaşamak zorunda olduğu hayat söz konusu. Yaşamak zorunda olduğu hayata ise 1-0 yenik başlıyor. Ve bu üç yaşama da adapte olabilmiş değil. Muhammed Ali’nin yaşam konusunda gerçek çabası ve isteği nedir?

Erdem Kaynarca: Yaşama isteği insana dair bir güdüdür. Muhammed Ali’deki bu isteğin de değişik bir yerden vuku bulduğunu düşünmüyorum. Bu soruyu insana dair düşünürsek herkeste o yaşama isteği vardır. Muhammed Ali de sadece hayatta olduğu için ve evrimi ona böyle emrettiği için yaşamak istiyor, ama onun asıl merak ettiği evrimsel faktör.  “Nasıl evriliyoruz?”, sorusunu merak ediyor.

Turgay Korkmaz: Muhammed Ali’nin yaşam konusundaki kıstası başarılı olmak değil ya da mücadelesi o yönde değil. O sadece sorunsuz yaşamak isteyen birisi. Ali’nin başarılı olduğunu düşündüğü yeri belki başka birisi başarısızlık olarak değerlendirebilir. Bence bu sorunun cevabı oyunu izleyen kişiye göre değişir. Ama oyunda Ali’nin ne kadar zorlandığına tanık olabiliyoruz.

Ayçe Özyiğit: “Hayatta kalan değişime adapte olandır” veya “Güçlü olan hayatta kalır.” Bu soruyu sadece Muhammed Ali üzerinden değil oyundaki diğer karakterler üzerinden de sormak istiyorum. Süleyman, Yasemin, Meral ve Ali’nin ağabeyi değişime ne kadar adapte olabilmişler? Ya da tam anlamıyla hayatta olduklarını söyleyebilir miyiz?

Turgay Korkmaz: Bizim için oyunda değişimi isteyen tek karakter Ali. Diğerleri o değişimle çok ilgilenmiyor. Sadece etraflarında olan -görünen- değişime kendilerini kaptırıyorlar. Ali ise kendisindeki bu değişim ve dönüşümü fark ettikçe etrafında olan tüm faktörlerin de -mahallesinin okulun, aşkın- değişimini kendi gözlemiyle görüyor. Ali haricindeki hiçbir karakterde değişimle ilgili bir arzu yok.

Erdem Kaynarca: Yine de hepsi değişiyor. Hikayenin başındaki Yasemin ile sonundaki Yasemin aynı insan değil. Tüm karakterler değişiyor ama onların değişimi etrafında olan olaylara yönelik oluyor. Ali değişimiyle ilgili şu cümleyi kuruyor; “o değişimi kendi organikliğinde hissediyorum.” Zaten verdiği mücadele de bunun üzerine.

Ayçe Özyiğit: Bazılarımız boksör Muhammed Ali gibi cesaretli bazılarımız Ali gibi zamanın gelmesini bekliyor. “Taşı elime aldım… Atmadım.” Ali’nin kıyıda durup da ileriye gitmeyi göze alamadığı böyle çok bölüm var oyunda. Bu nokta hayatın dönüştüğü yer mi oluyor sizce? Kendi konfor alanımızın dışına çıkmak neden zor oluyor?

Erdem Kaynarca: Şöyle düşünüyorum: Bence Ali kenarda durmuyor ya da eylemsiz kalmıyor. Ali sadece herkesin kabul ettiği eylemleri kabul etmiyor. Başka bir yoldan gitmek istiyor. Ali olduğu yerde de durmuyor. Aksine ağabeyi duruyor. Eyleme geçemeyen kişi ağabeyi. Ali eyleme geçiyor. Bizler belki Ali’yi biraz fazla naif buluyor olabiliriz. Belki bundan sebep Ali bize herhangi bir eyleme geçmiyor gibi görünüyor olabilir ama Ali’nin etrafındaki herkes aslında kendi konumunu korumaya çalışıyor. Ali ise kabuğunu kırmaya çalışıyor.

Ayçe Özyiğit: Oyunda karşımıza çıkan herkese ve herşeye yönelik bir sorum olacak: “Adem, Yasemin, Kafka, Meral, Darwin, Süleyman Usta,  Zeynep, gecekondular, villalar, elmalar, böcekler…” Aslında hepsi, hepimizin bir kesişim noktası var bu hikayede. Peki sen anlatmak istediğinin anlaşıldığını düşünüyor musun?

Turgay Korkmaz: Belki hepimiz bir oyun yazdıktan sonra “ne anlatmak istiyoruz, neyin anlaşılmasını istiyoruz” konusunu konuşuyoruzdur ama benim şöyle bir şansım oldu bu oyunla ilgili. Biz bu ekiple o soruların derdine gitmedik. Tabii ki bir noktada bazı konuları konuşuyorduk ama ben hiçbir zaman bir mesaj verme kaygısında olmadım. Tabii belki birilerinin mesaj alma kaygısı olabilir. Mesela kimi zaman seyircide böyle bir istek doğuyor. Belki çoğu kişi finalde geçen; “Hayatta olan, değişime adapte olandır” sözünü oyunun mesajı olarak görecektir. Bu iyi midir yoksa kötü mü, onu bilmiyorum. Açıkçası beni cezbeden de bu bilinmezlik hissi. Yazar yönüm kenara çekilip sahneyi oyuncunun ruhuna teslim ediyor. Konu ve sahneler oyuncunun anlatımına göre şekilleniyor. Bu da her oyuncuda farklı şekilde sahneye yansıyacaktır. O yüzden oyunum için “bunu anlatıyoruz” gibi spesifik bir cümle kullanmak istemem. Sadece “bir mücadele anlatıyor” diyebilirim. Bu mücadele bazıları için değersizdir, bazıları için değerlidir.

Ayçe Özyiğit: Oyunlara dair yapılan yorum ve eleştirilerde “sarsıcı oyun”, tabirine çok rastlıyoruz. Tabii “sarsıcı olma” hali oldukça kişisel. Size gelen bildirimler nasıl? Muhammed Ali sarsıcı bir oyun mu size göre?

Erdem Kaynar: “Sarsıcı olmak” benim açımdan spesifik bir cümle. Ali’nin hikayesi kimilerine göre sarsıcıdır. Kimilerine göre de bu oyun bir başkasının hikayesine tanıklık etme anlamına geliyor olabilir. Oyun sonrası seyircilerle de konuşuyoruz. Ali’ye benzeyen seyirciler de Ali ile hiç ortak dünyada olmayan seyirciler de denk geliyor bize. Evet iki kısım seyirci de oyunu çok seviyor ama ikinci kısım seyircilerin Ali’yi koydukları yer başka oluyor. Belki kişiler için kendisine benzeyen birisini görmek sarsıcı oluyordur. Bana göre sarsıcı bir hikaye mi? Değil! (Gülüşmeler)

Turgay Korkmaz: Ben bunun kişisel hafızayla alakalı olduğunu düşünüyorum. Oyuncu açısından bu bir roldür, oynar. Fakat seyirci oyunu kendi yaşam tecrübelerine göre yorumluyor. Mesela Ali’nin seyirci ile karşılaştığı ilk sahnede tetiklenen seyirciler olduğunu da gözlemledik. Bu da tamamen kişisel yorumla alakalı.

Ayçe Özyiğit: “Değişim” faktörünü kendi tiyatro hayatınıza göre yorumlamanızı istiyorum. Geldiğiniz noktada sizin değişiminiz nasıl vuku buldu?

Erdem Kaynarca: Değişim ölene kadar bitiremeyeceğimiz bir proje bence. O yüzden de illa ki değişmek zorundayız. Ben de kendimi bildiğim günden bu yana çok değiştiğim tabii ama şu da var: ben insanın bir özü olduğuna da inanıyorum ve her ne kadar değiştiğimizi söylüyor olsak da özümüz kalıyor bana göre. Evet, değişime her zaman açık bir insanım fakat özümü koruyacak şekilde. Hatta değişmemenin sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Biri olmaya çalışmak, bir karaktere dönüşmek için çabalamak bir insanın kendisine verebileceği en büyük zarar. Çünkü hiçbir gün aynı değil. Biz de aynı değiliz.

Turgay Korkmaz: Bence değişimi fark edemeyiz. Ali’nin değişiminde olduğu gibi fark etmediğimiz zamanlar çok hoş olur. (Gülüşmeler) Benim değişim faktörüne biraz daha bilimsel yaklaşıyorum. -sanırım Ali’nin bilime olan aşkı da bu yönümden kaynaklanıyor- Bazı durumlar yüzyıllar önce halledilmiş. Bu yüzden ben insanların daha hızlı değişmesi ya da değişime hızlı bir şeklide adapte olmaları gerektiğine inanıyorum. Bazı değişiklikleri de zaten çoktan halletmemiz gerekiyordu. Şu an hala onlarla uğraşıyor olmamız bana çok sıkıcı geliyor. Bana göre değişmek için insanın biraz da meyletmesi, heyecanlanması gerekiyor.

Ayçe Özyiğit:  Röportajı bitirirken, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Erdem Kaynarca: Ali, her gün rastlayamayacağımız güzel insanlardan birisi. Bu açıdan sahnelerde böyle bir konuya denk geldiğimiz için şanslı sayılırız. Ben de Ali’yi oynama fırsatı bulduğum için şanslıyım. Sahnelerde görüşürüz umarım.

Turgay Korkmaz: Ben de oyunu izleyen bütün seyircilerimize teşekkür ederim. Çünkü bu dönemde tiyatroya gitmek gerçekten çok büyük bir külfet. Bizler için tiyatro yapmak -şu dönemde- ne kadar zor bir işse onlar için de bilet alıp oyuna gelebilmek bir o kadar zor bir iş. Bu da takdir edilesi bir durum. Bırakmasınlar izlemeyi.

AYÇE ÖZYİĞİT

 

Muhammed Ali Oyun Tarihleri

26 Kasım Bağımsız Sahne/İstanbul

28 Kasım Vesahne Panora&Kulis Sanat Tiyatrosu/Ankara

17 Aralık Alan Kadıköy/İstanbul

19 Aralık Podyum Sanat Mahal/Bursa

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku