Tiyatromuzda “Ünlü” Yanılsaması ve Yarattığı “Adaletsizlik”

Neslihan Ekim
7K Okunma

Bir zamanlar tiyatro sahnesi, oyunculuğun nihai er meydanıydı. Sinema ve televizyon yönetmenleri, karakterlerine ruh üfleyecek gerçek oyuncuları bulmak için tiyatro salonlarının arka koltuklarında yerlerini alır, sahne tozunu yutmuş ustaların ve genç yeteneklerin peşine düşerlerdi. Bugün ise tablo bütünüyle tersine dönmüş durumda. Tiyatro sahneleri, ne yazık ki gişe kaygısının esiri olmuş salonların, televizyonun “kullan-at” mantığıyla öğütüp kenara ittiği ünlüleri “sanatçı” mertebesine yükseltme çabasına sahne oluyor.

Günümüz cast direktörlerinin ve menajerlik sisteminin tiyatroya bakış açısı ürkütücü bir sığlıkta. Güzellik yarışmalarından podyumlara, oradan televizyon ekranlarına fırlatılan; “Acaba şarkıcı olur mu?” diye stüdyolara sokulup, tutmayınca “O zaman oyuncu yapalım” denilen isimler, sektörün altın çocukları ilan ediliyor. Bu isimlerin televizyon dizilerindeki ömrü, senaryonun değil, magazin sayfalarındaki birlikteliklerinin ve sosyal medyadaki takipçi sayılarının ömrüyle eşdeğer. Peki ya ekran yüzleri eskimeye, şöhretleri tehlikeye girmeye başladığında ne oluyor? Cast direktörlerinin cebindeki o sihirli (!), o kurtarıcı kart devreye giriyor: “Sana bir tiyatro oyunu yapalım, böylece ‘kaliteli bir sanatçı’ olduğunu kanıtlarız.”

Tiyatro Bir PR Ajansı Değildir

Tiyatro; magazinel figürlerin entelektüel bir aura kazanmak, “Ben aslında ciddi bir oyuncuyum” imajı çizmek veya sadece gündemde kalmak için kullanabilecekleri bir PR aracı değildir. Sahne, yalanı kaldırmaz. Televizyonda doğru açıyla, kurguyla, tekrar tekrar çekilen sahnelerle gizlenebilen yeteneksizlik, bedensel ve vokal hamlık, sahnede çırılçıplak ortadadır. Ancak ne hazindir ki, sırf afişte o “ünlü” ismin fotoğrafı var diye bilet alan seyirci kitlesi, tiyatro salonlarını bu “oyuncu müsveddelerinin” vasat performanslarına mahkum bırakıyor.

Tiyatroda “Cast Direktörü” Safsatası

Aslına bakarsanız, meselenin kökeninde tiyatroda bir “cast direktörüne” ihtiyaç duyulması gibi absürt bir durum yatıyor. Tiyatro, doğası gereği organik ve terle yoğrulan bir zanaattır. Yönetmen ve dramaturg, sahnelenecek metnin dünyasını kurarken oyuncuyu parlak bir katalogdan ya da sosyal medya metriklerinden seçmez. Bir karakterin anatomisi inşa edilirken oyuncunun bedensel kapasitesini, vokal esnekliğini, dramaturjik derinliğini ve reflekslerini görmek için kapsamlı seçmeler yapılır; değerlendirme kriterleri masaya yatırılır ve ilmek ilmek işlenir. Oyuncu ile yönetmen arasındaki büyülü bağ, henüz provaya bile girmeden, o seçme salonunun ter kokan atmosferinde kurulur. Oysa “cast direktörü” dediğimiz mekanizma, televizyon ve reklam sektörünün excel tablolarıyla çalışan, “Hangi yüz daha çok satar?”, “Kimin takipçisi daha fazla?” mantığıyla işleyen bir dişlisidir. Bu endüstriyel dişliyi tiyatroya entegre etmeye çalışmak, sahnenin ruhuna aykırıdır. Bir cast direktörünün “Bu isim gişe yapar, hem de magazinde çok konuşuluyor” diyerek sahneye sürdüğü bir “ünlü”, tiyatronun o titiz, analitik ve derinlikli yaratım sürecini daha en başından sabote eder. Tiyatronun sahte aracılara değil; metni okuyabilen, bedenini tanıyan, sahne matematiğine hakim gerçek yaratıcılara ihtiyacı vardır.

Adaletsizliğin Faturası: Gerçek Tiyatroculara Ne Oluyor?

Bu sistemin en büyük kurbanları ise mesleğini bir yaşam biçimi olarak seçen, yıllarını konservatuvarlarda, oyunculuk laboratuvarlarında, bedensel ve ruhsal sınırlarını zorlayarak geçiren gerçek tiyatroculardır. Dramaturjik derinliğe önem veren, bir karakterin anatomisini katman katman inşa etmeyi bilen, sesini ve bedenini bir enstrüman gibi akort eden tiyatrocular, sadece televizyonda görünmedikleri, popüler kültürün soytarılığına soyunmadıkları için sistemin dışına itilmekte veya bu “ünlülerin” arkasında dekor olarak kullanılmakta ya da işsiz kalmaktadırlar. “Ünlü değilsen rol yok” diyen bir tiyatro piyasasına doğru ivmelenmek gerçek ADALETSİZLİKTİR.  Gişe kaygısı, bağımsız ve köklü tiyatroları bile bu çarkın içine çekiyor. “Salon kirasını ödemek”, “ayakta kalmak” gibi haklı ama sanatı zehirleyen gerekçelerle, nitelikli metinler ve devasa prodüksiyonlar, oyunculukla uzaktan yakından ilgisi olmayan popüler isimlerin insafına terk ediliyor. Hatta daha da kötüsü, metnin önemi bile kalmıyor. Yine sektörden yazarlara, kadın- erkek ilişkileri üstüne bir komedi yazdırıp üçüncü sınıf bulvar tiyatrosu prodüksiyonlarıyla dolsun kasalar! Sanat? YOK!

Eğer tiyatroyu sadece ünlü isimleri canlı kanlı yakından görmek için gidilen bir panayıra çevirmeye devam edersek, çok yakında ortada ne tiyatro kalacak ne de gerçek tiyatro seyircisi. Tiyatronun görevi, televizyonun yarattığı sanal şöhretleri aklamak değildir. Cast direktörleri ve yapımcılar, tiyatroyu bir “prestij tazeleme” makinesi olarak görmekten vazgeçmelidir. Arz-talep yalanının arkasına saklanarak; “Seyirci ünlü görmek istiyor” demek, tiyatro sanatının içini boşaltmaktır.

Üstelik afişte ünlü yüzleri görerek salonlara giden seyirciler, oyunlardan ve oyunculuklardan rahatsız olduklarını defalarca dile getirmektedirler. Yani ortada bir arz-talep dengesi de bulunmamaktadır. PR yapmak isteyen oyuncuların kariyerlerinde de dezavantajlı bir durumdur bu. Son kertede tiyatronun da kendi ünlüleri zaten fazlasıyla vardır. Haluk Bilginer, Şevket Çoruh, İlker Ayrık, Sumru Yavrucuk gibi usta isimlerin dışında Nezaket Erden gibi genç isimler de mesleği tiyatro olan ünlülerdir. Bu mesleğin okulunu okumuş, sahne tozunu yutarken aynı zamanda televizyon ve sinema aracılığıyla ünlü olmuşlardır. Seyircileri de vardır ve bahsedilen arz-talep dengesini sağlayan oyuncular da bunlardır.

Unutulmamalıdır ki; şöhret bir illüzyon, oyunculuk ise bir zanaattır. Ve sahne, er ya da geç, o illüzyonu yırtıp atacak kadar dürüst bir aynadır. Unutulmamalıdır ki; Sahne gerçekten tiyatrocu olmayan herkesi kusar!

NESLİHAN EKİM

 

İlgili yazı: https://tiyatrodergisi.com.tr/tekellesme-kazan-oyuncular-kepce/

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku