İlk olarak 2024 yılında Athens Epidairus Tiyatro Festivali’nde sahnelenen The Dogs, oyuncuları arasında bulunan Cem Yiğit Üzümoğlu’na verilen yurt dışı çıkış yasağı sonrası ekibin dayanışma amacıyla Türkiye’ye gelmesiyle İstanbul’da üç gösterim gerçekleştirdi. Belgesel tiyatronun tekniklerini, film noir estetiğini ve Aristofanes komedisinden ilham alan anlatı yapısını bir araya getiren oyun gerçek bir olaydan yola çıkıyor. Oyunda Yunanistan’ın Arachova şehrinde Twist adlı bir köpeğin katledilmesi merkeze alınıyor. Arachova’nın turizm bölgesi olarak zarar görmemesi için olayın devlet ve medya iş birliği ile “başıboş” köpeklerin üzerine yıkılıp örtbas edilmesinin ardından, emekli bir K9 polis köpeği ile arkadaşı İskender’in, farklı ırklardan-yerlerden gelen diğer dört köpekle faili bulma sürecini sergileyen oyun, adalet arayışını, insan-doğa ilişkilerini, göçmenliği ve şiddet biçimlerini sahneye taşıyor. Aynı zamanda izleyiciye kendi adalet duygusunu ve şiddet algısını tartma imkânı sunuyor. Benim bu kısa yazıda üzerine düşünmek istediğim konu bu son nokta olacak, ama önce sahne estetiğine dair bir-iki noktaya değinmek istiyorum.
The Dogs biçimsel olarak öncelikle belgesel tiyatro estetiğinin modern bir yorumunu geliştiriyor. Belgesel tiyatronun kökleri -kabaca- savaş, yıkım ve şiddet deneyimlerinin sonrasında tiyatroyu hakikatin ortaya çıkarılacağı-sergileneceği bir mecra olarak tasarlama düşüncesine dayanır. İlk evre olarak tanımlanabilecek dönem, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Erwin Piscator’un “sanat sözcüğünü programdan kökünden kaldırarak” acil beklentileri yansıtan ve “politik bir etkinlik biçimi olarak güncel olayları etkilemeyi amaçlayan” proletarya tiyatrosu anlayışıyla gelişir. Bu dönem, tiyatronun estetik-politik açıdan bir nevi yeniden yapılandırılma süreci olarak görülebilir. Asıl olarak montaj estetiğinde biçimlenen bu yapı; belgeler, fotoğraflar, film parçaları, istatistikler, haber küpürleri, röportajlar ve raporların bir araya getirilmesiyle seyirciye hakikati dolaysız olarak sergilemeyi hedefler. İkinci evre ise İkinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı yıkımla birlikte doğar. Bu dönemde, Havana Duruşması, Soruşturma, Dimitrof Savunuyor, Oppenheimer Olayı gibi oyunlarda olduğu gibi mahkeme tutanakları ve tanıklıklar sahneye doğrudan taşınır, böylece belgesel tiyatro McCarthy döneminin komünist cadı avına karşı Amerikan emperyalizminin iç yüzünün açığa çıkarılarak suçlandırıldığı bir alan yaratır. Bu iki evrede hakikatin sergilenmesinin farklı yolları sınanır; birincisinde politik montaj, ikincisinde adli metin tiyatronun estetik-politik söyleminin tesis edileceği temeli oluşturur.

The Dogs © Karol Jarek
The Dogs tam da bu iki geleneğin mirasını alıp üçüncü bir evreye açılıyor. Post-truth çağında artık belgelerin tek başına hakikati ortaya koyması söz konusu değil. Oyun da resmî raporların-tutanakların diliyle söylentilerin, komplo hikâyelerinin, köyde yayılan dedikoduların dili arasındaki geniş boşlukta hareket ediyor. Bu boşluğu sahnenin ana malzemesi haline getiriyor. Belgesel tiyatronun bugünkü estetiği de sanırım biraz burada, iktidarın üretip yaydığı yazılı, statik, kapalı, “resmî” bilgi ile onun altını oyan, sözlü, dinamik, değişken ve “gayriresmî” bilginin çarpışmasından üretilen dramatik alanda beliriyor.
Bu dramaturgiye Aristofanes’in estetiği de eşlik ediyor. Antik komedyanın hayvan koroları, insan toplumunun saçmalığını ve iktidarını gülünçleştirerek açığa vuruyordu; kuşlar, arılar, kurbağalar kolektif sesin hicivsel gücünü sahneye taşıyordu. Anestiz Azas, bu kez köpekleri çağırıyor sahneye, tanık, fail ve yas tutan olarak. Köpek korosu, Aristofanes’in mirasını günümüze tercüme ederken, seyircinin zaman zaman gülerek zaman zaman gerilerek yüzleşeceği bir alan açıyor. Belgeselin dili koroya dönüştüğünde, hakikat artık didaktik bir rapor değil, grotesk, ironik, çok katmanlı bir sesler bütünü haline geliyor.

The Dogs © Karol Jarek
Sahne estetiği de bu hibrit formu somutlaştırıyor. Noir’i andıran ışıklar, yalın dekor, köpek-si bedenlerle kurulan ritmik kolektivite oldukça etkileyici. Konstantinos Moraitis’in hayvan beden eğitimi ve koreografisi, oyuncuların dekorla, seyirciyle ve birbirleriyle ilişkisinde akışkan bir hareket düzeni sağlıyor. Bedenlerin bu akışkanlığı, insan-doğa ve insan-toplum ilişkilerine-sınırlarına dair bir sorgulama da alanı açıyor. Dido Gogou’nun yalın dekor tasarımı ve Eleni Choumou’nun ışık kurgusunun şekillendirdiği sahne atmosferi, karanlık ve gölge oyunlarıyla toplumsal şiddetin ve gerilimin yoğunluğunu vurguluyor. Panayiotis Manouilidis ve Angelos Kontaxis’in müzik ve ses tasarımı da noir’i andıran bir atmosfer yaratarak sahnedeki epik ve grotesk anların duygusal etkisini pekiştiriyor, seyirciye adeta bütün duyularıyla kavradığı bedensel bir deneyim olarak ulaşıyor.
Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde, The Dogs yalnızca bir dramatik anlatı değil, sahne düzeni, oyunculuk biçimi, ışık, ses ve hareketin kesişimiyle belgesel tiyatronun çağdaş bir örneğini sunuyor. İzleyici yalnızca hikâyeyi izlemiyor; adalet ve şiddet olgularını kendi algısında deneyimliyor. Bu açıdan oyun, dramatik yoğunluğunu hem biçimsel hem de estetik bir bütünlük içinde kurarken etik sorgulamayı da kaçınılmaz kılıyor / kılmalı.

The Dogs © Karol Jarek
Şimdi yazının başında ele alacağımı söylediğim noktaya geldim. Fakat yazının buradan sonraki kısmı oyunun sonu ile ilgili olacağı için sanırım burada “ağır spoiler” uyarısı vermem gerekiyor. Bu uyarıdan sonra yazıyı okumaya devam edenler için oyunun olay örgüsünü, bu defa final sahnesiyle birlikte, kısaca tekrarlayayım: Köpekler, kamuoyuna yansıtılan biçiminin aksine, Twist’i bir köpeğin canice öldürebileceğine inanmayarak arkadaşlarının katlini örtbas eden adalet sistemine karşı bir araya geliyor ve katili bulmak için bir araştırma-soruşturma süreci yürütüyorlar. Diğer yandan devlet, belediye ve medya üçgeninde gerçeğin nasıl bir dil ve yöntemle çarpıtıldığı sergilenerek adaletin bu üçgenin ürettiği söylem ve işlettiği mekanizmalarla sağlanabileceğine dair inanç ortadan kaldırılıyor. Köpeklerin araştırmalarının nihayetinde Twist’i öldürenin bir adam olduğu anlaşılıyor. Köpekler bir gece kulübünün çıkışında etrafını sarıp katili parçalayarak öldürüyorlar. Sahne teknolojisi ve hareket düzeniyle oldukça etkileyici kurulan bu sahnenin ardından köpekler adaletin sağlanmasının getirdiği kathartik deneyimi sahne önüne taşıyarak seyirciye doğru birer kahraman olarak yaklaşırlar ve oyun bu statik mizansen ile biter. Kanımca bu sahne, adaletsizlik ve şiddet üzerine nasıl bir söylem ürettiği ve nasıl bir eylem ürettiği açısından üzerine düşünülmeyi gerektiren bir final.
The Dogs, elbette konusu ve biçimiyle insan-merkezli bakış açısını sistematik olarak sorgulayan bir posthuman perspektif sunuyor. Oyundaki köpek karakterler, yalnızca insan davranışlarını taklit eden figürler değil, kendi özerk dünyalarına, adalet anlayışlarına ve karmaşık düşünme yeteneklerine sahip figürler olarak temsil ediliyor. Bu yaklaşım, geleneksel tür hiyerarşisini yapı bozuma uğratırken insanın doğa üzerindeki tahakkümü ile kendi türü üzerindeki tahakkümünü birbirine bağlayan ekolojik bir sorgulama da yaratıyor. Sahnede araştırılan şiddet eylemi, iktidarın hedefi olan tüm canlıların birbirine bağlı olduğu bir evrensel sorumluluk ve ekolojik farkındalığın altını çiziyor. Aynı zamanda, oyun insan olmayan bedenlerin deneyimini görünür kılarak seyircide yabancılaştırıcı bir etki yaratıyor. Köpeklerin perspektifinden sunulan hakikat ve adalet arayışı, insan-merkezci normların sınırlarını zorlayarak antroposen çağında insanın çevresel ve toplumsal sorumluluklarını yeniden düşünmeye sevk ediyor. Bu bağlamda The Dogs, posthuman estetik ve ekolojik bilincin tiyatro sahnesine taşındığı, türler arası empati ve etik tartışmayı merkezine alan bir örnek olarak öne çıkıyor.

The Dogs © Karol Jarek
Fakat, burada şerh düşülmesi gerektiğini düşündüğüm soru şu: Finalde köpekler tarafından gerçekleştirilen ve oldukça kathartik ve estetik bir an olarak sunulan şiddet sahnesi seyirciye ne söylüyor? Görünen o ki, köpeklerin adaleti kendi pençeleriyle tesis etmesi yalnızca oyunun dramatik zirvesi değil, aynı zamanda şiddetin bir adalet biçimi olarak estetize edilmesi anlamına geliyor. Bu bağlamda, son derece temkinli bir biçimde söylüyorum bunu, Walter Benjamin’in “faşizmin estetiği” olgusunun çerçevesiyle düşünürsek sahnedeki kathartik etki ve dramatik yoğunluğun, şiddeti yalnızca bir anlatı unsuru değil, aynı zamanda bir haz biçimi olarak sunduğu söylenebilir. Elbette farkı vurgulamak bile yersiz olabilir ama yine de altını çizelim: Benjamin’in analizinde faşist rejimler şiddeti toplumsal rıza ve görsel etki aracı olarak kullanır; The Dogs ise şiddeti bir toplumsal adalet biçimi olarak sunuyor. Fakat bu sunumun “etkileyiciliği” şiddetin aynı zamanda estetik deneyim alanı olarak sunulmasına da yol açıyor. Türkiye bağlamında bu sahne hem genel olarak hukuk sisteminin çöküşü, bireysel-toplumsal adalet talepleri hem de özel olarak köpeklerin katledilmesine karşı gelişen toplumsal duyarlılıkla kesişiyor. Böylece seyirci, oyun içinde güncel öfkesinin karşılığını bulmuş oluyor.
Ancak bu noktada akla başka soruların da gelmesi gerekmez mi? Oyun, toplumsal bir alegori olarak değerlendirildiğinde anarşiyi, adaletin hukuk sistemi tarafından gözetilmediği durumlarda bireysel adaletin tesisini ve adaleti sağlamaya yönelen şiddet eylemlerini meşru bulan bir söylem mi üretiyor? İster bu toplumsal alegori yönüyle ister bugünlerde doğrudan sokak hayvanlarına yönelik devlet eliyle yürütülen sistematik katliamlar açısından güncel politik içinde değerlendirsin, oyunun “adalet” ve “şiddet” gibi olguları etik bir sorgulama alanı açmadan statik ve kapalı bir söylemle sunması, oyunun estetik yetkinliğinin yanında, hatta tam da bu yetkinlik dolayısıyla, bir problem olarak ortaya konmalı. Çünkü aslında The Dogs keskin ve kesin bir karşı-şiddet sahnesiyle değil de tam da bu etik olana dair soruları açık-muğlak bırakabildiği bir finalin ölçüsünde güçlü bir oyun olabilirdi. Hatta oyunun finalinde seyircinin katharsisini rahatsız edecek etik hatırlatma yapılmadığında sahnede izlenen şey ister istemez şiddetin estetize edilmiş hali olarak kalıyor. Toplumsal hareketi hukuk sistemini yeniden tesis edecek mekanizmaları çalıştırmaya yönelik bir baskı gücü olarak değil, şiirsel-ilahi adaleti sağlayacak bir sistem olarak öneriyor; bugün iktidarlarca kriminalize edilen pek çok toplumsal hareketin meşru dayanağı olan “silahsız ve saldırısız” dolayısıyla şiddetsiz niteliği, “meşru şiddet”in koşulları sergilenerek iptal ediliyor. Dolayısıyla oyun sonunda kopan heyecanlı alkışlar, gösterinin estetik yetkinliği kadar, o gösterinin temel politik tutumu olarak belirginleşen “devletin adaleti sağlamadığı yerde şiddetin meşru bir araç olabileceği” fikrine verilmiş bir onay haline geliyor. Bunun üzerine düşünmek gerekmez mi?
