Tiyatro sahnelerinde görmeye çok da alışık olmadığımız korku-gerilim türünde bir oyun olan Misery, Stephen King’in 1987 senesinde yayınladığı aynı isimli romanından bir uyarlama. William Goldman’ın uyarlamasını, Cansel Elçin’in de çevirisini yaptığı Misery ismi bir yerlerden tanıdık gelebilir. Zira aynı isimle (Türkçe çevirisi Ölüm Kitabı) sinemaya uyarlanan filmi de kült filmler arasında yerini almış durumda. Kitabı okuyan ya da filmi seyredenler konuya aşinadır. Yazar Paul Sheldon ve en büyük hayranı Annie Wilkes’ın bir açmaza girdiği hikayeye tanık olmak isteyenler oyunu izleyebilirler.
Tema Sanat’ın Misery uyarlamasında Kathy Bates’e birçok ödül getiren Annie Wilkes karakterini Sedef Akalın canlandırıyor. Burada kendisine özellikle bir parantez açmak istiyorum. Zira oyunda Bates’in Annie’sinden çok daha farklı bir Annie izleyeceksiniz. Bu sebeple herhangi bir kıyaslama içine girilmemesi gerekir ki oyunun yönetmeni Kayhan Berkin’in de söylediği üzerine “sinema ve tiyatro birbirinden tamamıyla farklı iki sanat dalı.”
King, Annie Wilkes karakterini “kötü niyetini neşeli bir cephenin ardına saklayan kurnaz, acımasız ve hilekâr bir kadın” olarak tanımlamış. Sedef Akalın bu düsturu o kadar güzel sırtlamış ki, sahnede izleyeceğiniz Annie Wilkes sevgi-nefret arasında gidip gelirken izleyicideki empati duygusunu da had safhaya çıkarıyor. Sedef’in Annie yorumuyla Cansel Elçin’in Paul’ün çaresizliğini ve hapsoluşunu çok başarılı şekilde sergilediği performansı birleşince, sahnede oluşan gerilimi net bir şekilde görebiliyoruz. Akalın ve Elçin’in birbirine uyumunu çok başarılı bulduğumu özellikle dile getirmek isterim. Akalın ve Elçin’e sahnede eşlik eden Uğur Baran da o kısa sürede oldukça başarılı ve etkileyici bir performansa imza atmış. Oyuncu performansları elbette ki oyunu yukarı doğru taşımış fakat onların bu başarısının arkasında başarılı ekip çalışması olduğundan da söz etmemiz gerekiyor. Tüm oyunlarını beğenerek izlediğim Kayhan Berkin yine kusursuz yönetimiyle öne çıkıyor. Merve Yörük’ün dekor ve kostüm tasarımında artık kendisini ispatlamış bir isim olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde, Ayşe Sedef Ayter (ışık tasarımı), Barış Hamarat-Oğuz Kont (ses-efekt tasarımı), Noyan Ayturan (Dramaturg), Ethem Onur Bilgiç (Afiş Tasarımı), İpek Şensoy-Belgin Öz (reji asistanı) ve yapım koordinatörü Pelin Bölükbaş ve Hakan Akdağ’ın da arka plandaki yorumlarının da takdir edilmesi gerekir.
Misery oyununun oyuncuları Sedef Akalın, Cansel Elçin ve oyunun yönetmeni Kayhan Berkin ile konuştuk…

Ayçe Özyiğit: Misery’nin 2019 yılından beri beklettiğiniz bir proje olduğunu duydum. Projeyi hayata geçirmenizi engelleyen koşullardan söz edebilir misiniz?
Cansel Elçin: Pandemi dönemi benim açımdan çok önemlidir. Eşim Tuğçe ile bir şeyler üretmeyi düşündüğümüz için o dönem hiç boş durmadık. Filmler izledik, oyunlar okuduk. Sonra benim aklıma Misery filmi geldi. Filmi tekrar seyrettik ve ben filmin çok güzel bir tiyatro oyunu olabileceğini düşündüm ve araştırmaya başladım. 2017 senesinde Bruce Willis ile Stephen King’i bir araya getiren ve Londra’da oynanmış bir tekste rastladım ve metni çok beğendim. Daha sonra tekstin yenilenmiş versiyonu elime geçti ve ben o metni çevirmeye başladım. Çeviri yaparken de metinden çok etkilendiğimi ve metnin dünyasına girdiğimi fark ettim. 2020 yılından beri de oyunu yapmaya çalışıyoruz.
Ayçe Özyiğit : Ekibin bir araya gelişine de değinebilir miyiz kısaca?
Cansel Elçin: İlk olarak Kayhan’la bir araya geldik. Kendisi hem oyuncu hem de yönetmen olarak çok başarılı bulduğum bir isimdir. Oyunu onun yönetmesini istedim, sağ olsun o da kabul etti. Sonra -bu kısımda açık konuşacağım- Annie Wilkes karakteri için çok fazla kadın oyuncuyla görüştük. Bazıları rolü kabul etmedi, bazıları da oynamak istemedi. Nedenini ben de bilmiyorum. Belki kendilerini role yakın bulamadılar -zor bir rol çünkü… Kathy Bates bu rolle Oscar almış. Dolayısıyla bir kıyaslama olması kaçınılmaz. Belki de bu rolü oynamaktan çekindiler. Misery, fiziksel olarak da zor bir oyun. Oyuncunun oyunu başından sonuna kadar ayakta tutması gerekiyor. Bir gün Şahane Hayatım dizi setinde Nesrin Cavadzade ile bu oyun hakkında konuşuyorduk. Sonra o sette Sedef’le tanıştım. Ona da oyundan bahsettik. Sedef, Annie Wilkes rolüne çok uygundu ve rolü ona teklif ettim. Metni okuyunca o da çok beğendi. Çıplak Vatandaşlar oyununda tanıştığım Tema Sanat’ın kurucusu Sercan Akkaya ve Kayhan’la oturduk, konuştuk ve birdenbire oyun ortaya çıktı.

Ayçe Özyiğit: Şunu merak ediyorum. Misery, Stephen King’in aynı isimli romanından uyarlanmış bir oyun ama Misery’nin aynı zamanda film uyarlaması da var. Belirttiğiniz gibi, bu insanları ister istemez bir kıyaslamaya götürecektir. Size bu yönde eleştiriler geldi mi peki?
Kayhan Berkin: Film-oyun kıyaslamaları hakkında çok röportaj verdim ve her röportajımda da “film böyle, oyun bu şekilde” diye farkları açıkladım. Fakat şimdi, sizin aracılığınızla ilk kez daha radikal bir açıklama yapmayı -özellikle istiyorum. Bazen izleyiciler ve eleştirmenler; “tiyatrosu da filmin aynısı olmuş” yanılgısına düşüyor. Sinema ve tiyatro birbirinden çok farklı sanat dallarıdır. Sinemada ses ve görüntü efektleri, ışık, yakın-uzak çekim vb. birçok teknikten faydalanabiliyorsun; tiyatroda ise dekor değişimi, kostüm değişimi, müzik vb. her şey canlı ve gözümüzün önünde oluyor. Ben o filmin tekstini değiştirmeden birebir aynı şekilde sahneye aktarsam bile, emin olun tiyatroda çok daha farklı bir atmosferle karşılaşacaksınız. Aynı olma ihtimali yok, aynısını yapmak istesem dahi aynısı olamaz. 1990’larda Amerika’da geçen bir Hollywood filminin 2024 yılında Türkiye’de Türkçe konuşan insanlarla canlı olarak –üstelik daha da kısaltılmış versiyonunun benzerliği olması mümkün değil. Mesela ben Dogville filmini tiyatroya taşıdım. 3 saatlik filmi 1,5 saate, 48 kişilik kadroyu da 11 kişiye indirdim. Aradaki fark açıkça gözükürken birisi geldi; “Dogville’in aynısını sahnede izledik” dedi. O döneme nazaran artık görece daha olgun ve kendimi ispatlamış birisi olduğum için ve bu sorunun üzerine “bu güzel bir tartışma olur” diye daha radikal cevap vermek gereği hissettim. Çünkü bizim halkımız şunu istiyor; mesela Annie eşcinsel olsa ya da Annıe’yi birdenbire Kayseri’ye getirsem bu bizim uyarlama farkımız olur ama ben bunu yapmadığım zaman, sorgulamaya başlıyorlar. Hamlet gibi büyük metinleri sahne üzerinde yeniden yaptığınız zaman, kimse “Hamlet metnini niye yeniden yaptınız?” demez. Çünkü gelen kişi oradaki oyuncunun Hamlet karakteri yorumunu merak eder. Bu yüzden bu oyunu da Cansel Elçin ve Sedef Akalın’ın bu rolleri nasıl yorumladığını izlemek ve 2024 yılında Türkiye’de bir yönetmenin 1990 Amerika’sını nasıl bir dekorla, ışıkla, kostümle sahneye taşındığını görmek için izleyebilir seyirciler.
Cansel Elçin: Metinde bizim eklediğimiz, değiştirdiğimiz yerler de oldu. Mesela benim tenis oynamam Kayhan’ın çok hoşuna gittiği için “belki dans edemeyeceksin” sözünü “belki tenis oynayamayacaksın” olarak değiştirdi. Ama Kayhan’ın da söylediği gibi aynı olmasının manası da yok. Zaten film yapılmış. Ben niye aynısını yapayım? Bu oyunda yönetmenin gözüyle, yönetmenin dünyasıyla başka bir Misery ortaya çıktı.

Sedef Akalın: Hatta oyunculuk tercihlerimiz de çok farklı. Kathy Bates’in oynadığı Annie’nin aurasıyla bizim tercih ettiğimiz Annie’nin aurası birbirinden çok farklı. Kayhan bu oyunu çıkarırken işin kolayına kaçıp sinematografik ögeleri kullanarak da oyunu kotarabilir ve işimizi daha da kolaylaştırabilirdi ama özellikle dekor, ışık, ses vb. gibi tiyatronun tüm ögelerinden faydalanarak oyunu yönetti.
Ayçe Özyiğit: Kayhan, bir röportajında “önce provalara başlıyoruz, sonra dekor ve kostüm gözümün önünde şekilleniyor” demişsin. Misery oyununu da aynı formda mı sahneye taşıdın? Hayal gücünün önünü kesen bir şey oldu mu?
Kayhan Berkin: Oyuna çalışmaya başladıktan sonra Noyan ve Ferdi (dramaturg) ile öncelikle bütün ihtimalleri elemeye çalıştık. Mesela bu olay gerçekten Türkiye’de geçebilir mi diye çok kafa yorduk ama olmadı. Çünkü bizdeki bestseller yazarın imajı ve kadın-erkek ilişkisi bu şekilde değil. Bu tür metinlerin hem biçimiyle hem içeriğiyle sahneye uyarlanması gerekir ama bu da her metinde yapılabilecek bir şey değil ve sırf ilginçlik şovu olsun diye de bu olayı Kayseri’de geçiremezdim. Yapmış olmak için yapmamaya özen gösterdim. Bir de ben çalışma prensibim gereği hep aynı isimlerle çalışırım. Metni sürekli aramızda paslaşıp, geçmişte neler yapılmışsa bütün uyarlamaları okuduk, -dört tane uyarlaması var- filmi izledik. Romanı bir daha baştan sona okuduk ve romandan da bazı yerleri oyuna aldık. Yani bizim elimizdeki malzeme ne? Bu malzemeyi seyirciyle en doğru biçimde nasıl buluştururuz diye kafayı yorduk. Açıkçası ben gerilime de korkuya da Stephen King’e de kafa yormadım. Bütün derdim “seyirciyle en doğru biçimde nasıl iletişim kurabiliriz” oldu. Ve bu bizi böyle bir dekora, böyle bir kostüme, böyle bir ışığa götürdü.
Cansel Elçin: Bir de provalara başladığımız zaman hep beraber “karadul” metaforunu düşündük ve ona göre hareket ettik. Örümcek ağının ortasında sıkışmış kalmış bir adam ve etrafında dönen bir kadın. Adam ağdan kurtulmaya çalıştıkça daha da sarılıyor. Bu metafor işimizi çok kolaylaştırdı. Bu oyunda benim en çok hoşuma giden Kayhan’ın tam da benim düşlediğim gibi bir reji ile gelmesi oldu. Biz 1 saat 20 dakika boyunca sahneden çıkmıyoruz ve oyunun başından sonuna kadar sahneler akıyor. Oyunda zaman geçişleri çok var. Kayhan bunu gösterebilmek için döner sahne yapmayı da isteyebilirdi ama onu tercih etmedi. Oyundaki zaman akışı için sadece ışık ve flash forward’dan yararlandı.

Kayhan Berkin: Bizim elimizdeki uyarlama döner sahne düşünülerek yapılmış. Her sahnede mekan değişiyor fakat bizim bunu yapabilmemiz için yapım gücü olarak şimdiki bütçeden 10 kat daha fazla bir bütçeye sahip olmamız lazım. Ben de “bir işi yapacaksan ya çok iyi yapacaksın ya da hiç yapmayacaksın” diye düşündüğüm için biz bir bakıma uyarlamayı da uyarlamış olduk. Mesela uyarlamanın içinden 8-10 sayfayı çıkardık.
Sedef Akalın: Her şeyin tek mekanda geçmesi seyirciye de sıkışmışlık hissi veriyor. Bir kapan gibi orası. Mekân değiştiği zaman o kapan hissini vermek zor bir şey bence. Bir şeyin içinde deviniyoruz biz. O da deviniyor, ben de deviniyorum. Dekorun bu şekilde tasarlanması o sıkışmışlığa çok hizmet ediyor diye düşünüyorum.
Ayçe Özyiğit: Karakterlere hazırlanırken zorlandığınız ya da sizi etkileyen noktalar oldu mu?
Cansel Elçin: Ben bu kadar yıpratıcı olabileceğini hiç düşünmemiştim.(gülüşmeler) Fiziksel açıdan beni çok zorladı. Yataktan düşmeler sonucu her tarafımda morarmalar, kaburgalarımda ağrılar oldu. Sadece üst bedenimi kullandığım için kas da yaptım oyun sayesinde. Fiziksel olarak yıpranıyorum ama bence en zor kısmı metin olarak sırf ezber olması. Ve her oyunda mutlaka oyunun dışına çıktığımız durumlar oluyor. Misal bardak kırılıyor ya da bir şey yanlış bir yere düşüyor ya da yanlış bir şey söylüyoruz. O tür konular ilk başta bizi korkutuyordu. Çünkü rayımızın dışına çıkmış gibi hissediyorduk kendimizi. Şimdi seçenekleri biliyoruz, nereye kadar neleri toparlayabiliriz ne yapabiliriz biliyoruz ama hala sahneye çıkmadan önce en az 3 defa metni baştan sona tekrar ediyoruz. Zaten hocamız da en başından beri “metin-ezber” diyerek bizim tepemize vurdu. Gerçekten ona çok dikkat eden bir hocamız var.
Sedef Akalın: Ben tahmin ettiğimden çok daha zorlandım. Prova sürecinde Annie’yi gerçek kılmak ve anlamak için çok uğraşmam gerekti. Aslında ilk başlarda Annie’yi anladığımı düşünüyordum ama benim bedenimdeki karşılığı hayal ettiğim kadar iyi olmadı uzun süre ve onu bulamadıkça da kendimi kötü hissettim. Zor bir süreç oldu. Sosyopat birini oynuyordum bu yüzden psikolojik teşhisinin çok gerçek olmasına ihtiyacım vardı. Onun için bir psikolog arkadaşımdan destek aldım. Beni en rahatlatan şeylerden bir tanesi kadının sosyopat olması ve bundan ötürü çok iyi taklit yapabilmesiydi. Bunun üzerine bir sürü doğaçlama yaptım. Prova sürecimizde Kayhan’la yollarımızı kaybettiğimiz yerler de oldu, buluştuğumuz noktalar da. Sonunda anladım ki Annie ile ilgili kafamdaki soru işaretleri ancak ben oyunu oynadıkça gidecek.

Cansel Elçin: Sedef’te en sevdiğim şey şirin ve tatlı bir kadınken aynı zamanda da korkunç ve ürkütücü bir kadına dönüşebiliyor olmasıydı. Bunu da gerçekten doğal yapıyor. Oynamıyor, o kişi oluyor, yani iki tarafı da çok güzel yönetiyor. Mesela Kathy Bates öyle değildi.
Sedef Akalın: O sevimliliği en başta Kayhan gördü ve dedi ki “bu kadını o sert kadına çekmeye gerek yok, ben bu kadının sempatikliğinin kalmasını istiyorum” Açıkçası onun bu tercihi benim adıma çok rahatlatıcı oldu. Çünkü benim genel oyunculuk nüvemde o tatlılık ve sempatiklik var. Kolay bir yerden girip sonra sertleşiyorum ve aradaki kontur o zaman daha net görünüyor. Kathy Bates’in Annie tercihinde kadın sürekli bir gerilim taşıyordu ve Annie’nin varoluşunda daha soğuk, daha mesafeli bir ürkütücülük vardı. Biz bunu tercih etmediğimiz için ben kesinlikle çok iyi oynamak zorundaydım. Çünkü sevimlilikten sertliğe geçişi doğru yapmadığım zaman seyirci ikna olmaz ve oyundaki o gerilimi taşıyamazdık. Oynadıkça tercihin ne kadar doğru bir tercih olduğunu da anladım.
Ayçe Özyiğit: Sahnede somut olarak Paul’un Annie tarafından hapsedilişine tanık oluyoruz. Aynı durum Annie için de geçerli olabilir mi? Annie de Misery tarafından kuşatılmış diyebilir miyiz?
Sedef Akalın: Bana göre Annie kendi dünyasının içinde Misery’i bir dost olarak görüyor. Onun bağ kurabildiği, kendini anlamlandırmaya çalışırken bir arkadaş gibi görebildiği bir karakter Misery. Bence kendi hayatını toparlayamadığı ve kurtaramadığı için Misery’i kurtarmak istiyor. Benim bakış açımda Misery onun en yakın arkadaşı ve onun yaşadığı her olayda kendisinden bir şey buluyor.

Ayçe Özyiğit: Stephen King, Misery kitabı ile şöyle bir tartışmaya zemin hazırlamış diye düşünüyorum: “Eser yaratıcısının elinden çıktıktan sonra o noktada artık halka aittir ve o eserle ilgili söz hakkı artık halkın/hayranınındır” Katılıyor musunuz?
Kayhan Berkin: Bu günümüzde tartışmalı bir konu. Mesela Roman Polanski’nin filmlerini seyrederken özel hayatını da ele alacak mıyız yoksa objektif mi bakacağız? Ya da Michael Jackson hakkında çeşitli iddialar duyduk. Bu iddialar ışığında mı müziğini dinleyeceğiz yoksa dinleyemeyecek miyiz? Sizin sorunuza ek bu da var. O kişinin harika ya da kötü biri oluşu yaptığı işi ne kadar etkiliyor? Bu tür sorulara herkes kendi inancına, fikrine, değerlerine göre yanıt veriyor bence. Ben yaratıcının başına gelenlerle ilgili dört tane farklı türde oyun yaptım. Misery de bunlardan biri. Bu oyunda yeni bir hayata başlamaya çalışan bir yazar var ve çektiği acı sayesinde yeni bir hayata başlayabiliyor. Ancak o acıyı yaşadıktan sonra kendisiyle yüzleşebiliyor ve sonrasında yazımı değişiyor. Acı olmadan yeni bir hayata başlamanın imkânsızlığı üzerine bir oyun bence bu. Acı yeni bir hayata başlamak için itici bir güç aslında. O yüzden Misery’de beni ilgilendiren en önemli kısım bu oldu.
Sedef Akalın: Bence Paul Sheldon da bununla yüzleşiyor. O Misery’nin kendisine ait olduğunu düşünüyor. Hatta kendi okuyucu kitlesini sığ buluyor ama bir anda o sığ bulduğu kitlenin yani en büyük hayranının evinde buluyor kendisini ve bu noktada da kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor. Kendi yazdıklarını o kişinin gözünden görüyor ve kitaplarının aynı zamanda okuyucuya da ait olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Bu oyun özelinde sanatın bir noktadan sonra hayranlara da ait olduğunu görüyoruz. Çünkü okuru ona kendisinden daha farklı bir kapı açıyor.
Ayçe Özyiğit: Oyuna seyircilerden gelen tepkiler nasıl?
Cansel Elçin: O konuda biz çok mutluyuz gerçekten de. Yorumları okuyoruz ve mümkün olduğu kadar oyundan çıktığımız zaman izleyicilerle buluşuyoruz. O anki tepki ne kadar doğru bilemiyorsun ama sonrasında oyun altına yazılan yorumları okuduğumuzda anlıyoruz ki çok sevmiş izleyici. Mesela bazen sahnede ses problemleri yaşıyoruz teknik açıdan, görüyoruz onları da eleştirmişler. Eleştirileri de dikkate alıyoruz.

Sedef Akalın: İzleyicinin tepkisi gerçekten bir prodüksiyonun hayal edebileceği boyutlarda. Misery kitabını okuyup çok seven ve “acaba nasıl sahnelemişler?” diye gelen izleyici kitlemiz var. Korku-gerilim türünde nasıl bir iş ortaya çıkardığımızı merak edip izlemeye gelenler var. Cansel’in fanları ya da kulaktan kulağa duyup da gelen gruplar var. Misery kitabını okuyup filmini izleyen Stephen King fanları da var. %60-70 onlar bile mutlu olarak ayrılıyor oyundan. Açıkçası ben seyirciyi bu kadar gerebileceğimizi düşünmemiştim. Bazen; “çıkışta sizi görmek istemedik, görsek korkardık”, diye yazanlar da oluyor ama genel olarak mutlular.
Kayhan Berkin: İzleyenler olumlu anlamda da olumsuz anlamda da çok iştahlı. Çünkü daha önce izleyip sevmiş. Tabii “beğendik ama şu sahneyi niye koymadın?” diyenler de oluyor.
Ayçe Özyiğit: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Cansel Elçin: Ben hep aynı şeyden bahsediyorum. Yapay zekânın ve teknolojinin bizi esir aldığı bu dünyada tiyatroya gidip canlı, gerçek performansları izlemek çok güzel bir şey. Bahsettiğim sadece bizim oyun için geçerli değil, birçok oyun var. Tiyatroya gidin, oyunları seyredin. Hiç olmazsa en iyi ihtimalle 1,5-2 saat boyunca o telefondan uzaklaşmış oluyorsunuz. Sosyal medyada yapay zeka ile değiştirilmiş yüzleri, acaba gerçek mi, doğru mu diye düşündüğün kişileri değil, gerçek bir performans sergileyen insanları izleyin. Bu ister tiyatro olsun, ister müzik olsun… Gerçi artık müzik diye de bir şey kalmadı hayatımızda. USB takıp müzik mi değil mi belli olmayan bilgisayarlarla yapılmış suni şeyleri dinliyorlar 2000 sonrası doğmuş insanlar. Yani gerçeği izleyin. Gidin, performans görün. Beğenin veya beğenmeyin. Orada bir emek var. Bu durum beni gerçekten çok sinirlendiriyor.
Sedef Akalın: Bu oyunu oynadığımız için kendimizi çok şanslı hissediyoruz. Çünkü her bacağı iyi kotarılmış bir prodüksiyonun içindeyiz. Tema Sanat’a çok teşekkür ediyoruz. Başından beri çok sağlam durdular. En ufak bir isteğimiz kırılmadı. Kayhan o kadar sağlam bir çatı kurmuş ki bu zamana kadar hiç aksaklık yaşamadan her şey yolunda ilerledi. Ekip olarak çok iyi bir ekibiz. Her zaman denk gelmeyecek bir şansımız da var oyunla ilgili: yazar Stephen King. Misery bence çok iyi yazılmış bir metin. Dolayısıyla şanslı olduğumuzu biliyoruz. Merak eden herkes gelip bir şans versin isterim.

Kayhan Berkin: Ben röportajların okunduğundan hiçbir zaman emin olamıyorum. O yüzden bu röportajı okuyan olursa bana sosyal medyadan yazsın mutlaka, “ben okudum” diye. (Gülüşmeler) Tiyatro üzerine o kadar fazla röportaj yaptım ki… Arada şaşırtıcı olarak, “ben okudum, izledim” diyenler çıkıyor ama ben hiç okunup izlendiğini düşünmüyorum. Şunu söyleyebilirim roman, bizim yaptığımız oyun dâhil yapılan tüm uyarlamalardan çok daha iyi. Ben Stephen King okuyucusu değilim aslında. Hiç tercih ettiğim de bir yazar değildir ama romanın okunmasını tavsiye ederim. Yapılan tüm uyarlamaların dâhilinde söylüyorum bunu; henüz bu romanı aşan bir uyarlama yapılamamış.
Cansel Elçin: Kayhan’ın söylediği çok doğru… Az oyun izleniyor, az oyunların röportajları okunuyor. Zaten kitaplar da okunmuyor. Mesela sokakta birisi, ”Cansel Bey ben sizi çok beğeniyorum.”, dediği zaman ben diziden söz ediyor sanıyorum. ”Sizi tiyatroda izledim.” dediği zaman birdenbire sarılıp öpmek istiyorum gerçekten de.
Ayçe Özyiğit: Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim.
Sedef Akalın: Tiyatro… Tiyatro… Dergisi benim bugüne kadar çok saygı duyduğum, bir sürü röportajını çok severek okuduğum bir dergi. Öncelikle bizimle röportaj yapmak istemeniz benim için çok anlamlı. Oyunculuk eğitimi aldığım dönemlerde sakladığım basılı dergiler hala duruyor evimde. O yüzden çok çok mutlu olduk. Çok teşekkür ederiz.
Cansel Elçin: Ben de size ve Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’ne çok teşekkür ederim. Emin olun samimi ve dürüst bir şekilde cevapladım tüm soruları.
Kayhan Berkin: Ben de teşekkür ederim.
AYÇE ÖZYİĞİT
MISERY OYUN TARİHLERİ
1 Şubat Cumartesi Fişekhane Ana Sahne 20.30
28 Şubat Cuma Caddebostan Kültür Merkezi- Büyük Salon 20.30
14 Mart Cuma Fişekhane Ana Sahne 20.30
