Ahmet Sami Özbudak’ın masalsı evreninde bizi kucaklayıp Balat’ın arka/ara sokaklarında dolaştıran, sokakların dilini, raconunu, içinde barındırdığı eksik yaşamları, tamamlanamamış hikayeleri anlatan bir oyun Tebdil. Bu hikayede bizler Süleyman ve Talat’ın birbirlerini kucakladığı ve birbirlerinden koptuğu/koparıldığı anın aynı an olduğuna şahit oluyoruz. Birbirinden tamamen farklı karaktere sahip olan Nilay ve Zeynep’in içsel yaşamlarında aynı hikayeyi paylaştıklarına da. Hakkı ve Maviş bize kardeş olabilmek için arada bir kan bağı olması gerekmediğini gösterilerken, umudun varlığı Deniz’in hikayesiyle kucaklıyor bizi. Bambaşka evrende, bambaşka yaşamlarla farklı dilleri konuşsak bile her zaman bir bütün olma ihtimalimizin olduğunu o kapı aralığından bizlere gösteriyor oyun.
Kimsenin birbirinin önüne geçmediği bir rol dağılımının söz konusu olduğu oyun, seyircilerine adeta bir oyunculuk resitali izlettiriyor. Fehmi Karaarslan’ın canlandırdığı iki karakteri birbirine bulandırmadan farklı profillerden başarıyla seyiriciye aktarmasından bahsedecek olsak, Özge Borak’ın Nilay’ın gel-git hallerini bize aktarırken ortaya serdiği cümbüşlü oyunculuğa haksızlık etmiş oluruz. Ya da Gülşah Fırıncıoğlu Yaşar’ın sahici oyunculuğunu övmeye kalksak Burak Üzen ve Erkan Akbulut’un sokakta karşımıza çıksalar belki bizleri tedirgin edecek kadar gerçek bir karaktere bürünmesine haksızlık etmiş oluruz. Bu nedenle sahnede izlediğimiz her isme, burada olmayan Onur Erdemir dahil, bizlere sundukları oyunculuk resitali için teşekkür etmek boynumuzun borcu…
Sahnesi gayet güçlü olan oyunun sahne arkasındaki isimler de işlerini çok iyi yapan isimlerden oluşmakta. Yapımcılığını Murat Temel’in yaptığı dramaturgluğunu Sinem Öztürk’ün üstlendiği oyunun müzikleri Çiğdem Erken’e, kostüm tasarımı Canan Çullu’ya, ışık tasarımı Yasin Gültepe’ye, hareket tasarımı Ekin Bernay’a, fotoğraflar Hande Göksoy’a, afiş tasarımı Aygen İncel’e, ışık-ses operatörlüğü de Hatice Ataş’a teslim edilmiş. Oyunun yapım koordinatörlüğünü Onur Erdemir üstlenmiş. Yapım asistanı olarak görev alan isimlerse; İlayda Buse Uyar, Harun Yener ve Mert Lale… Oğuz Öztekin ve İris Gürçay’ın yardımcı yönetmen olduğu oyunda reji asistanlığını da Yasemin Eyin sırtlamış. Tüm teknik ekibin de oyunun başarısında payı olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.
Oyunun en dikkat çeken özelliği Balat’ta bir kafede -sahne harici bir mekanda- geçiyor olması. Bu seyircilere farklı bir deneyim sunsa da, metnin ve oyunculukların önüne geçmesini özellikle tercih etmiyorum.
Tebdil oyunun yazarı/yönetmeni Ahmet Sami Özbudak, oyuncuları Fehmi Karaarslan, Özge Borak, Gülşah Fırıncıoğlu Yaşar, Burak Üzen ve Erkan Akbulut ile konuştuk…

Foto: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Tebdil’in hazırlık sürecinden söz edebilir miyiz? Oyunun çıkış aşamasından söz eder misiniz?
Ahmet Sami Özbudak: Oyunun çıkış noktası ikizlerin yer değiştirme hikayesi ile karşılaşmamla oldu ve bu hikayenin bugünün sosyal ve politik atmosferine çok uygun olduğunu düşündüm. İlk olarak Fehmi’yle konuştum. Sonra yavaş yavaş ekip bir araya geldi. Tüm ekibin bir araya gelmesi biraz kendiliğinden biraz da tesadüfi bir şekilde oldu. Oyunun prova süreci biraz sancılı geçti. Biz oyuna Ocak ayı gibi başladık, prömiyer hedefimiz Mart’tı. Bir takım aksaklıklar söz konusu olunca prömiyeri Nisan sonu yaptık. Bence çok çalışılan, düşünülen işler seyircide karşılık buluyor. Bu oyunda da böyle bir hazırlık süreci yaşadık. Çok çalıştık, hepimiz bir şeyler kattık. Bu konuda çok şanslı olduğumu söyleyebilirim. Çünkü hem kafa hem de performans olarak çok sağlam bir ekip olduk.
Yavuz Pak: Tebdil’in kadrosundaki oyuncular jest, mimik, beden, ses kullanımlarında oldukça başarılı; her biri bir karakteri başarıyla canlandırmakla kalmayıp onu baştan yaratabilecek bir akla ve yeteneğe sahip. Seyir zevkini üst düzeye taşıyan bu başarılı oyuncuları nasıl belirlediniz ve bir araya getirdiniz? Farklı niteliklere ve deneyimlere sahip oyuncular kolektif bir beden inşa edebildi mi?
Ahmet Sami Özbudak: Oyunu yazarken erkek karakterler –Burak, Fehmi, Erkan- aklımdaydı. Açıkçası kadın karakterleri çok düşünemedim ama ilginç bir şekilde onlar da kendi kendisini buldu. Hatta Özge’ye önce Zeynep rolünü teklif ettik, fakat kendisi Nilay rolünü istedi. Ben kafamda Zeynep karakterini Özge’yle o kadar bağdaştırmışım ki Özge’nin Nilay karakterini nasıl çıkaracağı konusunda hiçbir fikrim yoktu ama yarattığı karakteri görünce hakikaten doğru seçim yaptığını anladım.

Foto: Esra Kılıçer
Özge Borak: Sami belki yanlış anlaşılma olasılığına binaen temkinli konuşmuştur ama ben Sami’nin oyuncu seçimiyle ilgili bana söylediği bir sözü de eklemek istiyorum. “Aslında ben popüler insanlarla çalışmayı sevmiyorum. Tanınmış insanları özellikle istemiyorum ama sen tiyatrocusun. Seninle çalışmak isteğimde senin tanınırlığın benim için ikinci planda kaldı. O yüzden seninle çalışmak isterim” demişti. Bu benim için çok onore ediciydi. Bu sadece ben olduğum için kabul gördüğüm bir yerde olmanın gururu demek benim için. Zaten severek, aşkla yaptığın işe o zaman daha da dört elle sarılır hale geliyorsun. Çünkü bir borcun var gibi hissediyorsun. Zeynep-Nilay karakterleri konusuna gelince… Bir oyuncuya böyle bir tercih sunmak, “hangi rolü istersin?” dercesine senaryo ya da teksti okutmak o oyuncu için büyük bir şanstır. Sami bana geldiğinde kafasında benim için Zeynep karakterini tasarlamıştı. Zeynep karakterini de sevdim; hatta doğrusunu söylemek gerekirse her iki karakter arasında biraz bocaladım ama –bu arada Gülşah çok güzel canlandırıyor Zeynep karakterini- “ben Zeynep’i sinemada oynamak isterim?” dedim. Neden? Çünkü tiyatronun belli başlı yapman gereken kalıpları var. Örnek, 400 kişiye oynadığın zaman küçücük oynayamazsın ama Zeynep karakterini okurken bana küçük oynama isteği geldi. Onu da tiyatroda yapamayacağım için arzu ettiğim gibi oynayamayacakmışım gibi hissettim. Nilay karakteri bana Zeynep’ten daha renkli geldi. Onu biraz da ben köpürtürüm, onunla oynarım, eğlenirim, paslaşırım diye düşündüm. Bu konuda da bana güvendiği için Sami’ye teşekkür ederim.
Ayçe Özyiğit: Sami Bey, sizin oyunlarınızı seyrederken konu, mekan, zaman algısını gerçek bir şekilde hissediyoruz, hatta yaşıyoruz. Aynı zamanda oyunlarınızda gerçekliğin kırıldığı, masalsı bir tarafa da şahit oluyoruz. Böyle bir atmosfer yaratmak bilinçli bir tercih mi?
Ahmet Sami Özbudak: Bilinçli olarak değil, farkında olmadan büyülü gerçekliğe selam çakan bir yazım tarzım var. Çünkü Tebdil hiperreal bir oyun ama oyunun bir taraftan masalsı bir yanı da var. Bu benim farkında olmadan ele aldığım bir anlatım tarzı oldu. “İz” oyunundan bu yana böyle gelişti. Benim imzam diyebilirim bu tarz için; benim açımdan büyülü gerçeklik gibi.

Foto: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Peki bir ayağınız sokakta uzun zamandır. Yakında sokak tiyatrosu yapmayı da düşünüyor musunuz?
Ahmet Sami Özbudak: Yeter bence. Mekanda kalayım. (gülüşmeler) Böyle bir şehirde sokak tiyatrosunun çok zor olduğunu düşünüyorum. Aslında İtalyan sahneyi seviyorum ben, seviyoruz da bence ama şu sıralar çok içerik var ve sahneler yeterli değil. Gerçekten bunlar özel, güzel çözümler oluyor. Tebdil oyunu sahneye de çok güzel uyarlanır, ben buna inanıyorum. Ama sahneden sıra al, gün bekle, oyuncunun günü o sahneye uyuyor mu? gibi pek çok majör bir problem var İstanbul sahneleri konusunda. Bizler mekanları sahneye dönüştürme eylemini biraz mecburiyetten yapıyoruz ama bu mecburiyeti de güzel bir hale dönüştürdük diye düşünüyorum. Ben memnunum bu durumdan, mekanı çok güzel kullandığımı düşünüyorum. Bu bana da bir şeyler katıyor elbette ama o kadar da imza atayım diye girmedim bu işlere.
Özge Borak: Ben üniversiteye girdiğim zamanlar sokak etkinlikleri çok yapardık ve insanlar gerçekten durup izlerdi bizleri. Günümüzde bu konuda epeyce gerilediğimizi düşünüyorum ben. Bunu bir başlık olsun diye söylemiyorum ama sokak tiyatrosunun bir kaosa dönüşmemesi için önce eğitim seviyesini yükseltmemiz gerekiyor.
Yavuz Pak: Ben de tek yumurta ikiziyim. Karakteristik özellikler tek yumurta ikizlerinde ne kadar belirgin olursa olsun, onları çevreleyen toplumsal koşullar, maddi yaşam koşulları değiştikçe ikizler üzerinde bile oldukça bu durum belirleyici oluyor. Oyunda ikiz olarak aynı maddi yaşam koşullarına doğan iki insanın, farklı sınıfsal konumlara sürüklenmeleriyle birlikte bilinçlerindeki değişimin onların ideolojik/politik duruşlarına, kültürel, etik, ahlaki değerlerine ve hatta karakteristik özelliklerine kadar pek çok alanda farklılaştıklarına, hatta zıt yapılara dönüştüklerine tanık oluyoruz. Bu durumun Marx’ın “İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir, tam tersine, onların bilincini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.” sözüne dair bir örnek olduğunu söyleyebilir miyiz?

Foto: Esra Kılıçer
Fehmi Karaarslan: Çok doğru bir tanımlama. Yine de ben iki karakterin/kardeşin fiziki koşullar konusunda birbirinden çok farklı yetişmiş olmalarına rağmen ruhsal olarak birbirlerine çok yakın olduklarını hissettim. İçinde yaşadıkları sosyal koşulların, çevrelerindeki aile düzeninin değişmesi vb. dinamiklere rağmen, ruhlarında bir yerde bu kadar büyük bir sevginin olması benim için hep ana taşıyıcı unsur oldu. Her iki kardeş de bir noktada birbirine benzemek zorundalar. Ben o benzerliği aşk ve sevgi üzerinden – her ikisi de birbirine çok yakın duygular- okumaya çalıştım. Sevgi ve nefretin iç içe geçmiş hali bana çok dokunaklı geliyor. Toplumun da bunu bu yönde okuduğunu düşünüyorum.
Yavuz Pak: Belki de hayat her ikisini de giderek daha çok sıkıştıkları bir yere savuruyor. Mesela politik anlamda ikizlerin birbirine tezat noktalarda olduğunu görüyoruz. Benzer biçimde, aşka ve sevgiye bakışları, aşkı ve sevgiyi yaşayışları birbirlerinden çok farklı.
Fehmi Karaarslan: Biraz Freudyen bir okuma olacak ama birisi ölmeden ya da birisi vazgeçmeden diğeri var olamıyor. Sami orayı çok sezgisel bir yerden çok muhteşem şekilde yazdı. Yani final bloğunda Süleyman ve Talat’ın konuşmasında; “birimiz gitsin ki yer açılsın istedim. Bak hiçbir yere sığamıyoruz” diye geçiyor ya o kısım bana çok dokunaklı; sanki bütün oyunun özeti gibi geliyor.
Yavuz Pak: Peki oyunda aynı bedende birbirine iki zıt karaktere yer açabilmek seni zorladı mı?
Fehmi Karaarslan: Ben herhangibir rol oynarken karakter şekillerini farklı renklerde içimizde taşıdığınızı düşünüyorum. Sadece onları köpürtmek gerekiyor. Benim oyunculuğa bakışım biraz bu şekilde. Hepimizin içinde -minimal düzeyde bile olsa, bir şeyler mevcuttur ve biz onu büyütmeye çalışırız. Yeryüzündeki herhangi bir insan herhangi bir şey yapabiliyorsa biz de bunu yapmaya muktedirizdir diye düşünüyorum. Bu iki karakterde de o büyük sevgi üzerinden ilerledim ama bedensel partisyon beni çok zorlamadı. O benim alıştığım bir şey. Benim açımdan işin önemli kısmı ruhsal boyuttaki değişim oldu. Fiziki değişim ya da onu farklı bir nüansla yapmak beni çok zorlamadı.

Foto: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Ahmet Sami Özbudak evreni diye masalsı bir dünya var. Bu evren, sahnelenme aşamasında dekor, kostüm, mekan oyunculuk gibi tüm birleşenlerle uyumlu şekilde seyirciye yansıyor. Siz oyunlarınızı tüm bu evreni de tasarlayarak mı hayata geçiriyorsunuz? Peki spontane gelişen öngöremediğiniz durumlar oluyor mu?
Ahmet Sami Özbudak: Tabii ki oluyor, mesela bazen yazarken karakterin alıp başını gittiği çok oluyor. Tebdil oyununda da bu oldu. Bazı karakterler kendi kendini var etti ama evreni ben tasarladığım için hem reji tasarımı olarak hem metin olarak o evrenin dünyasını görüyorum. Sonuçta mekan işi yapıyoruz ama her bir unsurun o bütünlüğün içinde tam olması gerekiyor. Pencerenin önünden geçiş zamanlamasından içeride yanacak ışığın tonuna kadar. Ben o konuda çok titizleniyorum. Bunlar benim için önemli. Her ne kadar seyirci sayımız kısıtlı olsa da ben oraya gelen insanları önemsiyorum.
Ayçe Özyiğit: Peki, sizler oyuncu olarak sahne dışında, harici bir mekanda oynarken zorlandınız mı? Oyuna dahil olmayan, kontrol edemediğiniz uyaranlar konusunda nasıl bir tavır gerçekleştiriyorsunuz? Oyunlar esnasında, kafe dışına çıktığınızda sokaktaki insanlardan ne tür tepkiler alıyorsunuz?
Gülşah Fırıncıoğlu Yaşar: Fehmi, Özge ve benim sahnemde bir olay oldu. Aslında dışarıda görevli arkadaşlarımız var ama o gün bir sebeple beyefendiyi gözden kaçırmışlar. Biz camın önünde oynarken bir tane beyefendi geldi, biz turist olduğunu düşündük. Bu arada seyirci de dışarıyı görebiliyor. Çok uzun bir süre camın önünde kaldı, bekliyor. Fehmi’nin gözü o beyefendiye takıldı. Beyefendiyi biz de gördük ama Fehmi neredeyse gözünü hiç ayırmadan bakıyor. Öyle bir an geldi ki Özge oyunun içindeyken dışarıdaki adamı işaret ederek “alır seni bu adama veririm” dedi. Ben gülmeye başlayınca benimle beraber seyircide gülmeye başladı. Çok güzel bir andı. Hep birlikte o gerçekliği kabul ettik. Seyircinin de oyuncularla birlikte gülme anını paylaşması benim çok hoşuma giden bir durum oldu.

Foto: Esra Kılıçer
Burak Üzen: Benim diğer mekanda oynarken başıma ilginç bir olay geldi. Mekan dışında bir koşma sahnem var. Koşarken yanımdan motorize Yunus ekibi geçti. Benim tekrar geriye doğru koşmam gerekiyor. İçimden; “şimdi kesin gelecekler” diye geçirdim. Geldiler de. (Gülüşmeler) Bir tane polis; “Ne yapıyorsun sen burada?” dedi. “Tiyatro yapıyoruz içeride” dedim. “İkametin neresi senin?” dedi. “Beşiktaş” dedim ben de ve polis “tamam” diyerek gitti. Tabii bu arada içeride oyun devam ediyor hala. (Gülüşmeler) Diğer mekandayken bizim sarhoş –nara attığımız- sahnelerimizde de problem yaşıyorduk ama bu mekanda (Perispiri) şimdilik böyle şey olmadı.
Erkan Akbulut : Şunu da eklemek istiyorum. Yine diğer mekanda geçiyor olay. Bizim bağırış çağırış bir kavga sahnemiz vardı. Yüksek sesle kavga ediyoruz. O esnada mahalleden bir tane adam geldi ve çantasını açtı. “Ne var kardeşim? Varsa bir derdiniz çözün” dedi. Şöyle bir baktık çantaya; bir torba bıçak, çakı. (Gülüşmeler) Biz açık arttırmayla sattıkları antikalardır diye umduk. (Gülüşmeler)
Ayçe Özyiğit: “Annem ve babam ayrıldığı zaman o annemle kalırdı, anamın İngilizce öğretmeni yeni kocası onu el üstünde tutardı, bense aşçı yamaklığı yapan ve hep ağlayan babamı teselli ederdim” Süleyman’ın Talat’a olan kızgınlığı aslında çocuk yaşlarda başlamış olabilir mi?
Fehmi Karaarslan: Ben Süleyman’ı küçük bir çocuk olarak ele aldım. Anne ve babasından beklediği ilgi ve sevgiyi görememiş kendisini var etmeye çalışan ve sevgi arayışında öfkeli, kırılgan, incinmiş bir çocuk Süleyman. O yüzden onu daha çocuksu bir yerden ele alıyorum. Süleyman’ın yaşamına nazaran daha iyi bir hayata sahip olmasına, daha görünen daha duyulan bir insan olmasına rağmen Talat’ın da özünde benzer bir yokluk içinde olduğunu okudum. O yoksunluğu bastırmak için başarılı olma moduyla ilerlemiş, başarmış ve daha görünür olmaya çalışmış. Fakat finalde anlıyoruz ki, her iki kardeş de özünde içlerindeki yokluk duygusunu bastıramamış. Bu şekilde bir arketip yüklenebilir. Ben buradan yola çıkarak karaktere hazırlanıyorum.

Foto: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Nilay ve Zeynep farklı statüde, farklı karakterde iki kadın. Fakat yaşadıkları yüzleştikleri gerçek aynı… İkisi de kendisini sevmeyen/sevemeyen bir adamı değiştirmeye çalışıyor. Nilay ve Zeynep neden eksik bir hayatı sürdürmeye çalışıyor?
Gülşah Fırıncıoğlu Yaşar: Oyunda Özge’nin söylediği çok güzel bir replik var: “Sende eksik olan ne? Tamamlanmayan şey ne? Sen eksiksin oğlum” diyor. Fakat metnin geneline bakarsak oyundaki tüm karakterlerin eksik/tamamlanmamış olduğunu söyleyebiliriz. O yüzden bu noktada Sami’yi övmek istiyorum. Tek bir replik üzerinden, tüm karakterlere ayna tutuyor. Tabii ki her iki kadın karakter arasında statü ve yaşam farkı var ama her iki kadının da karşısındaki adamla ilişki babında yaşadığı hikaye birbirinin aynısı. Ben bu şekilde düşünüyorum.
Özge Borak: Cinsiyet, yaş, statü, ne kadar para kazandığın önemli değildir. Sevmek, aşık olmak ya da korkmak, üzülmek, sevinmek vb. gibi duygular tüm insanların ortak duygularıdır. Bu duyguları herkes ortak şekilde yaşar. Kişi kişisel gelişim anlamında kendini geliştirmişse statü de o noktada devreye girer. Kendini kontrol edebilen kişilerin olaylar karşısında verdiği tepki duygularını kontrol edemeyen kişinin vereceği tepkiye göre daha farklıdır. Yoksa kişilerin hislerinde pek bir farklılık olmaz. Mesela hissettiğin aşkın karşılığını alamadığında bazen öfke ile karşılık verebilirsin. Bazen de “hayır” kelimesini cevap olarak kabul eden tarafta durabilirsin. Nilay kendisini geliştirebilmiş bir kadın olmadığı için duygularını kontrol edemiyor ve çok çabuk öfkeleniyor. Bu konuda kendisini geliştirdiği için Zeynep’in tepkileri Nilay’a oranla biraz daha durağan. Zeynep duygularını kendi içinde sessizce yaşamayı tercih ediyor.

Foto: Esra Kılıçer
Yavuz Pak: Nitekim, oyunda “kadın kadının yurdudur” mesajı vermemişsin Sami? (gülüşmeler)
Ahmet Sami Özbudak: O tür mesajlar benim tarzım değil. “Kadın kadının yurdudur” bana göre çok büyük bir söylem ve bu söylemin altını doldurabilmek için bazı donanımlara sahip olmak gerekir diye düşünüyorum. Açıkçası ben kendi açımdan o tür bir donanıma sahip olmadığımı düşünüyorum. Ben daha çok, olanı ortaya sermeyi tercih ediyorum. Bir de tiyatroda politik doğrucu olmak bana biraz tehlikeli geliyor.
Ayçe Özyiğit: Aynı soruyu Süleyman ve Talat karakterine de yönlendirirsek. Süleyman ve Talat da içinde bulundukları hayatta kendilerini asla tamamlanmış hissedemiyorlar. Peki, onları bu eksik hayatın içinde tutan ne? Verdikleri mücadele ne için, kim için?
Fehmi Karaarslan: Bu genel olarak insanın varoluşuyla ilgili bir durum bana göre. Talat ve Süleyman’da da var olmanın hakkını verebilme ya da ben varım diyebilmek adına bir mücadele gözlemliyoruz. Birçok oyununda birlikte çalıştığımız için Sami’nin kalemine aşinayım. Onun hikayelerindeki tüm karakterler genelde var olmayı amaçlıyor ve o nüanslardaki kayıplar tiyatro olarak karşımıza çıkıyor. Oyunlarda karakterlerin o kayba karşı mücadelesini ele alıyoruz. Gomidas oyununda da böyleydi. Kısaca; o nahif karakterlerin var olma, hayata tutunma ve kendini ispat etme çabası söz konusu. Bunu yapamadıkları zaman içinde bulundukları dünya trajik bir hikayeye dönüşüyor.

Foto: Esra Kılıçer
Yavuz Pak: Oyunda alt sınıfların ideolojik ve karakteristik yapısını en çok dışa vuran iki karakteri Maviş ve Hakkı. Onların yaşama bakış ve yaşayış biçimleri birbirine çok yakın ve kadercilikle isyanın içiçe geçtiği karakterler. Lümpen gençliğin liderliğe tapındığı çete, mafya gibi yapılardaki işleyişin sadık parçaları gibiler. Ben onları izlerken gerçekten bu sokaklarda yaşayan iki karakter olduklarını düşündüm. Yoksulluklarına, yoksunluklarına, ezilmişliklerine ve yaşadıkları bütün çaresizliklere duydukları öfkeyi, apolitizmle yoğrulmuş bir hınç haline getirerek pek sık rastladığımız biçimde doğru yere –bu koşulları yaratan sisteme- kanalize edemeyip yarattıkları sahte düşmanlara, yapay faillere yönelttiklerini görüyoruz oyunda. Peki, bu iki karakter için umut var mı sizce?
Erkan Akbulut: Umut konusu hikayeye nereden baktığımızla alakalı. Her iki karakter de hayatı bir aidiyet duygusu üzerinden yaşıyorlar. Her ikisi de aile olma çabası içindeler ve ben Süleyman gittikten sonra birbirlerine daha fazla sarılacaklarını düşünüyorum. Süleyman’la birlikteyken de hepsinin arasında bir aile vurgusu vardı ve biz oyunda bunu gerçekten görüp hissettik. Hatta kan bağı olmadan kardeş olma meselesini provalarda da dile getirdik. Bir tarafta aralarında kan bağı olan ikiz kardeş var. Diğer tarafta da aralarında kan bağı olmadan ikiz gibi olmuş, giderek daha çok birbirine benzemiş, birbirlerini aynalayan, birbirlerinin eksik yönlerini tamamlayan, birbirini kollayan ama bir yandan da birbirleriyle tartışan iki karakter var. Biraz toplum okuması gibi de olacak ama politik olarak şunu da düşündüm; bazen sorarız ya, “insanlar bazı fikirlerin peşinden nasıl körü körüne gidiyor?” diye. Bana göre bu teslimiyet ve ait olma çabasıyla alakalı bir durum. Bir görüşü sahipleniyorlar ve karınlarını kim doyuruyorsa ekmeklerini kim veriyorsa, onlara kim bir yol gösteriyor ve yol açıyorsa onun peşinden gidiyorlar. Bu bugün Süleyman olur, yarın Ahmet, Mehmet olur.
Yavuz Pak: Meşru yol bu mu sence peki?

Foto: Esra Kılıçer
Erkan Akbulut: Meşru olan yol bu değil tabii ki. Asla değil ama toplumda işler biraz böyle yürümüyor mu? Maalesef çok uzun zamandır aynı döngünün içerisinde kıvranıyoruz diye düşünüyorum. Az önce de söylediğim gibi insanlar nasıl körü körüne bir şeylerin peşinden gidiyor, bazen bunu anlamlandıramıyoruz. Bu iki çocuk da yaptıkları işlerin yanlış olduğunun farkındalar. Yaptıkları işler, karanlık dünyalar ama bu onlar için artık bir eğlenceye dönmüş. Sokağa bakarsanız siz de görürsünüz. Balat’ta bu gençlerden çok var. Ben Ümraniye’de doğdum büyüdüm, orada da hep bir çete vardı. Hepsi birbirini kollardı ve güç oradaydı. Zaten insanlar da o güce çekiliyor. Bu iki karakter de çekiliyor. Maviş’i yanlarına almışlar, Maviş de çekilmiş. Burada mutlular. Ta ki Zeynep gelip de o tekere çomak sokana kadar. Galiba oyundaki bu döngü doğru bir anlayış kapılarını çalana kadar -en azından benim nezdimde- böyle devam edecek. Biraz umutlu konuşmaya çalışıyorum ama şu anda ne toplumda ne de oyunun dünyasında bu umut ışığını görebilmiş değilim ne yazık ki. Çünkü bu tür değişimler öyle bir günde bir kaç senede olacak şeyler değil. Hem eğitimle hem de farklı bir bakış açısıyla olabilecek işler. Düzeni değiştirmekten bahsediyorum aslında şu anda. O yüzden bu kolay bir şey değil.
Özge Borak: Ama büyük devrimler küçük odalarda 2-3 kişiyle başlamıştır. (gülüşmeler)
Gülşah Fırıncıoğlu Yaşar: Ne güzel anlattın. Umutsuz bir şey söylüyormuşsun gibi başladın ama umutlu konuştun doğrusu.
Burak Üzen: Maviş, Hakkı, Balat, hatta ülke için her zaman umut olduğunu düşünüyorum. Bu iki karakter de kendi yoksulluğunu-yoksunluğunu bir tek adam, tek bir lider –Süleyman- üzerinden çözmeye çalışıyorlar. Tüm sıkıntıları bir lider üzerinden çözmeye çalışmak, eksiklikleri bir lider vesilesiyle tamamlamaya çalışmak biraz ülkenin yapısından da kaynaklı bir durum. Oyun için konuşursak, Süleyman olmazsa Maviş ve Hakkı karakteri de kendisini idame ettiremez. Evet, umutları her zaman var ama onlar da kısa ömürlü günlük umutlar olarak kalıyorlar. Bu nereye kadar böyle gider, Süleyman gittiği zaman da umut olur mu onu bilemiyoruz.

Foto: Esra Kılıçer
Erkan Akbulut: Çok güzel bir noktaya değindin aslında. O umudu bütün bir yaşam biçimini tek bir kişiye bağlamaktan vazgeçmeleri gerekiyor. Eğer o kişileri –Süleyman’ı- hayatlarından çıkarabilirlerse o zaman bu iki karakter umudun aslında kendilerinde olduğunu fark edip bu sistemin dışına çıkabilirler. Bu da onlar için umudun başlangıcı olur.
Yavuz Pak: Talat’ın bir yandan terörist ilan edilecek kadar sistem karşıtı olması, diğer yandan kibir, bencillik, benmerkezcilik gibi sistem değerlerini içselleştirmiş olmasını onun tipik bir küçük burjuva aydını olmasına bağlayabilir miyiz? Ya da zamanın ruhunun aydınları kuşatmış olmasına?
Ahmet Sami Özbudak: Bravo, çok güzel bir okuma bu. Bunu kendi üzerimden açıklamak isterim. Yazarın alt egosu var. Talat aslında burada benim temsilim oluyor. Yazım aşamasında benim de kendimle hesaplaşmam olabilir. Oyunu yazmaya başlarken niyetim Talat’ın da iyi yönlerini göstermekti ama sonra karakterin o yönde gelişmediğini gördüm. Talat biraz kendi kendini ördü ve daha gerçekçi bir yere oturdu. Günümüzde bir takım politik tutuklularla bunu örtüştürmek isteyen insanlar bu durumu sevmeyecektir. Birçok insan politik suçlu olarak hapiste ve biz o insanların özelliklerini bilmiyoruz, onları yeterince tanımıyoruz ama bu onlarla örtüşen bir hikaye değil. Bu bambaşka bir hikaye.

Foto: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Progeria hastalığını tercih etmenizin sebebi neydi?
Ahmet Sami Özbudak: Günümüzde artık here hastalık herkesin başına gelebiliyor. Progeria hem çok nadir görülen bir hastalık hem de oyunda temsil ettiği bir durum var. Deniz karakteri o küçücük –kelebek- ömrüne birçok şey sığdırıyor. Umudundan asla vazgeçmiyor. Ben o karakterin görünmez etkisini çok seviyorum. O yüzden progeria hastalığının anlamı çok büyük benim için. Kanser hastası da olabilirdi ama günümüzde kanser hastalığını yeniyor insanlar. Bir de orada bir umutsuzluk hissi de var ve ben umutsuzluk aşılamak istemiyorum insanlara.
Yavuz Pak: Sami, son olarak ekonomik krizle aranız nasıl diye soracağım. Ekonomik krizin giderek derinleştiği ve son haftalarda seyirci sayılarında ciddi düşüşlerin yaşandığı, hatta sahnelerin kapandığı bir süreçten geçerken sizler ne durumdasınız?
Ahmet Sami Özbudak: Ben dahil ekipte herkesin yaptığı başka bir yan işi var. Hepimiz bulduğumuz bu yolda var olma çabası gösteriyoruz. Tabii bir yandan en güzel şekilde -tiyatronun da hakkını vererek, işimizi yapma düşüncesi içindeyiz. Bir şekilde ayakta kalıyoruz ama öyle ama böyle… Seyirci konusunda da şanslıyız. Çok bereketli seyircimiz var.

Foto: Esra Kılıçer
Yavuz Pak: Tebdil oyunu için şunu da eklemek istiyorum. Tebdil büyük prodüksiyon sahnelerinden yola çıkmış bir oyun değil, hatta mekana özgü bir oyun olarak riskli bir tercih ama kendi yolunu bulabilen, kendi seyircisini ziyadesiyle yaratabilen ender oyunlardan biri.
Erkan Akbulut: Şunu da kabul etmek gerekir, biraz pamuk ipliğine bağlı bir iş yapıyoruz. Mesela ülkece yaşadığımız tüm bu badireler sezonun ortasında olsaydı işimiz çok daha zor olacaktı. Çünkü Mart ayından bu yana çok bariz bir şekilde istatistiklerde düşüş var. Birçok tiyatro çok zorlanıyor, haliyle biz de zorlanıyoruz. Tiyatro da hayatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi bir mücadeleye dönmüş. Tiyatroyu yapmak da, izlemek de, seyirciyle buluşmak da giderek zor olmaya başladı. O yüzden bizler şanslıyız. Yolumuz açık olsun diyelim.
Ahmet Sami Özbudak: Yapımcımız Murat Temel -kendisi aynı zamanda tiyatrolar.com’un da sahibi- ve tüm 2383 ekibinin oyuna dair büyük bir inancı var ama temelde oyunu yürüten en büyük unsur seyirci. Biraz klasik olacak ama seyirci varsa bizler de var oluyoruz.

Foto: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.
Ahmet Sami Özbudak: Biz de size ve Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’ne çok teşekkür ederiz.
