Tiyatro sanatında durum nedir? Ülkemizde gün itibariyle tiyatro öncelikli olarak sanattan çok salt bir iş, ticaret, sektör ya da amatörler için sanatla uğraşıldığı zannedilen hobiden ibarettir. Tiyatro bir sanat, sanat yoluyla bir ifade biçimi değildir. Artık değildir. Tiyatro ifade etmek istenilenlerin aracıdır. Amaçlar için bir sanat değil amaçlar için bir araçtır. Sanat yoluyla göstermek değil göstermek için sanatı kullanma yoludur. Egoların yarattığı estetik değil egoların tatmini için pratik bir gereçtir.
Tiyatro; sanatçının muhalif şekilde ürettiği ve sunduğu değil, karşıtın tarafı olduğu ya da öyle göründüğü için, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış, alakalı ya da alakasız ne yapılırsa yapılsın ve ne sunulursa sunulsun muhalifler tarafından olmazsa olmaz kabul edilip, büyük bir arzu ile tüketilmesi gerekendir. Salt bir eğlence, iyi vakit geçirme ve sosyal etkinlik olarak tiyatro oyun, oyunculuk seyretme değil; ünlüleri görme ya da doğru dürüst göremesen bile (uzak ya da kısıtlı görüşten dolayı) aynı alanda bulunma yeridir. O organizasyonda olma, olduğunu sosyal ağlardan gösterme yeridir. Meşhur değilse “paranı ödedim hadi beni eğlendir”, ünlü ya da duayen ise “ne yapsa yeridir”. Seyrettiği tiyatrodur ya da değildir, eh o da çok önemli değildir. Artık tiyatro arkasına yalandan saklanılan, yaslanılan, allanıp pullanılan ve sanat-mış gibi yapılan, tepe tepe de kullanılan bir üst kimliktir. Tiyatro neredeyse kültürün en önemli parçalarından biri ve kültürel mirasın taşıyıcısı olma vasfını yitirmiş, bizzat kendisi bir kültür olmaktan çıkmıştır. Popüler kültürün alt metni olmuştur. Çünkü tiyatronun popüler bir kültür olması başka bir şeydir. Durum bazı kesimlerin boy göstermezse eksiklik hissedeceği futboldaki takım taraftarlığına dönüşmüştür. Sanat, tiyatro, oyun, oyuncu performansına ek dünya görüşüne uygunluğu açısından olsa kabul edilebilecek, fakat bu taraftarlığın popüler bakış açısı, tepkileri ve beklentileri tamamen farklı. Üretilenin ne olup olmadığı irdelenmeden, kimin olduğuna göre ve yanındaki sert ünlü – yumuşak ünlülerin uyuşup uyuşmadığına bakmaksızın gidilen organizasyonda inci boncuk bulunacağına peşinen inanmak… Olmadığı, bulunamayacağı anlaşılmadığı ya da kabullenilmediği için yanlış yerde aramak… Eh sonunda da bulduğunu zannedip aslında ve farkına varmadan, hatta tersini zannederek eli, aklı, düşüncesi boş dönmek… Fakat gene de yiğide (aslında yiğit sandığına) ve kendi yiğitliğine leke sürdürmemek için öncesinde ve sonrasında ayakta alkışlamak en güzel avuntu olsa gerek.
Üstelik sanat, tiyatro, tiyatronun tarz ya da türlerinden, oyundan, oyunculardan, tiyatro organizasyonundan dolayı tiyatro seyircisinin genel itibariyle tiyatro sanatı için ödediği bedelden de bahsetmek gerekebilir. Ayrıca ülkemizde enflasyon çok yüksek, alım gücü düşük olabilir. Fakat balık baştan da kokabilir. Sanat sanat, tiyatro tiyatro, tür tür, tarz tarz, oyun oyun, oyuncu oyuncu, organizatör organizatör, salon uygun salon ve seyirci de tiyatro seyircisi olmayabilir. Hiçbiri ve hepsi olmak zorunda da değildir. Buna ve benzerlerine: Çok uygun, en uygun, aşırı uygun, bir bilet fiyatına iki bilet fiyatlarına hatta fahiş fiyatlara, VİP koltuklara, sandalyelere (plastiği makbuldür), kısıtlı görüşlü koltuklara rağmen talep de olabilir. Arz talep meselesidir. O zaman en başta belirttiğim gibi tiyatro sanat değil iş, ticaret, sektör, ünlü olma ya da ünlülerin tatmin aracıdır. Seyirci için de taraf olma, ünlüyle aynı atmosferde bulunma, eğlenme, sanat tükettiğini, sanatla ilgilendiğini zannetme yeri olabilir. Sonuç (hepimiz için geçerli olmak şartıyla): Delidir, ne yapsa yeridir. Peki, normali nedir? Normal; alışılmış, kurallara uygun, şaşırtıcı olmayan, olağan veya ortalama durumda olan demektir. Bu noktada topu siz okurlara atacağım. Çünkü dönem içinden ve arz talep açısından bakarsak gelinen nokta normal kabul edilebilir. Normali iki şekilde yorumlayabiliriz: 1. Günümüzde gelinen durum açısından. 2. Aslında olması gereken açısından. Bir de sanat, tiyatro, tiyatro oyunu, oyuncu, tiyatro salonu, tiyatro organizatörü, tiyatro seyircisi gibi kavramlara amaç tiyatro yani tiyatro sanatı olması nedeniyle normalden değil, sanatsal normlar açısından bakarak da değerlendirebiliriz. Tercihen…
Gelelim şu arz talep konusuna. Artık “toplum bunu istiyor” ve “toplumun ihtiyacı bu” gibi klişelerin bahane edilmesinden de bıktık. Bunları talep edenler kimler? Buna karar verenler kimler? Gerçekten halkın, toplumun istek ve ihtiyaçları bunlar mı? Aydın ve gerçek sanatçıların kararları bu doğrultuda mı? Geçmişten, tarihten, sanattan, sanat tarihinden, felsefeden, kültürden ve mantıktan hiç mi haberimiz yok? Toplumun haberi olmayabilir yazalım (diyelim gibi)… Hadi yazdık ve dedik. Sanatçıların, tarihçilerin, felsefecilerin, aydınların da mı haberi yok? Topluma karşı salt istek ve ihtiyaçlarına göre tespitlerde bulunup, tespitleri de karar kabul ederek yapılan sanat nasıl bir şey olur, oldu ve oluyor? Hiç mi bilmiyoruz, görmedik, duymadık? Bu yolla yarattıklarıyla sanatçı olmuş, kültür oluşturmuş, toplumun öncüsü haline gelmiş, tarihe geçmiş, ölümsüzleşmiş gerçek bir sanatçı var mı? Yoksa böyle bir şey vasat ve yaratılıcılıktan uzak, sığ ve çıkar amaçlı, sıradan kişilerin de yapabileceği bir şey midir? O zaman sanata ve sanatçıya ne gerek var? Farklı bir örnek vereyim: Sadece insani açıdan Ortaçağ karanlığını düşünün. Halkın, toplumun neye ihtiyacı olduğuna ve ne isteyeceklerine kimler karar verip de bu yolda uygulamalarda bulunmuşlardır? Üstelik istek ve ihtiyaçlar sınıflara göre de değişiklik gösteriyorken… Ruhban Sınıfı, Soylular, Köylüler ve Köle Köylüler (Serfler). Hangisi karar veriyor ve hangileri neleri isteyip, ihtiyaç duyuyorlardı? Mesela o zamanın toplum anlayışına göre yani geneli oluşturan halk diyebileceğimiz köylüler ve serfler için (aslında insanlık için) istek ve ihtiyaçların en önemlileri sırasıyla; hayatta kalma, barınma, karnını doyurma ve sağlıktı. Ortaçağ’da bugün temel sayılan bu istek ve ihtiyaçların karşılanmaması ve öncelik olamaması ile tarihe geçmediler mi? Günümüzde bu tarz istek ve ihtiyaçlardan çok daha fazlasına temel hak ve özgürlükler demiyor muyuz? Gene bugünden Ortaçağ’da olamayan haklara baktığımızda şunları saymıyor muyuz: İnanç ve maneviyatta özgürlük, mülkiyet hakkı, eğitim ve yükselme hakkı, hukuki haklar, adil yargılanma hakkı, yönetime katılma hakkı, evlenme ve aile kurma hakkı, özgürce seyahat etme hakkı…
Peki, Rönesans’ı kimler gerçekleştirdi ve öncülük ederek dönüşümün yolunu açtı? Gerçek sanatçı ve bilim adamları… Sanat açısından ele alırsak sanatçılar sanatlarıyla hem halk hak ettiği için hem de kendi yaratıcılık yeteneklerinden dolayı istek ve ihtiyaçlardan çok daha fazlasını sunmayı başarabildiler. Böylece ilerleme ve gelişme sağlandı. Üstelik topluma neye ihtiyacı olduğu söylenip, dikta edildiği halde toplum ihtiyacı olan şeyleri sadece hayal edebilir ya da daha fazlasını hiç düşünemez durumdayken…
Ayrıca şu arz talep meselesi bana ironik biçimde, doksanların başında yaşanan bazı durumları hatırlatıyor. Bir semte ya da mahalleye sözde ihtiyaç nedeniyle ve toplum da talep ediyor diye var olan eski işletmelere ek Çorba, Pide ve Kebap Salonları (üçü bir arada) açılırdı. Tuttu diye, arz ve talep meselesi açısından hemen iki yanına, karşısına, arka ve ön sokaklarına, köşe başlarına peşi sıra açılan Çorba, Pide ve Kebap Salonları eklenirdi. Servisler, indirimler, ikramlar birbirini kovalarken müşteri avı başlardı. İki binlerin başında ise parça pizzacılar ve meşhur menüleri için aynı süreç yaşandı. Hepsi için arz ve talep dengesi bozuldu. Genelde köklü ve eski işletmeler hariç çoğu battı ve kapattı. Sanat ve tiyatro tartışırken verdiğimiz bu örnekler düştüğümüz durumun korkunçluğunu ispatlıyor. Millet gider aya biz gideriz yaya.

Diğer yandan kavramlar da karıştı. Bakış açıları da değişti. Eskiden: “tiyatro seyircisi” diye bir kavram vardı. Sonra “seyirci” oldu. Daha sonra sırasıyla “velinimet”, “müşteri”, “tüketici” şimdi de “aktif partner” e dönüştü. Sanatçılara dayatılan görüş ise şöyle: “Çağa ayak uydurmak lazım.” Düşünce ve bakış açısı bu şekilde olacaksa diyecek bir şey yok. Tabi bu sanatçının bakış açısından, gözünden “tiyatro seyircisi.” Yoksa seyirci yani “müşteri” pardon “aktif partner” açısından bakarsak günümüzdeki yaklaşım ve haklar geçerli olmamalı. “Müşteri her zaman haklıdır” sistemi işlememeli. Karşınızda sanatçılar var. Herkes haddini bilmeli. Yani ve aslında bilet satın alırken müşteri, sonrasında ise var olan tüm haklarından feragat edecek fedakâr, cefakâr, bilet fiyatlarından tut da ruhun beslenmesine kadar hiçbir şeyi sorgulamayacak, gerçek sanatsever, sanata, sanatçıya saygılı bir “tiyatro seyircisi” olmasını beklemekle çok mu olunuyor acaba?
Eskide kalan o “tiyatro seyircisi” nerde nasıl davranması gerektiğini, kime, ne zaman tepki vereceğini bilen kişidir. Fakat bu “tiyatro seyircisi” hakkını savunamayan, yanlışlara itiraz edemeyen, sanata ve sanatçıya saygısı var diye “vur ensesine, al lokmasını” şeklinde davranılacak kişiler de değildir. Peki, genel adı seyirci ya da müşteri olanlar vb. tiyatroya gidemez mi? O “tiyatro seyircisi” de gökten zembille inmedi herhalde… Elbette. İşte tiyatro öyle bir sanat ve kültürdür ki (bu tüm dünyada geçerlidir) tiyatro seyretmeye gidenin o sanata ve onun kültürüne uyumlanması gerekir. Gelişe – değişe de tiyatro seyircisi olunur. (Tabi ki tarihsel, dönemsel ve kültürel farklıklılara rağmen ki bu konuya da sonraki paragrafta değineceğim…) Eh sanatın sanat, tiyatronun tiyatro, oyunun oyun, tiyatroya uygunluğu açısından salonun salon, organizatörün de organizatör olmadığı, olamadığı yer ve durumlarda “tiyatro seyircisi” zannedilen kişilerin de (genel tüketici davranışı ve tepkileri gösteren) “müşteri” pardon “aktif partner” olması anormal midir?
Tarihte her dönem kendi tiyatro kültürünü ve buna göre de seyirci yapısını oluşturmuştur. Batılı anlamda tiyatro kültürü seyircisiyle birlikte Antik Yunan’dan beri metamorfoz geçirmiştir. Bu da anormal bir durum değildir. Geçmiş dönemlerin tiyatro kültürü ile (seyirci davranışlarıyla birlikte) günümüzün yapısını kıyaslamak da mümkün. Yapılabilir. Yapılıyor da. Hem de gene çok açılı (sözde) ve çok acılı şekilde. Öncelikle dönemleri her yönden tüm farklılıklarıyla birlikte (sınıfsal, politik, coğrafi, sanatsal, kültürel, sosyolojik, psikolojik, hukuksal, felsefi vb…), tarihsel olarak kendi yapısı içinde değerlendirmek gerekir. Gene her yönden ve farklılıklarıyla birlikte günümüzle arasındaki benzerlik ya da ayrılıkları tespit etmek gerekir ki bu sadece işin başlangıç kısmıdır. Ancak “başlamak bir işi bitirmenin yarısıdır” mantığıyla kalan yarısını davranış modellerine yuvarlamak doğru değildir. Yani: Sadece tek açıdan bakarak verilen benzeşme örnekleri tespit gibi görünen kişisel görüşlerdir. Olumlu ya da olumsuz birer kıyas gibi görünebilirler fakat kesin yargı değeri taşımazlar. Geçerli, tutarlı ve paralel sonuçları doğurmazlar. Olumlama ya da kısıtlama aracı olarak kullanılamazlar. Çünkü tarihten ve dönemsellikten başlayarak etkenler çok yönlü şekilde, bir arada değerlendirilmeli (yukarıdaki satırlarda parantez içinde belirtilenler gibi…) ve çok fazla gerekçelendirme ile altı da içi de doldurulmalıdır. Sadece bir örnek olarak: Dört yüz yıl öncesinin İngiltere’sindeki tiyatro kültürü ile o kültüre bağlı alt sınıf (eğitimsiz ve dar gelirli) tiyatro seyircisinin düşünce ve davranış biçimini bugünkü seyircinin (bizim ülkemizdeki) sınıfsal konum ve davranışı ile kıyaslamak gerçekçi ve doğru olmayacaktır. Hatta bu kıyaslamada seyircinin sınıfı yanında sosyolojisi de yer alsa bile, tiyatro kültürünün içinden geldiği halde çok yetersiz kalacaktır. Ancak bu tarz kıyaslamalar mecaz, geçmişten günümüze atıf, grotesk bir kara mizah ya da diyalektik şeklinde ise aydınlatıcı, açıklayıcı ve etkili olabilir. Verdiğim bu örneğin ötesinde tek açılı ama çok açıdan bakılmış gibi yapılan, bol acılı kıyaslamalar, örnekler ve yorumlar kimseyi bir yere vardırmaz. Gene de bunun tek istisnasına: Genel itibariyle tarihsel ve dönemsel farklılıkları en sade ve anlaşılır şekilde açıkladıktan sonra (ki asıl mesele bu) verdiğim örnekle bağlantılı olarak “groundling”lerin popüler kültüre etkisi açısından bakıp, önemli bir sosyolojik gerçekliği ortaya koyarak yapılan yoruma Mustafa Kara’nın “Şirretin Biri ya da İşte Bunlar Hep Tiyatro” (https://tiyatrodergisi.com.tr/sirretin-biri-ya-da-iste-bunlar-hep-tiyatro/ ) başlıklı yazısında rastlıyoruz.
Yapılan kıyaslara futbol ve taraftarlık gibi başka bir kültür alanından bakarak açıklık getirebiliriz. Çok eskiden, en eskiden, (1940’ların başında) Dolmabahçe Stadı’nda üç büyüklerin arasındaki maçlarda taraftarlar karışık şekilde ve bir arada maç seyrederlermiş. Tarihsel yani dönemsel ilk argümanımız bu olsun. Daha sonraki dönemlerde ayrı ayrı tribünlerde yarı yarıya taraftar alınması uygulamasına geçildi. 1980’lerden sonra maçlarda taraftarlar arasında çıkan olaylar daha da yükselmeye başladı. 1994 yılından sonra da statlara yarı yarıya taraftar alınması kuralı son buldu. Günümüzde ise güvenlik gerekçesiyle statlara alınan konuk taraftar sayısı stat kapasitesinin %5’idir. O da tedbiriler alınıp, ayrı oturtulmak şartıyla. Günümüzde yaşana olaylara bakıp:
1. “En eskiden ne güzel karışık ve yan yana maç izlenirdi. O günlere dönsek” denip, temennide bulunulabilir.
2. Daha yakın dönemlere bakıp: “Keşke gene yarı yarıya olsa” denebilir.
3. Günümüz şartlarında tedbirli olmakta fayda var, %5 iyidir” de denebilir.
4. “Günümüzde ayrıştırma arttı, %5 bile alınmasın” şeklinde de yorumlanabilir. 5. Hepsi arasında dönemsellik hiçe sayılarak, temenniler ötesi saçma kıyaslamalar da yapılabilir.
Mesela: Ülkenin içinde bulunduğu futbol ikliminde “ilk zamanlarındaki gibi taraftarları karışık ve yan yana oturtalım, o zaman insanlar olay çıkarmaktan vazgeçebilirler” düşüncesiyle tüm sorunların aşılabileceğine inanmak… Bu sonuca 1940’larla ya da diğer dönemlerle yapılan kıyaslamalardan dolayı ulaşmak safdillik olacaktır. Ya da tam tersi bir tezle benzer yaklaşımda bulunmak vb… Geçmiş dönemlerde şöyleydi ya da böyleydi ama günümüz koşullarında artık böyle, yapacak bir şey yok… Zaman sana uymazsa sen zamana uy… Kabullenmeyenler bertaraf olurlar gibi yaklaşımlar da doğru olmayacağı gibi ülke futboluna da topluma da fayda sağlamayacaktır. Bu tarz düşünce ve yorumlar kişileri filozof yapmayacağı gibi aslında bilgiçlik taslamaktan öteye geçirmeyecektir, o başka.
Neredeyse iki yüzyıl öncesinin tartışmalarını sürdürmek de mümkün. Yapan yapabilir. Ayrıca halk için sanat yapan sanatçıların fakruzaruret içinde sürünmeleri, hep bir ajitasyon halinde olmaları gerekir gibi yanlış bir algı da vardır. Fakat bu da iki ucu katranlı bir değnektir. Bir uçtaki bakış açısı: Eğer sanatçı maddi olarak rahatsa artık halktan kopmuştur. O zaman halktan ve toplumun sorunlarından uzaklaşmış demektir. Topluma hitap edip de halk için tiyatro yapamaz. Diğer uçtaki bakış açısı: Maddi olarak rahat olan sanatçı kısıtlamalardan kurtulur, daha özgür ve rahat düşündüğü için halka daha doğru eserler sunabilir.
Bir de “Beni siz yarattınız… Ben sizler için varım…” söylevleriyle (ki bu tarz söylevler günümüzde hala çok etkilidir) halk için sanat yapanların misyon ve vizyon olarak halkı maddi ve manevi sömürme sistemini benimseyerek, sözde halk için sanat argümanını halka rağmen ve halka karşı kullanmaları doğru değildir.
Geldiğimiz noktada halk için, halkın içinde, sefil ve sürünerek sanat yapanlar takdir ediliyor fakat sanatçı mertebesine konulup da sanatçı saygınlığına, hak ettiği değerine erişemiyor, eriştirilmiyor. Neredeyse amatör tiyatro bileti fiyatına, tiyatro salonunda, tiyatro oyunu ve iyi oyunculuklar sahneleseler bile ötekileştirilebiliyor. En azından masraflarını karşılayabilmek için biletlerine az biraz zam yapsalar fazla ya da pahalı bulunabiliyor. Allah muhafaza sürünmelerini engelleyebilir ki o vakit nasıl halk için sanat yaparlar sorusu akıllara gelecektir. “Peki, hiç mi oluru yok arkadaş?” diye soranlara, sormayanlara… Olmaz mı? Aşılması gereken belli çizgiler ve seviyeler vardır. Ünlü olmak ya da bir sonraki adım üstat diye adlandırılmak sorunu kökten çözecektir. Hele hele ünlü, üstat, duayen vb… oldurulmuş isen tüm kapılar açıktır. Halk için sanat yaparken ki iyi ya da kötü her ne yaparsan yap halka karşı hem liberal hem de kapitalist düşünce sömürüsünün yanında duyguları da sömür sömür sömürmen, uygulamada da tersiymiş gibi davranman da hiç sorun olmayacaktır. Yetmeyecek ayakta alkışlanacaktır. Arzı da talebi de oluşturan ve temsil edenlerin her alanda ortak olarak belirttikleri, beyan ettikleri ve karar verdikleri gibi sonuçta halkın bunlara ihtiyacı varsa ve bunları istiyorlarsa: Özellikle sanatçıların da bu taleplere karşılık gelecek arzı oluşturup, sunmak görevi değil mi? Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…

Untitled design – 1
Sonuçta gerçekten onu, beni, bizi siz yaratmış olacaksınız. O yüzdendir ki halkın, toplumun kendi gücünün farkında olması ve kendini küçümsememesi çok önemlidir. Farkında ve bilincinde olmaları gereken bir diğer unsur da: Gerçek sanatçıların halkın istek ve ihtiyaçlarının ötesine geçerek esas hak ettiklerini ve daha fazlasını verme, sunmaya çalışma çabalarının ayırt edici bir özellik olması gerektiğidir.
Bir tiyatro oyunu organizasyonunda, oyun öncesinde, oyun sırasında, oyundan sonra aksilikler, hatalar, eksikler, kazalar olabilir. Doğru adımlarla ya da tecrübeyle kısa ve uzun vadede çözümler bulmak, geliştirmek önemlidir. Tecrübenin sağladığı öngörü ile eksiler daha oluşmadan önlenebilir. Tiyatro deyince süreçteki bütün dinamikler devreye girmelidir. Fakat bir durum ortaya çıkıp olay haline geldikten sonra da krizin ve sürecin idare ediliş yöntemi çok önemlidir. Bütünü oluşturan birimlerin her biri topu birbirine atıp, birbirini suçlayabilirler. Hatta sonuçta bir birim meydana gelen durumun tek sorumlusu da olabilir. Gene de söz konusu tiyatro sanatı olduğunda kolektiflik her alanda devreye girmelidir. Tüm birim ve dinamikler kendi işleyişi açısından durumu değerlendirmelidir. Son zamanlarda bu da yapılıyor gibi (!) görünüyor.
Her birim ve işleyen dinamikler suçlu olarak bir diğerini işaret ederken kendi bahanelerini de ortaya koymayı ihmal etmiyor. Elbette böyle yapıldı diye bahanelerin haklı ya da haksız oluşu sorgulanmadan kabul edilecektir anlamına gelmiyor. Hem kendi içlerinde hem de kamuoyunda. “Esas suçlu onlar fakat bizde de kusurlar vardır elbette” demeyi ihmal etmiyorlar. Böyle deyince öz eleştiri yapmış olmuyorlar. Fakat öz eleştiri yapmış gibi görünebiliyorlar. Arka planına bakmadan, anlamadan, kavramadan, aklımızla mantığımızla süzüp de gerekçelendirmeden bunu bir özeleştiri olarak kabul edip, yetmeyip büyüklük, başarı, ilerleme, gelişme ve güven telkin etme diye düşünüp bir kez daha ve daha fazla ayakta alkışlamaya devam ediyoruz.
Olaylar durulmuyor. Bu sefer dışarıdan bir bakış açısıyla bütünün parçalarını temsil eden birimlerin profesyonelleri değerlendirmeler yapıyorlar. Yazarlar, yönetmenler, oyuncular, tiyatro topluluğu yöneticileri, salon işletmecileri, organizasyon şirketi sahip ve yöneticileri, bilet satış şirketleri, teknik sorumlular, tiyatro seyircileri, genel seyirci, diğer sahne sanatları sanatçıları ve dinamikleri vb. sürece müdahil oluyorlar. Diyorlar ki: “Böyle durumlarda kolektif bir sanat olmasını da göz ardı etmeden ve özeleştiri yaparak asıl sorumlu adres şu ya da şunlar olabilir. Buna rağmen bizim branşlarımızda da hatalar, eksikler vardır. O eksik ve hatalar da şunlar olabilir, mesela…” Bir sonraki beyanlarına başladıkları cümlenin ilk kelimesi de: “Ama” ya da “fakat” oluyor, haliyle… Sonuçta öyle bir duruma geliniyor ki hem herkes haklı hem herkes suçlu. Hem herkes hatalı hem herkes kusursuz, kusursuzluk için elinden geleni yapıyor ama en çok biz haklıyız. En çok da o, şu, bu hatalı. Aslında hepimizin özeleştiri yapıp, şapkayı önümüze koyup düşünmemiz gerekir. Ama…
Değinmemiz gereken birkaç şey daha var. Birincisi: Durum ortaya çıktıktan sonra taraf olarak yapılan yorumlar ki yapan kişilerin bakış açısı, dünya görüşü ve en önemlisi de bilgi düzeylerine göre şekillenir ve asla sorgulanamaz değildir. Bununla birlikte iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış herkesin fikirlerini beyan etme hakkı vardır o başka. İkincisi ise: Duruma dair yazan, çizen ve yorumlayanların konuyu her açıdan, yüz seksen dereceden, en geniş açıdan kısacası alayı-ndan bakarak ortaya koydukları sözde eleştirilerdir. “Ne şiş yansın ne kebap” ama (yine ama)… Hem kebapçıyı, hem mangalı, hem kömürü, hem ateşi, hem şişi, hem müşteriyi, hem pos cihazını nasıl da eleştirdim ama… Hepsine dair tespitlerde bulunup, nasıl da doğruları ortaya koydum ama… “Ne şişi yaktım ne de kebabı”, nasıl ama? Ne de olsa hepimiz aynı gemideyiz. Nasrettin Hoca’nın: “Sen de haklısın” fıkrası misali eleştiri yazı ve yorumları daha ne kadar devam edecek çok merak ediyorum. Yetmez ama ek olarak bu yorum, yazı ve eleştirilerde; sanatı, tiyatroyu, kültürü, işletmeciliği, halkla ilişkileri, seyirciyi, müşteriyi, tüketiciyi, toplumu, halkı, ülkeyi toptan ve el birliğiyle kurtarma formüllerine de değinip, sunmaları (evrenin sırrını çözmüşçesine) bir lütuf olarak görülmelidir kanaatindeyim.
Çok konuştun (yazdın) kardeş sen kendinden haber ver diyenlere de selam olsun. Kendimden örnek vermem gerekirse. Hani diyelim bir tiyatro oyununun hem yazarı, hem yönetmeni hem de oyuncusuyum (ki defalarca gerçekleşmiş bir yapıdan bahsediyorum) ve hiç bilmediğim bir salonda sahne alacağız. Eh bunun için de bölüm bölüm de olsa prova yapacağız. Eğer parterden provayı gözlemleme şansım yoksa ve sahnede bulunacaksam ilk adım attığım andan itibaren istemeden bile göreceğim unsurlar olacaktır. Mesela: Oyunun tarzı ve türü gereği de sahnenin ön kısımlarında aralıklı olarak hoparlörler (monitör hoparlör) yerleştirilmişse. Sahne yükseltisinden sonra öndeki ilk sıra ile sahne arasında fazla mesafe yoksa, tam monitör hoparlörlerin arkasında kalacak seyircilerin görüş açısının çok ama çok kısıtlı olacağını fark etmek hiç de zor olmayacaktır. Hele hele sahneye en yakın olan ilk sıralar: Asıl koltuk düzeninin önündeki boşluğa eklenen sandalyelerden oluşturulmuşsa. (Not: Eklenen sandalyelerin plastik, deri vb. olması durumu değiştirmez.) Parterdeki koltuk düzenlerinin kategorilerini de bildiğim inkâr edemeyeceğim bir gerçek. En ön, ilk sıra, VİP vb… gibi kategorilerin biletleri de en pahalıları olduğuna göre… (Ki son iki unsuru çocuklar bile bilir) Bu sadece verebileceğim bir örnek. Bu salonun imkânları ve organizatörün işiyle alakalıdır, beni ilgilendirmez demek de en doğal haklardan birisidir. Kim ne diyebilir?
O yüzden durumlara ve olaylara yukarda bahsi geçenleri de göz ardı etmeden, tüme varımla, aklımızı, mantığımızı kullanıp, neden sonuç ilişkisiyle, doğru ve gerçekçi gerekçelendirmelerle, çok yönlü bakış açısıyla, tabi ki empati de kurarak bakmamız gerekir. Birbirinin tamamlayıcısı olan parçalardan sadece birine ve bir kısmına ya da taraflardan sadece birine karşı duygusal, siyasi, empati-k yaklaşırsak hata yaparız. Bu taraf ister ünlü ister ünsüz, ister duayen ister üstat ister de amatör olsun… Adı ister tiyatro seyircisi, genel seyirci, müşteri ya da tüketici olsun… İster mekân sahibi, organizatör ya da Terminator olsun fark etmez.
Ülkemizde tiyatro olgusu ve devamında güncel algısı illüzyondan ibarettir, Brecht’in “naivete” kavramına dönüşmüştür. Görünen gerçeğin ardındaki gerçekliktir. Artık tiyatro: Genel bakışla gerçeklik gibi görünen fakat asıl gerçeğin arka planda saklı kaldığı, saklı bırakıldığı, orada hapis tutulmak istendiği bir araçtır. Topluma sunulan, var olduğu iddia edilen tiyatro sonuç değil sadece belirtilerdir. Bu semptomlar çeşitli hastalıkların işaretçisidir. Halka aktarılan kısmı ise dozajı ayarlanmış, eğilmiş, bükülmüş ve kişisel çıkarlara hizmet eder hale getirilmiş göstergelerden ibarettir. Durumun kendisi ve sürecin sonucu değildir. Kısacası ve amiyane bir şekilde: “Olay bu değil” demek istiyorum.
