Sanat evrensel. Sanatın dili evrensel… Gerçek sanatçı evrensel… Üretken, yaratıcı sanatçı evrensel… Sanatçının görüşü de evrensel… Gerçek sanatçı aydın kişidir. Bir dünya görüşü, gerçekleri görebilme gücü ve yorumlayabilmek için de kültürel birikimi olmalıdır. Kendini ifade etmek için söyleyecek sözü, yazacak kalemi, boyayacak fırçası, çalacak enstrümanı, bir araya getirecek notaları olan ve bunları doğru yolda kullanandır sanatçı… Herkes kralın üstündeki olmayan elbiseyi överken “kral çıplak” diyen çocuktur gerçek sanatçı… Çı… Çı… Çı… “ Çı” lar çoğaltılabilir. Hatta “Çı…” lardan on cilt kalın kitap yazılır. Fakat bizde gerçek sanatçıya değer verilmez. Suni yem, suni gübre, suni ilaç, suni boya olur da sanatçının sunisi olmaz mı? “Biz bu filmi görmüştük” diyenlere ek “biz hep bu filmi görüyoruz” demeye devam edeceğiz sanırım. Bu ülke insanları mankenlerin ya da yarışmaya katılan kaynanaların bir tiyatro oyununda oynatıldıktan sonra katıldığı televizyon programında isminin altına sanatçı yazıldığına şahit olmuştu. Benzer yöntemlerle çeşitli sanat dallarının sanatçısı olanlar da olmuştu. “Tu… Tu… Tu…” ları da çoğaltmak işten bile değil. “ Tu…” lardan “Meydan Larousse” yazmak fazlasıyla mümkün. Hep “tu – lu” geçmiş zaman olsa şu ”tu”lar hayali ve ümidiyle yaşadım bugüne kadar. İşte o gündür, bugündür yazasım vardı konuyu. İşin acı tarafı ise bunların hiç biri gerçekleri değiştirmiyor. Her ne kadar saptırılmak istense de mevzu, sonuç itibariyle: “Kral çıplak.” Fakat yıllardır birileri güya bunu inkâr etmeyerek dediler ki: Kral çıplak olabilir ama o sanat için soyundu. Ardından devam ettiler deyişlerine: Sanat adamı kral olsa bile, rezil de eder vezir de… Kavramlar karıştı diye düşünenler için yazıyorum: Burada vurgulanan insanın attan inip eşeğe binmesidir. (Kralken vezir olmak gibi) Maksat ayak yerden kesilsin de hiç fark etmez mantığına atıf yapmaktır. Ne atın ne de eşeğin bunda suçu yoktur. At, avrat ve silahla bir üçlemeye giderken, eşeğin yalnızlığı ve eşekliği bakidir. Midas’ın kulaklarının konumuzla hiçbir ilgisi yoktur.

Görünen köy gözler önünde; önce kasaba sonra da şehir olmuştur. Eskiden köy olan bu şehre bakıp da: “köy çok az büyüdü” diyenlerin kılavuzları her ne kadar karga olsa da, bir elleri yağda bir elleri balda yaşamaları ilginçtir. Nasıl ki bir çocuğu “Kral çıplak” dedi diye aforoz edemezseniz, sanatçıya da aynı bakış açısıyla yaklaşamazsınız. Her ne kadar sanatçılığın içi boşaltılıp, işe gelinmediğinde (kaldı ki iyi bir sanatçı işine tam zamanında gelir) orta çağ mantığıyla aforoz edilse bile; gerçek sanatçının inancı kendi inancı, sanatı ve sanatçılığı ise ölümsüzdür. (Tarihte örnekleri olduğu gibi)
“Ne anlatıyor bu?” Diye sorarsanız şayet. Bu arada ve tam da burada: “Bu” denilen şahıs ben oluyorum. Aklıma gelen bir sanatçı ve o sanatçının bir hikâyesiyle açıklığa kavuşturayım mevzuyu. Alman kabare sanatçısı Karl Valentin bir gün sahnede oyun oynarken: “ Ve büyük şef siyah Mercedes’iyle köşeyi döndü” diye repliklerini söylüyor. O zamanlar Adolf Hitler’in de arabası siyah bir Mercedes. Gestapo teşkilatından önemli bir şahıs; kendisini siyah Mercedes konusunda uyarıp bir daha bunu kullanmaması konusunda emir kipiyle konuşarak bir anlamda ültimatom veriyor. Ertesi akşam sahneye çıkan Karl Valentin sırası gelince diyalektik bir nükteyle şöyle söylüyor: “ Ve büyük şef köşeyi döndü, tabi ki arabası siyah Mercedes değildi…”

Buradan çıkacak sonuç bellidir. Benim ne zaman bir Ferrari’m olacak? (Renk konusunda siyah tercihim olmamakla birlikte ısrarım kırmızıdan yanadır) Renkten daha önemli konu ise esas maksadımın ayağımın yerden kesilmesidir. Valentin gibi bir diyalektikle belirtmem gerekirse: Ferrari’sini Satan Bilge kitabını okudum. Keşke ben satın alsaydım dedim.
