Serpil Canalan yazdı: Bir Mikro İktidar Alanı Olarak “Sırça Kümes” ve Toksik Aile İlişkileri

editor
2579 Görüntülenme

Bursa Devlet Tiyatrosu sezonu Amerikalı yazar Tennessee Williams tarafından 1944 yılında yazılan Sırça Kümes oyunuyla kapattı. 

Oyunun tarihsel arka planında 1930’lu yıllarda dünyayı etkisi altına almış büyük ekonomik buhran var. Tıpkı bugünkü gibi…Ekonomik buhranın toplumsal ve bireysel etkilerini aile kavramı ve sınırları içerisinde irdeleyerek bireyin kapitalist demokrasiler karşısındaki çaresizliğini mesele eden Sırça Kümes, ülkemizde ve dünyada uzun süredir yaşanmakta olan ekonomik krizin neden olduğu toplumsal depresyon ve gelecek kaygısıyla umutsuzluk içinde bocalayan çağ insanının, bu umutsuzluğun bulaştığı ilişkilerin, aile yaşantısının retrospektif bir temsili gibidir. Okurunu ya da seyircisini huzur kaçıran bir yüzleşme ve geçmişe bakarak yeniyi eskinin travmaları ile yeniden anlamaya niyetli bir yolculuğa çıkaran Sırça Kümes, evrensel meseleleri ile zamansız bir metin. 

Özellikle oyunculuk performanslarıyla dikkat çeken ve gerçekçi bir sahneleme biçiminin tercih edildiği oyunda; daha çok aile içi ilişki dinamiklerinin öne çıkarıldığı, iç aksiyon, karakterler arası çatışmaların, psikolojik ve dramatik gerilimlerin belirleyici olduğunu söylemek mümkün. Yaratılan duygusal ve zihinsel sarsıntı; seyirciyi özdeşim kurmaya ve kişisel aile yaşantısına dair deneyimiyle paralel gelişecek düşünsel bir uğraşa ve hesaplaşmaya davet ediyor.

Travmatik Bir Yüzleşme Rüyası ya da Bir Yas Hikayesi 

Bir “anımsama” ya da “bellek” oyunu olarak bilinen Sırça Kümes, bana kalırsa daha çok travmatik bir “unutamama”, köklü bir “yas” hikayesi. Geçmişin bilinç ve bilinçaltı tezahüründen kaçamayan bir “yüzleşme ve yüzleştirme” rüyası. Geriye dönüp bakmanın cesaretini, onarıcı, sağaltıcı ve dönüştüren gücünü deneyimleyen, bu deneyimin inancı ve katalizör etkisini paylaşmaya, çoğaltmaya istekli bir anlatı. Geçmişin aynasında şimdinin tahlillerine yaslanarak mayalanan, yüzünü geleceğin gizemine dönmüş, kronolojiyi tersyüz eden bir laboratuvar adeta. Ve bu laboratuvarda incelenen şey; aile, ev, ebeveynlik kavramları ve iktidar, kapitalizm ilişkisi, toksik aile gerçeğidir.

Yoksulluk, ev, aile kavramlarının travmatik yönünü ve bu kavramların birbirleriyle olan örüntülerini didikleyen psikolojik gerçekçi tavrıyla metin, unutamayışın benlikte açtığı yaraları ve yoksulluğun kadere dönüşen esareti, psişik baskısı ve hezeyanlar toplamıyla örselenen öznelerin iç dünyalarındaki defektleri çarpıcı ve oldukça düşündürücü bir şekilde gösterir. 

“Sırça Kümes” in duvarları arasına sıkışmış aile bireylerinin sırçadan benliklerine, birbirlerini örseleyen kırılgan ruhlarına, açmazlarına, kaderlerine ve birbirlerine tutsaklığa büyüyen çaresizliklerine seyirci olurken; yazar Nihan Kaya’ nın kaleme aldığı, aile kavramı -özellikle geleneksel aile fikri- ve ebeveynliğin psikolojik etkenler, çarpıtılan güdüler, kültürel ve geleneksel öğretiler üzerinden cesurca sorgulandığı “İyi Aile Yoktur” adlı kitabındaki bazı analizleri anımsadım. Özellikle şu vurucu cümleler seyrime eşlik ediyordu: “İyi aile yoktur ya da paradoks şu ki iyi aile, “İyi aile yoktur” düsturuyla hareket edebilen ailedir.” Oyuna derinlikli bir şekilde nüfuz etmeme vesile olan bu çağrışımlı cümleleri yeniden düşünmek ve bu cümleler özelinde söz konusu kitap ve Sırça Kümes arasında kurduğum öznel metinler arası ilişkiyle ayrıca keyifli ve yaratıcı bir okuma deneyimi yaşadığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Nitekim “İyi Aile Yoktur” adlı kitabın tamamlayıcısı olan “İyi Toplum Yoktur” adlı eserde; bilinçsiz ve bencil aile yasaları güdümü altında büyüyen ve bireyselleşememiş, sakat kendiliklerden oluşan toplumun da arazlarla yaşamaya, topallamaya mahkûm olduğu gerçeği vurgulanır. Aile ve toplum arasındaki varlık ilişkisi bir kez daha hatırlatılır. Bu noktada Sırça Kümes ’deki aile dramından çıkan tematik vurgular ile -kurgu dışı eserler olsa da- Nihan Kaya’nın metinleri düşünsel olarak yoğun bir şekilde örtüşmektedir. Şayet Sırça Kümes oyununu özellikle aile kavramı ve bireyselleşme, kendilik ilişki üzerinden okuyorsak yukarıda adı geçen kitapların bilimsel olarak meseleye başka türlü bir derinlik kazandıracağı kanısındayım.

Tematik yoğunluğu, sembolik bileşenleri, karakterizasyon, durum ve çatışmalar arasındaki paradokslar, katmanlı yapısıyla güçlü ve yaşar bir metin; Sırça Kümes. Ebeveynlik, aile içi iletişimsizlik ve ortak yaşam alanı olan “ev” anıları, geçmişin geleceği kuran tanrısal kaynakları olarak tasarlanmış gibidir. Evcil bir dram olan oyun; mikro bir katman ve odak olan “ev” kavramını tarafsız psikolojik çözümlemelerle bütünsel tematik boyutta imgeleştirir ve bu imgeyi makro gerçeklere taşımayı başarır. Bu noktada metnin ustalıklı ve derinlikli inşasına güzellemede bulunmak ve bu hikâyeyi evrensel ve her zamanın meselesi kılmayı başaran Williams’ ı bir kez daha hayranlık ve saygıyla anmak gerek. 

Kapitalizmin sürdürülebilirliğine adanmış, gelir ve hak eşitsizliği ve sınıflaşmaya dayanan sistemin bir dişlisi olmaktan öteye gidemeyen yoksul yaşamları ve bu yaşamların güdük dünyalarını, hülyalarını, sakat kişiliklerini ev ve aile çatısı altında sorunlaştıran oyun: Güç ve iktidar yarışının, baskının ailede tohumlandığını ve bireysel dramın, toplumsal dramın bir sonucu olduğunu işaret eder. Kişisel olanın ise siyasal, ekonomik ve sınıflaşan toplumsal yapı, tarihsel ve evrensel panorama ile birlikte düşünülmesini zorunlu kılar. Nitekim politik olanın ilk izlerine, aile ve ev yaşantısı deneyimlerinde rastlanır.

Yoksulluğun neden olduğu yoksunluklar, sıkışmışlık ve ötekini hedef almaktan başka bir işe yaramayan dört duvarda arasında yankılanan aciz öfke; özgürleşme, hayal kurma ve kendini gerçekleştirme arzusu ve ihtiyacı önünde büyük bir engel olurken, iç çatışmaların ve aile bireyleri arasındaki ilişkisizliğin de başat nedenlerindendir. Toplumun en küçük kurumsal birimi olan “aile” kuramı odağında süren çatışma, gerilim, bencillik ve dekadan, politik olanın en küçük yapı taşının “ev ya da aile” olduğunu bütünlüklü bir nedensellik ve sonuç bağlamıyla açıklar.

Amanda ve Erkekleşen İktidarı 

Aile kavramı ve ebeveyn olma durumunu, yoksulluğun bireyselleşme ve özgürleşme üzerindeki etkisini Amanda (anne), Tom ve Laura üçgeninde sorgulamaya açan oyun, her biri bir değerin, arzunun ve yenilginin temsili olan üç güçlü karakter izleğinde durum, olay ve çatışmaları, dengeleri ve haklılıkları bölüştürür. Öyle ki Amanda’nın hadi’leyen, otoriter anneliğini eleştirirken Tom’ u anlar, Tom’a parmak sallarken de Amanda’ nın ukdelerine teslim olmuş çaresizliğini içselleştiririz. Birbirine çok yakın bir o kadar çok uzak olan aile üyelerinin her biri başka dünyalardadır. Amanda geçmişinde, Tom gelecekte, Laura ise yalnızlığının zamansızlığında yaşamaktadır. Birbirinin uzağındaki hayaller, keşkeler, umutlar, istekler ya da isteksizlikler bu küçük ve köhne evin içinde giderek düğümlenir, en sonunda Laura’ nın sırça heykelleri kadar hassaslaşır ve parçalanır. 

Tom’ un özgürleşme arzusunu ve bireysel iradesini, Laura’ nın nihayetinde kişisel bir seçim olan ve saygı duyulması gereken içe kapanıklığını, dış dünyaya olan küskünlüğünü yok sayan tahakküm; Amanda’ nın erkekleşen iktidarıdır. Anne Amanda’ nın kişisel tarihindeki keşkeler, hezeyanlar, travmatik kayıplar, hayal kırıklıkları, öfke ve yoksunluklar onu, anne rolünden aldığı organik (?) cesaret ve hakla bir başkasının yaşam ve irade alanını gasp etme noktasına getirmiştir. Çocukları Tom ve Laura’ nın biricik yaşantısı üzerinden geçmişini onarmaya çabalayan Amanda, tıpkı Laura’ nın sırça heykelleri gibi kırılgandır. Bir güç şovu içinde olan Amanda, aslında o kadar güçsüz o kadar safdillik içindedir ki otoritesiyle, telaşını ve güçsüzlüğünü maskelemeye çalışır. Annelik rolünü, kendinden, travmalarından ve muhtelif koşulların gerçekçiliğinden kaçacağı güvenli bir alan olarak kurmuş ve benimsemiştir. Mütemadiyen geçmişte ve gerçekleştiremediği hayallerinde yaşamakta olan Amanda’ nın bu saplantılı nostaljik esareti; aileyi yaralamaya, yeni kriz ve dönüşümleri yaratmaya patlayacak bir silahın şarjörünü dolduracaktır. 

Amanda; kuzeyli, yetenekli, refah seviyesi yüksek, güçlü koca figürüne olan ihtiyacı ve ihtirasıyla mental bir dalgalanma içinde güçsüzleşirken kendine de anneliğine de körleşir. O kadar ileri gider ki kendi arzu ve hayallerini Laura’ ya bir elbise gibi giydirir. Kapitalist sisteme ayak uydurmuş hatta katkı sağlamak için donanan ve tabii ki bir kuzeyli olan James’ in Laura ile evlenmesi için elinden geleni yapar. Tom ve Laura’ nın yaşamları ve gelecekleri üzerinden geçmişini telafiye kalkışırken, duvarda bir fotoğraf ve yoklukla evin içinde   adeta bir kâbus bir gölge bir anıt gibi var olan “baba- koca”ya ait personaları anneliğinde rolleştiren Amanda, erkekleşmiştir. Erkekleşen anne olarak mikro bir iktidar alanı kurar: “Amanda İktidarı”. Elbette bu iktidarın görünmeyen kahramanlarından biri de yıllar önce evi terk etmiş olan “baba”dır. Baba, duvarda bir yokluk bir fotoğraf olarak silikleşmiş gibi gözükse de yokluğunun yarattığı zorluklar, eksiklikler ve travmalar, baba- koca figürünü natamam bir varlık olarak ailede güçlü bir şekilde yaşar kılar. Amanda iktidarının yasalarıyla yönetilmek istenmeyen Tom, hayatına ve özgürlüğüne sahip çıkarak, adeta bir hapishane olan “ev”den firar eder. Tutkunu olduğu sinema filmlerindeki gerçekdışı dünyaların seyircisi değil kendi macerasının hem oyuncusu hem de yönetmeni olacaktır.  Annenin omuzlarına yüklediği hayırlı evlat ve kardeş vicdanını yıkarken bir mikro -iç otorite olan “ev”i, özgürlüğünü ve hayatını üç kuruş maaş karşılığında satın alan ayakkabı mağazasından atılmayı göze alarak da makro- dış iktidar alanı olan kapitalist hegemonyayı ihlal eder. Böylece geçmişiyle avunan ve kurtarma senaryoları büyük bir yanılgıyla çökecek olan Amanda, hayal kırıklarına belki de pişmanlıklarına bir yenisini daha ekleyecektir. Bazen nefret uyandıran bazen acınası bazen de özlemleri, sancıları, çaresizlikleriyle ve belki de Tom ya da kocası gibi her şeyi geride bırakıp başka yerlerde yeni bir yaşamın hayalini kurma cesaretini bulamadığı için en çok da kendine öfkelenen, kadınlık, gençlik ve çocukluk arasında kalmış annelik rolüne sığamayan aidiyetsizliğiyle hayattan alacaklı olan, adalet ve vicdan terazimizde sürekli yer değiştiren Amanda, oyunun en önemli ve güçlü karakteri.  Hatice Sezer, aşırıya kaçmayan dengeli, doğal, iç aksiyonu yüksek ve duygusundaki istikrarı ile oyunun dengelerini kuran ve çatışmaların belirleyicisi olan Amanda gibi güçlü ve zengin bir karakteri yansıtabilmenin hakkını veriyor ve oyunculuğuyla uzun süre akılda kalacak bir performans sergiliyor. Karakteri çok iyi analiz ettiği anlaşılan Sezer, Amanda’yı günümüz gerçekliğiyle ve jestleriyle yansıtmayı başarıyor, zaafları, hataları ve haklılıklarıyla çok boyutlu bir yaşantıyı ve kişisel bir benlik hikayesini adeta ilmek ilmek örüyor.

Tom, Neden Bir Anti- Kahraman Olarak Gösterilemiyor?

Otuzlarını yaşamakta olan Tom karakteri, bizleri geçmişine doğru bir yolculuğa çıkarır. Bir zamanlar kendini arama ve hayatı anlamlandırma çabasıyla yalnızlaştığı, vicdanı ile hayatı (benliği) arasında kaldığı o eve misafir oluruz. Tom, bilincindeki geriye projeksiyonlarla ilk gençliğine ait yaşamını şimdinin atlasında yeniden hikayeleştirerek takdim eder. Tom’ un yenilenmesi; geçmişini ve aile yaşantısındaki çatışmaları, bencillikleri, sakatlıkları sınaması yeni bir gözle tahlil etmesiyle mümkündür.  Çünkü kişilik yapılanması; geçmişine dönüp bakmaktan kendini alamayan, geleceğini ve şimdisini geçmişin parçalarıyla yapıp bozan yeniden kurabilen, oluş içindeki bilincin ve ihtiyacın sonucudur.  Geçmiş ve travmatik yaşantılarımız birer malzemedir ve onunla şimdide ne yapacağımız, neye dönüştüreceğimiz ise bizimle ilişkilidir. Tom, hikayesini anlatmak ister çünkü malzemesi ve mirası olan yas, aile yaşantısına ilişkin travmatik izler ve melankoli Tom’ un benliğini ve kişiliğini hayata bakışını mayalamıştır. Geçmişiyle duygusal, duyusal ve zihinsel anlamda yüzleşebilmenin örneği olan Tom, bir kaybeden değil kaybettiklerinden ya da yoksunlukla dolu anılarından özgür bir seçimle çıkabilmiş cesur bir tercihin ve varoluşun temsilidir. Sınırları ve yasaları geleneksel ya da kutsal güdü ve alışkanlıklarla belirlenmiş olan ilk kurumsal alanı imleyen “ev” yaşantısına ait aile içi travmaların yetişkinliğe ve geleceğe sirayet eden tahakkümünü Tom özelinde gözler önüne seren oyun; seyirciyi cesaretli bir alana çağırarak, ebeveyn ve evlatlık rolleriyle yüzleşmeye davet eder. Bu yönüyle metin; ev ve birey ilişkisi ya da kan bağı zeminindeki iletişimsizlik, ilişkisizlik, baskı ve sınırlardan hareketle lokal(bireysel) ve genel (ekonomik, toplumsal, politik) düzlemde sosyo psikolojik ve psikanalitik bir çözümleme sunar.

Tom karakterini canlandıran Ufuk Şener’in enerjisi, dikkati takdir edilesi. Karakteri anlamaya ve empati kurmaya yönelten samimi, doğal bir oyunculuk gayreti içinde olması dikkate değer. Ancak Tom’un karakter çözümlenmesindeki bazı sorunlardan dolayı olsa gerek; karakteri yansıtma konusundaki birtakım çelişki ve pürüzler performansı olumsuz etkiliyor. Kararsız bir içsellik, karakterin stabil ya da tanımlanmaya çabalanan niteliğinin ara sıra ivme değiştirmesi, oyunculukta zaman zaman kaygı kaynaklı bir kontrol hissinin anlaşılması gibi durumlar belirgin bir şekilde seyir deneyimine sirayet ediyor. Oyunculuk icrasını kaygan ve tekinsiz bir zeminde zaman zaman çaresiz bırakan etkenin, karakter betimlemesi ve analizinin yeterince derin olmamasına bağlıyorum. Evin haylaz, söz dinlemeyen aykırı kişisi, delikanlısı olan ve yaşının psikolojik çatışmalarını derinden yaşayan, içki, sigara içen, eve geç gelen kısacası Amanda iktidarına kafa tutan Tom, acaba gerçekten eve geldiğinde iş yerindeki satış elemanı Tom olmayı sürdürür mü? Tam anlamıyla bir bıçkın olan ve iş yeri de dahil her türlü baskıdan şikâyet eden, mağazada ideal çalışan olmaya itiraz eden Tom’ un hiç değilse evde dışardaki maskelerini, esaretlerini çıkarıp atması gerekmez mi? Mağazada satışını yaptığı ayakkabılardan bir çiftini ayağına geçirip çok uzaklara gidememenin acısını yaşayan bu genç adamın eve girer girmez ayakkabılarını hatta çoraplarını kravatını atıp, gerçek kimliği ve öz haliyle kalamayışı karakterin derinlikli bir şekilde yansıtılamamasındaki sorunlardan sadece biri. Tom’ un giyinişinde özensiz, tavırlarında daha özgür daha isyankâr kural bozan biri olması gerekmez mi? Laura’nın uysallığı, teslimiyeti ve Amanda ‘nın otoriter tavrı ile Tom arasında canlı, yaşayan bir kontrastın olması gerekmez miydi? Metnin de vurguyla tasvir ettiği gibi Tom karakterinin; yaşantısı, öfkesi, arzuları, depresyonu, ikilikleri, eyleme geçememenin verdiği acı, hayalleri, boğazında bir ilmek gibi sıkılan kapitalizm ve aile baskısı ile o evi yaşanmaz bir hale getirmesi son derece olağan değil midir? Ancak tam tersine sahnede görülen ev ve evin günlük hali son derece düzenli, temiz ve kusursuzdur. Oyun boyunca korunan bu kusursuz ev hali, oyunun öz yapısındaki koşullarla, sergileniş ve sahnenin canlılık esası arasında bir çelişki yaratarak kafa karıştırıyor.

Laura, annesinin dileğini kendi hayali olarak dillendirerek aile iktidarına dolayısıyla da kadere boyun eğen kişidir. Oysa Tom, itiraz eden ve yasaları ihlale kalkışandır. Laura’dan farklı görünmesi, davranması gerekir. Oysa Ufuk Şener’in canlandırdığı Tom, sözlerinde, cümlelerinde, yazınsal gerçeklikte tam bir serseri tam bir oyun bozan tam bir idealist ve özgürlük tutkunuyken; tartımı, davranışları, giyinişi ya da ev içindeki yansımasıyla düzenin ideal ve örnek kişisi James’den pek de farklı görünmemektedir. Bir anti-kahraman olan Tom’ u, neden bir anti-kahraman olarak göremiyoruz? Şener’in Tom karakterini gerçekleştirme ve yansıtma konusunda yeterince özgür hissedemediği anlaşılıyor. Bu noktada Tom karakterinin iç aksiyonu ve dramatik yönelişleri ile yansıtılması arasında bir analiz ve özellikle davranış, görsel betimleme konusunda bazı çelişkiler olduğu kanısı güçleniyor. Bu durumun oyuncu ve oyunculuk performansından ziyade metin, karakter analizi ve metin-karakter arasındaki organik ilişkinin derinlikli kurulamadığından kaynaklı olduğu kanaatindeyim. Öte yandan iş yerinde Sheaspeare diye adlandırılacak kadar şiir ve edebiyat düşkünü olan Tom’ un hem edebiyatla ilişkisi hem de bir büyü gibi tesirinde olduğu sinema tutkusuna dair izlekler maalesef görüntüye ve görselliğe kavuşturulmamış, görsel bir ize dönüştürülememiş önemli detaylardan biri. Sinemanın Tom üzerindeki güçlü ve provokatif etkisi, karakterin yaşantısına ve dışavurumuna dahil olamıyor. Aile içerisinde yaşanan çatışmaların, Tom’ un annesi ile arasındaki fikir ayrılıklarının temelinde yatan ve Tom’ u aykırı ve annesinin bakışıyla öteki kılan şey; genç adamın sinemaya, şiire kısacası sanatın başkaldıran, özgürlükçü yönüne duyduğu ilgidir. Bu ilginin sadece diyaloglarda sözcükler aracılığıyla betimleniyor olması bu önemli vurguyu askıda bırakıyor ve karakterin yoğrulmasına dahil olamıyor. Burada şu soruyu sormak gerekiyor: Sahnedeki Tom karakteri, James’ in deyimiyle; elektrik faturasına şiir yazabilecek kadar çılgın, aykırı, cesur, hayalperest, özgür, fantazyanın büyüsüne kapılmış, gerçekle ilişki kurmakta sıkıntı çeken, varoluşu ile dışsal beklentiler arasında sıkışmış son kertede kaderine boyun eğmemiş aylak ruhlu biri miydi? 

Laura ve Sırça Hayvan Koleksiyonu Arasında Kurulamayan Oyun ve Oyunsuluk Bağı

 Laura; kırılganlığı, tutukluğu, içe kapanıklığı, küskünlüğü ile kırılması zor bir kabukla kendini dış dünyaya kapatmış tıpkı sırça hayvan koleksiyonundaki biblolar gibi yaşar. O da tıpkı annesi gibi geçmişi yani babasını özler ve bu özlemi bir yaşam biçimine dönüştürür. Elektra komplesini anımsatan baba odaklı bir krizde takılıp kalan ve büyümeye, yetişkinliğe direnen Laura için şarkılar dinlediği gramofon, babasına olan arzunun, ihtiyacın ve babasının dönmeyeceği gerçeğine karşılık beslediği gerçekdışı direncin nesnesidir. Simgesel öğelerle dolu olan metindeki önemli göstergelerden biri olan gramofon, Laura’ nın dünyasındaki sorunların ve kapalı kapıların da anahtarıdır.

Ancak Amanda Laura’yı anlamak yerine ona acır ve onu kurtaracak olan şeyin zengin, kültürlü ve idealist bir Kuzeyli koca olduğuna inanır. Sakin, teslimiyetçi tavrı ve suskunluğu ile Laura, sırça kümeste en büyük acıyı yaşayandır. Öyle ki; Tom gibi bağırmayı, hayal kurmayı, isyan etmeyi istemeyecek kadar büyüktür umutsuzluğu. Yası, derin ve onarılmazdır. Bu yüzden adeta bir kukla gibi kendisini annesine teslim eder. Laura karakterine hayat veren Öykü Esendemir Örük, çok riskli ve her an patetiğe kaçabilecek bu rolü, profesyonel bir içkinlikle icra ediyor. Laura’ nın iç dünyasındaki fırtınaları ele veren suskuları öyle etkileyici oynuyor ki; seyirciyi genç kızın derinlikli ve içine kapanık dünyasına çeken bir meraka sürüklüyor. Böylece ilgiyi, karakterin sakatlığına değil iç dünyasındaki zenginliğe, tuhaflığa ve derinliğe çağıran doğal ve duygu dolu bir oyunculuk sergiliyor.

Laura’nın sırça hayvan koleksiyonunda bulunan figürler ve simgesel niteliklerinin, metnin bütünündeki anlam katmanlarının inşasında ve karakterin yapılanmasında rolü çok büyük. Özellikle de mitolojik bir simge olan unicorn. Ancak Laura’nın hem karakter gelişimi ve derinliği hem de oyuna anlam katan yönü için oldukça önemli olan sırça hayvan koleksiyonun simgesel değeri çok yüzeysel kalıyor. Çünkü Laura, sırça hayvan koleksiyonu ve koleksiyondaki figürlerle terapatik ya da oyunsuluğun gözlemlendiği aktif, derin ve dış dünyadan izole edilmiş, inandırıcı ve sözü edildiği kadar kuvvetli bir ilişki kuramıyor. Laura ve sırça hayvan koleksiyonu arasında kurulamayan oyun ve oyunsuluk bağı nedeniyle; Laura’ nın kendine evin içinde adeta başka bir ev olarak yarattığı izole ve kişisel hatta mahrem bu alanın, (annenin deyimiyle sırça kümesin) anlamı ve Laura’ nın hayatına olan önemli etkisi çok anlaşılmıyor.

 Oyunun adı olacak kadar tematik yönü güçlü olan “sırça kümes” tanımlamasının simgesel değeri görsel anlam ve estetiğe, canlılığa kavuşturulamamış. Bu yüzden olsa gerek, unicorn’nun kırıldığı ve sırça kümesin dağıldığı sahnenin yaratacağı dramatik etki de yeterince güçlü olmuyor.

Laura’nın korunaklı ve kapalı dünyasını paylaştığı ilk belki de son kişi James, olur. James, iş arkadaşı Tom’ un hayallerini eleştiren Tom’ un tam tersine kendini ve yetilerini kapitalizme sunmuş ve bundan mutluluk duyan biridir. Laura’nın kabuklarını kırması ve korktuğu hayatın gerçekleriyle yüzleşmesi için onunla yakın bir ilişki kurar. Ancak Laura, James’ e aşıktır. James için ise Laura; sırça kümese sığınmış kanadı kırık bir kuştur. Yaşamaya cesareti olmayan ve bunun için bir kırılma bekleyen yardıma muhtaç Laura’yı gerçeklere karşı yüreklendirmek için kapalı kapıları çalar ve önerileriyle yarasını sarmaya yeltenir. Laura, aşkın esrikliğiyle ilk defa bütün kapılarını ardına kadar açar. James, Laura’ ya bir hayat öpücüğü verir ancak bu öpücük, dirimsel değildir. Bir vedanın ve Laura için kabul edilmesi çok zor bir gerçekliğin yaratacağı parçalanışın, baba kaynaklı travmanın, terk edilmenin sahnelendiği, perçinleştiği yeni bir acının nedeni olacaktır.

James karakterine hayat veren oyuncu Cem Hamza Çanakoğlu; karakteri oyunun dönem atmosferi ile günümüz arasında müthiş doğal bir dengeyle harmanlayarak, gündelik bir ritimde yansıtmayı başarıyor. Laura’ nın içsel dünyasında en başından beri önemli özel bir anlamı olan ve Laura’nın hisleri rehberliğinde yavaş yavaş tanımaya başladığımız James, son sahnede oyuna dahil oluyor. Oyuna fiziksel olarak dahil olduğu sahnelerde Cem Hamza Çanakoğlu, rol ile ilgili ön duyum ve tasvirlere paralel, süreğen bir oyunculukla karakteri boyutlu bir şekilde tamamlıyor. Tüm bu nedenlerden dolayı kusursuz ve endişesiz, kendinden emin bir oyunculuk örneği sunuyor.

Gerçekçi Bir Sahnelemede Gerçekliğin Temsili ile İlgili Somut Sorunlara Rastlamak

Gerçekçi bir anlayışla ve dönem dekoruyla tasarlanan sahne, oyunun başat meselelerinden ve betimlemelerinden biri olan yoksulluğu yansıtmakta ne yazık ki eksik kalıyor. Ailenin yaşadığı ekonomik sıkıntı -diyaloglarda sık sık vurgulanırken- bu durum görselliğe aktarılamamış. Yazınsal- sözel gerçeklikle görsellik arasındaki uyumsuzluk, oyunun iç devimini ve gerilimini de yer yer etkilemekte. Masa, sandalye, duvar kâğıdı, kanepe gibi eşyaların dekordan ziyade dekoratif oluşu, oyunun işitsel ve tematik gerçekliğiyle örtüşmemekte. Bir ayakkabı mağazasında çok düşük rakamlara çalışıyor olmaktan yakınan Tom’ un, gelecek ve ekonomik kaygılarla paronayalaşan Amanda’ nın karakterizasyonunda önemli bir rol oynayan yoksulluğun sahnelemede görüntü ve canlılığa kavuşmamış olması seyircinin oyunun habitatına sızma isteği önünde bir engel oluşturuyor. Gerçekçi bir sahneleme tercihi olduğu ancak bu tercihte gerçekliğin temsili ile ilgili somut sorunlar ve (yansıtıldığı kadarıyla da) gerçekçiliğin istikrarı bağlamında tutarsızlıklar olduğu görülüyor. Kıyafetlerine varana kadar neredeyse kusursuz olan bu ailenin yoksulluğu ne kadar inandırıcı? Öte yandan tartışmanın, huzursuzluğun, psikolojik şiddetin hiç eksik olmadığı bir evin dağınık olması, yaşanan huzursuzluktan etkilenmesi gerekmez miydi? Eşya ve insan arasındaki pratik ve olağan ilişki düşünüldüğünde sahnede kurulan ev ve eşyalarının, ne kadar gerçek olduğu ya da ne kadar içinde yaşayan ve yaşananlarla etkileştiği tartışılır. Evin içinde çatışmalar, gerilimler, hüzünler yaşanırken eşyaların bütün bu durumlardan etkilenmiyor olması inandırıcı olmadığı gibi karakterlerin içsel aksiyonlarını yansıtmaları önünde de bir engel olarak göze çarpıyor. Örneğin: James’ in misafir olarak geleceğini öğrenen Amanda, evi toplama telaşına kapılır ancak ortada kusursuz bir düzen vardır. Oyuncu, sahnede(evde) dağınıklık aramak zorunda kalır ve bulamayınca Laura’ nın karyolası üzerindeki pikeyi kaldırıp indirmekten başka bir şey yapamaz. Amanda, duvar kağıtlarının eski olduğundan söz eder ancak duvar kağıtları gerçekten de Amanda’ nın utanacağı kadar eski midir? Amanda ve Tom, neredeyse fiziksel şiddet noktasına varacak bir tartışmanın içindeyken dahi, masa ve sandalye yahut diğer nesne ve eşyalar bir tablonun figürleri gibidir. Eşyalar ile karakterler arasında belirlenmiş ve korunması gerekli olduğu izlenimi veren zorunlu mesafe düşüncesi (şüphesi), oyunun organik yapısını olumsuz etkiliyor. Yaşayan bir ev beklentisi yaratan oyunun, geçmiş ve şimdi arasındaki ilişkiyi de görsel bir estetiğe dönüştüremediği kanısındayım. Metnin tematik sembolleri, geçmiş ve şimdi arasındaki ilişkinin sunduğu düşsel olanaklar yeterince kullanılmamış ya da kullanılmak istenmemiş. Oysa metnin biçimsel ve öz yapısı buna esnek olanaklar sunan bir nitelikte. Bu noktada tiyatronun bir edebiyat ya da söz sanatı olmadığı, söz sanatının da içinde olduğu plastik öğeler, dekor, oyuncu, ışık, ses, müzik, renk, dans gibi birçok ifade olanağının bir arada kullanılabildiği bir bakıma sınırsız, uzamsız bir yer olduğunu, olabileceğini unutmamak gerekir. Bir seyirci olarak, daha imgesel daha görsel daha canlı ve daha yaratıcı, daha zengin, derinlikli anlam alanları ve çok sesli buluşlarla yenilenen, güncelleşebilen sahneleme beklentisi içinde olmaktan kendimi alamıyorum. 

Karakterlerin iç aksiyonları, dramatik ve psikolojik gerilimleri üzerinden ilerleyen oyunu ayakta tutan ve izlenilir kılan şey; oyunculuk performansları ve metnin yoğun, düşündürücü çatışmalarla dolu katmanlı tematik, güçlü yapısıdır. 

Her şeye rağmen umuyorum ki Sırça Kümes, gelecek sezonda da Bursa Devlet Tiyatrosu repertuarında yer alır ve uzun bir süre daha sahnelenir. Oyunculuk performansları, güçlü hikayesi, simgelerle yüklü, katmanlı söylemleriyle anlaşılmayı, alkışlanmayı hak eden ve “elektrik faturalarına şiirler yazma” isteği uyandıran unutulmayacak bu oyun; tartışılması gereken taraflarıyla birlikte Tenessee Williams’ ın yazarlığını ve güçlü karakterlerini tanımak adına seyredilmeyi hak ediyor.

SERPİL CANALAN (*)

(*) Serpil Canalan,  Uludağ Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları “Dramatik Yazarlık” Ana Sanat Dalı lisans bölümünden fakülte birincisi olarak mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Sahne Sanatları bölümünde Yüksek Lisans öğrencisidir.

Çeşitli tiyatro oyunlarında dramaturg, reji asistanı ve oyuncu olarak görev aldı. Çocuklara yönelik bazı projelerde seslendirme yaptı, drama eğitmeni olarak çalıştı.

 Lilith’ in Kadınları” adlı tiyatro oyunu İzmir Dikili Belediye Tiyatrosu ve Aternus Tiyatrosu tarafından sahnelendi.

 Yeni Tiyatro, Mimesis Sahne Sanatları Portalı, Parşomen Fanzin, Roman Kahramanları gibi dergilerde oyun, film, edebiyat eleştiri ve inceleme yazıları yayınlandı. 

2018 yılında “Sabriye’yi Boğmuşum” adlı öykü dosyası, Kültür Bakanlığı desteği ile Vapur Yayınları’ndan yayımlandı. 

2019 yılında “Bir Sevda Marazı ya da Sekel” adlı öyküsü, Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği Nezihe Meriç Öykü Yarışmasında dikkate değer bulunarak “Nezihe Meriç Öykü Seçkisi”nde yer aldı. 

 Bazı öykü ve şiirleri; Sancı Kültür Sanat, Vapur Edebiyat, Gaia Dergi, İshak Edebiyat, Literakültür gibi süreli yayınlarda yer aldı.

 

0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku