Dof Theater yapımı ‘Dans Eden Ev’ yalnızca çocuklara değil, yetişkinlere de seslenen; çağdaş çocuk tiyatrosunun nitelikli örneklerinden biri. Hikâye anlatıcılığı, mim, clown ve akrobasi gibi çağdaş teknikler ve sahnede üretilen müzik eşliğinde, keşfetme duygusuna açılan bir deneyim…
Yasin Yürekli’nin yazıp yönettiği ‘Dans Eden Ev’, Dof Theatre’ın sahneye taşıdığı özgün bir çocuk oyunu olarak, 28. Uluslararası Bursa Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali kapsamında izleme şansı bulduğum yapımlardandı. Sadece çocuklara değil, çocukluğuyla hâlâ bağ kurabilen herkese sesleniyor bu oyun. Bir çocuk düşünün: Etrafındaki her sesi, her hareketi oyunlara dönüştüren; çevresindekilere göre biraz, belki de fazlasıyla ‘meraklı’… Bildikleriyle yetinmeyip bilinmeyene adım atan, dünyayı yalnızca olduğu gibi değil, olabileceği hâliyle de gören bir çocuk… ‘Dans Eden Ev’ böyle bir çocuğun iç dünyasına, hayal gücüne ve keşfetme tutkusuna açılan sahne ötesi bir yolculuk.
Dünyayı oyunla anlamak mümkün mü?
Oyun, izleyiciyi yalnızca bir anlatıya değil; aynı zamanda simgesel bir evin içinde can bulan bir evrene davet ediyor. Bu ev, tıpkı bir dünya gibi hareket ediyor, dans ediyor, dönüşüyor ve değişiyor. Çocuk karakterin içsel serüveniyle birleşen bu mekânsal dönüşüm, sahnede izleyiciyi çağıran bir metafora dönüşüyor: “Dünyayı oyunla anlamak mümkün mü?”
Devam etmeden önce sizlere bir soru: Bir tiyatro oyunu, izleyicisini değiştirip dönüştürmeli midir? Yanıtınızı şimdilik içinizde saklayın. Yazının sonunda bu sorunun cevabına dair bir iz bulursunuz belki…
Bu oyunu izlerken belleğimde bir başka yapım canlandı: ‘Casa’ (Ev) Bir süre önce, eleştiri dersi kapsamında çevrim içi olarak izlediğim bu oyun, ‘ev’ kavramı üzerinden aidiyet, bağlanma ve yer edinme gibi temaları sorguluyordu. ‘Dans Eden Ev’ de bu temaları çocuk bakışıyla yeniden kurgulayan, daha soyut ama bir o kadar da içten bir anlatımla benzer duygulara temas ediyor. Oyun boyunca zihnimde ‘Casa’dan izler belirdi ve bu çağrışım, bana yalnızca geçmiş bir deneyimi hatırlatmadı; aynı zamanda ‘Dans Eden Ev’i izlerken içsel bir huzur duygusu da verdi. Belki de bu huzur, bir yere ya da bir oyuna ait olma hissinin çocuk gözünden yeniden kurulmasındandı.
Sahne üzerinde birden fazla müzik aletinin aktif olarak kullanılması, çocukların dikkatini sahneye yoğunlaştırmada etkili bir araç haline geldi ve oyunun ritmini belirleyen unsurlardan biri oldu. Bu anlamda müziksel eşlik yalnızca bir arka plan değil, anlatının parçası hâline gelerek çocuğun oyunla kurduğu bağın güçlenmesine katkı sağladı. Burada küçük bir not: Son dönemde izlediğim pek çok çocuk oyununda ukulelenin neredeyse ‘zorunlu’ bir çalgı gibi yer alması dikkatimi çekiyor. Ukulelenin sıcak ve samimi tınısı elbette ki çocuk izleyici için uygun olabilir; ancak bu durumun bir alışkanlığa ya da klişeye dönüşmesi, müzikal çeşitliliği sınırlıyor gibi hissediyorum. Çocukların ilgisini çekmek için kullanılan çalgıların illa ki küçük boyutlu ya da ‘çocuksu’ olması gerektiği düşüncesi bana biraz problemli gelmiştir. Nitekim yine oyunda kullanılan blok flüt hem nostaljik hem de pedagojik anlamda etkili bir tercih olmuş. Flüt çalınırken salonda çocuklar kadar yetişkinlerin de yüzünde tanıdık bir tebessüm oluştu.
Mim, clown, akrobasi…
Oyuncuların fiziksel anlatımı ve sahnedeki beden kullanımları oyunun en dikkat çekici yönlerinden. Özellikle jest ve mimiklerin abartılı, ritmik ve şematik biçimde kurgulanması, akla doğrudan Commedia Dell’ Arte geleneğini getiriyor. Tiyatroya az da olsa ilgi duyan bir izleyici, bu geleneksel biçemin izlerini sahnede rahatlıkla alımlayabilir. Karakterlerin birbirleriyle ilişkileri, tepkileri ve fiziksel ritimleri bu gelenekten esinlenerek yapılandırılmış ve oyunun mizahi dokusunu destekleyen önemli bir araç hâline gelmiş.
Kostüm tasarımı, sade ve işlevsel bir yaklaşımla ele alınmış olsa da bazı açılardan yetersiz kalıyor. Karakterlerin kişiliklerini ve duygularını yansıtan detayların eksikliği, özellikle çocuk izleyiciler için anlatının netliğini zayıflatabilir. Renk kullanımının sınırlı olması sahne enerjisini düşürürken, bazı kostümlerin hareketi kısıtlaması da performansın akıcılığını olumsuz etkileyebiliyor. Kostümlerin, oyunun temasıyla daha uyumlu, yaratıcı ve dikkat çekici bir şekilde tasarlanması, anlatımı güçlendirebilirdi.
‘Dans Eden Ev’ hikâye anlatıcılığı, mim, clown ve akrobasi gibi çağdaş sahneleme tekniklerini bir araya getirerek dört yaş ve üzeri çocuklar için olduğu kadar yetişkin izleyici için de kapsayıcı bir tiyatro deneyimi sunuyor. Anlatının dili yalnızca sözle değil, bedenin ritmi ve mekânla kurduğu ilişki üzerinden şekilleniyor. Bu çok katmanlı anlatım biçimi, izleyiciye oyunun sadece izlenen değil, hissedilen bir deneyim olduğunu hissettiriyor. Sahnedeki yetenekli oyuncuları sunalım: Barış Kuş, Müzeyyen Durgun, Cenk Dost Verdi, Türkü Kırantepe. Müziklerde ise Duygu Turan’ın imzası var.
İzleyeni kendi içsel yolculuğuna çıkarıyor
Oyundan çıktığımda içimde kalan duygu oldukça netti: İçimdeki çocukla yeniden karşılaşmış, onunla oyun oynamış gibi neşeli ve huzur doluydum. ‘Dans Eden Ev’ yalnızca çocuklara değil, yetişkinlere de seslenen; çağdaş çocuk tiyatrosunun özenle kurgulanmış, nitelikli örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Hem sahneleme dili hem de içerik düzeyinde çocuklarla kurulan sahici ve duyarlı bağı hatırlatıyor.
Zihnimde yalnızca sahnede gördüklerim değil, içimde uyanan duygular ve sorular da benimle birlikte dışarı çıktı. İçimdeki çocukla yeniden karşılaşmış; onunla birlikte bir evin içinde oynamış, şaşırmış ve yeniden keşfetmenin coşkusunu hissetmiştim. Belki de bu yüzden ‘Dans Eden Ev’ yalnızca anlatılan bir hikâye değil; aynı zamanda izleyenin kendi içsel yolculuğunu başlatan, duygusal ve düşünsel anlamda dönüştürücü bir deneyime dönüştü. Ve şimdi, yazımın başında sizlere yönelttiğim o soruya dönmek istiyorum:
Bir tiyatro oyunu, izleyicisini değiştirip dönüştürmeli midir?
Benim cevabım, bu oyunu izledikten sonra çok daha net: Evet. Çünkü bazı oyunlar yalnızca izlenmek için değil; hissedilmek, hatırlanmak ve yeniden kurmak içindir. ‘Dans Eden Ev’ tam da bunu yapıyor: Dünyayı oyunla anlamanın ve yeniden kurmanın mümkün olduğunu nazikçe ama kararlılıkla hatırlatıyor. Özellikle çocuk tiyatrosunun sınırlarını ve potansiyelini yeniden düşünmek isteyen herkes tarafından mutlaka izlenmesi gereken bir yapım…



