Şahika Tekand’ın “Ölüyor Mu Ne?” Oyununda Biçim, Güç ve Kriz

Tolga Yıldız
15,7K Okunma

Şahika Tekand’ın “Ölüyor mu ne?” adlı yapıtı, Studio Oyuncuları’nın otuz yılı aşkın süredir geliştirdiği performatif tiyatro disiplininin en yetkin ve rafine örneklerinden biri olarak sahneye çıkıyor. Oyun, Tekand’ın yıllar içinde sistematik biçimde inşa ettiği Performative Staging and Acting Method’un neredeyse mekanik bir kusursuzluğa ulaştığı bir düzlemde sergileniyor. Her sözcük, jest, bakış ve pozisyon, önceden belirlenmiş bir ritmik düzene göre işler. Ortaya çıkan yapı yalnızca bir tiyatro metninin sahneye aktarımı değil; biçimsel, hatta geometrik bir düşüncenin, sahnede yüksek sanat biçimi olarak sınanmasıdır.

Ancak biçimin bu denli merkeze yerleştirilmesi, oyunun tematik katmanlarında paradoksal bir boşluk hissi de doğurur. “Ölüyor mu ne?”, bir yandan Batı’nın antik mitolojisi ve modern absürd tiyatro kanonuna güçlü göndermelerle bağlanırken, diğer yandan güncel sosyopolitik gerçeklikten uzaklaşma riskini taşır. Bu yazı, Tekand’ın forma dayalı rejisinin olanaklarını ve sınırlılıklarını birlikte tartışmayı; bu form karşısında hem hayranlık hem de eleştirel mesafe geliştirmeyi amaçlıyor.

Tekand’ın bu yapıtı da, tıpkı diğer eserleri gibi, sahnede yönetmenin mutlak denetiminin belirlediği bir “oyun düzeni”ne dayanır. Oyuncular, bir müzik eserini icra eden müzisyenler gibi, dışarıdan gelen sesli komutlarla jestlerini, sözlerini ve hareketlerini milisaniyelik bir hassasiyetle yerine getirirler. Bu mekanizma oyuncuyu doğaçlamadan arındırır; sahnedeki eylemi ise görsel-işitsel bir kompozisyona dönüştürür. Oyuncu “içeriden” oynamaz, “dışarıdan” oynatılır. Oyuncu öznesi bu yolla aşındırılır, parlatılır, şekillendirilir. Ortaya çıkan şey yalnızca bir tiyatro değil; aynı zamanda bir koreografi, bir skor, bir “canlı makine”dir.

Bu makinenin merkezinde bu kez Olimpos’un yaşlanmış tanrısı Zeus yer alır. Nedim Zakuto’nun kırmızı bir bebek tulumuyla canlandırdığı Zeus, oyun boyunca neredeyse hiç kalkmadan siyah bir taht-sandalyede oturur. Ancak burada dikkat çeken temel bir detay vardır: Zeus’un ayakları yere değmez. Bu, yalnızca bir sahne tasarımı tercihi değil; çok katmanlı bir anlamın görsel ifadesidir.

Zeus’un bu “dünyaya değmeyen” bedeni, Michelangelo’nun Pietà heykelinde Meryem’in kucağında yatan İsa’yı anımsatır. İsa’nın bedeni ölüdür; yere temas etmez, göğe ait bir figüre dönüşür. Aynı şekilde Zeus da hem ölüdür hem kutsal; hem egemen hem dışlanmış. Ayaklarının yere değmemesi, tanrısal olanın artık dünyevi olanla temas kuramayışını, Olimpos’un yalıtılmışlığa dönüşmesini simgeler. Ayakları yere değdiği anda Zeus, insanlaşır; kırılgan ve dağınık hâle gelir. Bu kompozisyon, Michelangelo’nun Yaratılış freskindeki ikonik parmak uzanışını da hatırlatır. Ancak bu uzanış hiçbir temasla sonuçlanmaz; yaratım kıvılcımı çakmaz. Tekand yalnızca biçimi değil, Batı sanat tarihinin ikonografisini de metin dışı bir yapı olarak sahneye çağırır. Bu, yüksek sanatın kendi mitoslarıyla kendini yeniden üretmesidir.

Zeus’un sahnede göğe asılı kalışı, tanrısal iradeden değil, sahnedeki “hizmetçi”nin çabasından kaynaklanır. Bu karakterin ismi Sisypha’dır (Arda Kurşunoğlu): Antik Yunan’daki Sisifos’un kadınlaştırılmış ve işçileştirilmiş hâli. Tanrının ayakta kalması onun sürekli desteğine bağlıdır. Bu destek yalnızca fiziksel değil; anlamın kurulması açısından da belirleyicidir. Sisypha yalnızca oyuncunun değil, halkın, yurttaşın, emeğin bedeni hâline gelir. O olmadan Zeus düşer. Bu nedenle Tekand’ın sahnesi, estetik bir kompozisyonun ötesinde, görkemli çöküşlerin içkin ironisini de barındırır.

Antik Yunan mitosları bağlamında bu sahne düzeni yalnızca bir düşüşü değil; tanrısallığın bir yük hâline geldiğini de gösterir. Sisypha, tanrıyı taşıyan ve ona anlam sağlayan figürdür. Bu tersine çevrilmiş mit, iktidarın merkezden çevreye kaydığını; temsilin artık karizma ya da buyurganlık değil, taşıma, sürdürme ve tekrar yoluyla varlık bulduğunu ima eder. Tıpkı günümüzün bürokratik ve teknokratik liderlerinin halkla doğrudan bağ kuramayıp yalnızca geçmişin yüceliğini tekrar eden figürler hâline gelişi gibi. Bu bağlamda sahnedeki Zeus yalnızca yaşlı değil; meşruiyeti tükenmiş bir imgedir. Bu da temsilin hüküm yerine geçtiği bir çağın görünmez tiyatrosuna işaret eder.

Bu noktada feminist bir okuma da devreye girer: Sisypha yalnızca işçileşmiş değil, aynı zamanda kadınlaştırılmış bir Sisifos’tur. Patriyarkal mitolojide tanrılar karar verici, kadınlar ise taşıyıcı figürlerdir. Tekand’ın oyununda bu hiyerarşi tersyüz edilmiş görünse de başka bir biçimde yeniden üretilir: Sisypha görünür olur ama hâlâ taşıyıcıdır; konuşur ama anlam koyucu değildir. Bu durum, Judith Butler’ın “bedenlenmiş tekrar” kavramını çağrıştırır: Bedenler, tekrar ettikleri normlar aracılığıyla sahnede var olur. Ancak bu tekrarın çelişkili doğasında bir kopuş, bir direniş imkânı da yatar. Sisypha, tanrıyı taşıyarak ona hizmet eder; ama aynı anda onun kırılganlığını da ifşa eder. Bu, iktidarın biçimsel ama içi boş temsilinin sahnedeki açığa çıkışıdır.

Benzer bir yapıyı Tekand’ın diğer oyunlarında da gözlemlemek mümkündür. Oedipus Nerede, Oedipus Sürgünde, Gergedanlaşma, Karanlık Korkusu, On Adımda Unutmak gibi eserlerde de oyuncunun bedeni biçimsel sistem içinde özerkliğini kaybeder; fakat bu kayıpla birlikte sahne yeni bir düşünsel alan kazanır. Oyuncu sistemin içinde erirken, sahne düşünceye dönüşür. Bu, performatif bir paradokstur: Özgür olmayan bedenin yarattığı özgünlük. Zira Tekand’ın rejisi, oyunu yalnızca tamamen denetlenen bir oyuncuya teslim ederek işler. Türk tiyatrosunda nadir görülen bir şeydir bu: bir yönetmen tiyatrosu. Bu yüzden Tekand’ın tiyatrosu kapalı bir evrendir; kendi seyircisini büyüler ama şaşırtmaz. Beklediğimizi en mükemmel biçimiyle sunar.

“Ölüyor mu ne?”, tematik düzeyde de tanıdık referanslara yaslanır. Antik mitosların yanı sıra Beckett ve Ionesco gibi absürd tiyatronun estetik stratejilerinden beslenir: Boşlukta dönüp duran anlamlar, tekrar eden replikler, varlıkla yokluk arasında salınan bir dünya… Bunlar, Batı tiyatrosunun 20. yüzyıldan beri dolaştığı motiflerdir. Bu tercih, Tekand’ın metin seçimlerini riskten çok bir akademik güvenlik alanına dönüştürür.

Oysa günümüzde tiyatronun krizi, tam da bu steril alanda ortaya çıkıyor. Biçimsel mükemmellik, anlatısal yenilenmenin önüne geçtiğinde; tanıdık imgeler artık yankı uyandırmadığında; yüksek sanat, yaşamdan kopmuş bir törene dönüştüğünde kriz kaçınılmaz olur. “Ölüyor mu ne?”, belki de farkında olmadan, bu krizi sahneye taşır. Türk tiyatrosunda biçimsel saplantının en parlak örneklerinden biri olarak, her detayı düşünülmüş, her jesti milimetrik, her sahnesi bir kompozisyon olarak yapılandırılmıştır. Ancak tüm bu mükemmelliğin ortasında, izleyici ister istemez şu soruyu sorar: Bu tiyatro, neyin peşinde?

Üstelik Zeus ile Sisypha arasındaki sahne ilişkisi, yalnızca mitolojik bir düzlemde değil, çağdaş tiyatronun yapısal çelişkileri bağlamında da okunabilir. Tanrıyı taşıyan, onun varlığını sürdüren figür olan Sisypha; sahnede, oyuncunun rejisörel buyruğa bağımlı, disiplinli ve çalışkan hâlini temsil eder. Bu anlamda Tekand’ın formel evreni içinde Sisypha, yalnızca tanrıyı değil, rejiyi de taşır. Zeus’un sahnedeki varlığı, ancak onun taşımasıyla mümkün olur. Böylece bu kompozisyon, reji merkezli tiyatroda oyuncunun işlevini ve özne kaybını da sahne üzerinde ifşa eder: Sahnedeki “tanrı” bile bir başkasının emeğine muhtaçtır.

Tanrılar hâlâ sahnededir ama yere değmezler. Oyuncular hâlâ sahnededir ama sırtlarında bir yükle. Bedenler konuşur, ama sözler çoktan tanıdık. Şahika Tekand’ın tiyatrosu hâlâ nefes kesicidir, ancak belki de tam da bu yüzden artık bir risk almaya çağrılmaktadır. Belki de Sisypha artık o tahtı taşımamalı. Belki de yeni bir tiyatro, yere, dünyaya, coğrafyasına basmalıdır.

TOLGA YILDIZ

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku