Devlet Tiyatroları’nda proje bazlı çalışan 400 sanat emekçisi, gelir istikrarsızlığı ve güvencesizlikle mücadele ediyor. Mezuniyet şartları aynı olmasına rağmen meslektaşlarından ayrı tutulan sanatçılar, 4B kadrosuna geçiş talep ediyor.
Evrensel gazetesinden Barış Salık’ın haberini aktarıyoruz:
Devlet Tiyatroları bünyesinde çalışan yaklaşık 700 sanat emekçisi, proje bazlı “figüran” sözleşmeleriyle çalıştırılmanın getirdiği belirsizlik ve gelir güvencesizliğiyle mücadele ediyor. Mezuniyetleri ve yaptıkları iş aynı olmasına rağmen, kendilerinden önceki dönemde kadroya geçen meslektaşlarıyla aynı haklara sahip olamayan sanatçılar, “Sahne varsa varız, yoksa yokuz” diyerek düzenli bir 4B statüsü talep ediyor.
Devlet Tiyatroları sahnelerinde alkışlar yükselirken, perdenin arkasında büyük bir geçim mücadelesi yaşanıyor. Güzel sanatlar fakültesi ve konservatuvar mezunu olan, kurumda yıllardır profesyonel oyunculuk yapan ancak “figüran” statüsünde sözleşmeli çalışan sanat emekçileri, temel bir hak olan “düzenli gelir”e sahip olamamanın yarattığı tükenmişliği yaşıyor.
‘Sahne varsa para var, yoksa yok’
Kurumdaki çalışma sistemini “Belirsizlik üzerine kurulu” olarak tanımlayan sanatçılar, günlük yevmiye usulüyle çalıştıklarını vurguluyor. Bir ay 35 bin TL kazanabilirken, bir sonraki ay oyun sayısının azlığı nedeniyle sadece 5 bin TL alabildiklerini belirten bir sanat emekçisi, yaşadıkları durumu şu sözlerle özetliyor:
“Düzensiz bir gelir eğrisiyle düzenli bir hayat idame ettirebilmek, bir gelecek planı yapabilmek maalesef mümkün değil. Bir ay kafe de çalıştığım, bir ay pazarcılık yaptığım zamanlar oluyor. Benim gibi, ailesine destek olmaya çalışan veya artık kendi evine çıkıp bir hayat kurmak isteyen birçok arkadaşım, kirasını ödemekte bile zorlandığı için bu sarmalın içinde tükenmiş hissediyor.”
Sanatçılar, 2019 yılında benzer pozisyonlarda çalışan meslektaşlarının Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile 4B kadrosuna geçirilmesini ve sonrasında 657’ye tabi devlet memuru olmalarını örnek göstererek, kendilerinin de aynı kapsama alınmasını bekliyor. Aynı eğitimden geçtiklerini ve aynı sorumlulukları aldıklarını ifade eden sanatçılar, kurumsal bir ayrımcılıkla karşı karşıya olduklarını ifade ediyor:
“2019’dan sonra kuruma giriş yapan bizler, aynı mezuniyet şartlarını taşıyıp aynı işi yapmamıza rağmen bu çemberin dışında kaldık. Tek talebimiz, on iki aylık düzenli gelir alabileceğimiz 4B çalışma sistemine geçiş.”
‘İşimizi çok seviyoruz ama gelecek kaygısı bitiriyor’
Sanatlarını aşkla yaptıklarını ancak “sürekli bir anksiyete” içinde olduklarını dile getiren emekçiler, dışarıda başka bir işe girmek istediklerinde de “ani turneler ve prova programları” nedeniyle iş bulmakta zorlandıklarını belirtiyor. Bir sanat emekçisi bu çıkmazı şöyle anlatıyor:
“Sevdiğim işi yapmak, istiyorum. Ancak başka bir işte çalışsam, aniden turne olursa ya da oyun yazılırsa ben buradan nasıl çıkacağım? Sürekli bir gerginlik ve gelecek kaygısı yaratan bu güvencesizlik, bizi hareket edemez hale getiriyor.”
Siyasi partilerle iletişime geçerek sorunlarını araştırma önergeleri yoluyla Meclis gündemine taşımaya çalışan sanatçılar, asıl taleplerinin sorunun siyaset üstü bir anlayışla, Kültür ve Turizm Bakanlığı nezdinde çözüme kavuşturulması olduğunu belirtiyor. 700 sanatçının sesi olmaya çalışan bu grup, artık bir yasa tasarısı veya düzenleme ile “güvenceli çalışma hakkı”na kavuşmayı bekliyor.
‘Dava hakkı doğmasın diye 25 günü geçirmiyorlar’
Devlet Tiyatrolarındaki sözleşmeli sanat emekçilerinin yaşadığı ekonomik çıkmaz, sadece “işin olup olmamasına” bağlı değil; aynı zamanda kurumun uyguladığı bir “gün sınırı” stratejisiyle de derinleşiyor.
Elde edilen bilgiler, kurumun sanatçıları tam ay çalışmış statüsüne sokmamak için özel bir çaba sarf ettiğini gösteriyor. Röportajda yer alan bilgilere göre, sözleşmeli sanatçılara verilen görevlendirmeler nadiren 25-26 günü aşıyor. Ayı 30 güne tamamlamama politikasının arkasındaki sebep ise oldukça düşündürücü.
Sanatçılar, çalışma sürelerinin kasıtlı olarak 30 günden az tutulduğunu, bunun amacının ise sanatçıların “düzenli personel” statüsüne geçiş talebiyle yasal yollara başvurmasını (Dava açmasını) engellemek olduğunu ifade ediyor. Konuya dair görüş bildiren bir sanat emekçisi bu durumu şu sözlerle ifşa ediyor:
“Ben hiçbir zaman çalışma süremizin 25 günü geçtiğini görmedim. Genel olarak 30 güne tamamlanmasını istemiyorlar. Çünkü 30 gün düzenli ücret alırsak, bir devlet memuru gibi hak iddia etme ve dava açabilme ihtimalimiz doğuyor. Bu yüzden süreler genellikle 25, bilemediniz 26-27 gün olarak sınırlandırılıyor. 30’a asla tamamlanmıyor.”
Sanatçılar, yasal tatil günlerinin ve prova süreçlerindeki boşlukların da bu “30 günü doldurmama” stratejisiyle birleştiğini belirtiyor. Turne süreçlerinde verilen harcırah ve yol masraflarının ise bir “gelir” değil, sadece zorunlu bir masraf karşılaması olduğunu hatırlatan emekçiler, sistemin kendilerine “yaşayabilecekleri” bir standart yerine “ayakta kalabilecekleri” minimumu reva gördüğünü söylüyor.
“Turne olduğunda zaten harcırah yatırılıyor. Ancak bu zaten yatırılması gereken, yasal bir zorunluluk. Bu rakamlar bizim geçim derdimizi çözecek bir maaş statüsünde değil; sadece oradaki konaklama ve ulaşım masrafımızı karşılayan zorunlu ödemeler.”
Karadağlı döneminde çalışma tartışmaları büyüdü
11 Ağustos 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan kararnameyle Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü görevine getirilen Tamer Karadağlı’nın atanması, sanat camiasında liyakat tartışmalarını da beraberinde getirdi. Sanat emekçilerinin dile getirdiği güvenceli çalışma talebi, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı döneminde de kurum içindeki tartışmaların başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. Karadağlı, daha önce yaptığı açıklamalarda kurumda görev almadan maaş aldığı iddia edilen sanatçılara ilişkin “Çalışmayacaksanız istifa edin” ve “Lale Devri bitti” ifadelerini kullanarak çalışma disiplinini önceleyen bir yönetim anlayışını savunmuştu. Buna karşılık sanat emekçileri ise sorunun çalışmamak değil, aynı işi yapmalarına rağmen güvencesiz ve günlük ücret esasına dayalı istihdam edilmek olduğunu belirterek, taleplerinin performans değerlendirmesi değil, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4/B maddesi kapsamında düzenli gelir ve sosyal hak sağlayan bir çalışma statüsüne geçiş olduğunu ifade ediyor.
Tiyatro Emekçileri Ne İstiyorlar?
Sanatsal faaliyet süreklilik gerektiren kurumsal bir üretimdir. Buna rağmen mevcut Ek-8 sistemi geçici çalışma mantığı üzerine kuruludur. Kurumun fiili ve sürekli sanat hizmeti ihtiyacı dikkate alındığında, sözleşmeli sanat personelinin 4/B statüsüne geçirilmesi hem kurumsal verimlilik hem sanatsal kalite hem de personel devamlılığı açısından daha işlevsel olacaktır.
Tarafımızla yapılan sözleşmeler altı aylık periyotlar hâlinde düzenlenmekte olup bu sözleşmelerin yenilenmesi tamamen idarenin takdirine bırakılmıştır. Bu durum, fiilen kesintisiz bir çalışma söz konusu olsa dahi hukuki olarak süreklilik arz eden bir istihdam güvencesi sağlamamaktadır.
Çalışma biçimimiz günlük ücret esasına dayalı ve proje bazlıdır. Yalnızca görev aldığımız temsil, prova ya da etkinlik günleri için ücret almakta; projelerin olmadığı dönemlerde ise herhangi bir gelir elde edememekteyiz. Bu nedenle, sözleşme kâğıt üzerinde devam etse dahi fiilî çalışma ve kazanç sürekliliği bulunmamaktadır.
Projesiz geçen zaman dilimlerinde temel geçimimizi sağlayabilmek adına günübirlik ve geçici işler aramak ya da farklı alanlarda çalışmak zorunda kalmaktayız.
Sonuç olarak mevcut sistem içerisinde: çalışma sürekliliğimiz bulunmamakta, gelirimiz düzensiz ve öngörülemez olmakta, sosyal ve ekonomik açıdan yaşam güvencemiz oluşmamaktadır. Fiilen kamu hizmeti sunmamıza karşın, düzenli bir çalışma sistemi ve temel geçim güvencesinden yoksun biçimde görev yapmaktayız.
1. Mevcut Durumun Kısa Yol Haritası: Yaşadıklarımız ve Talebimiz
a) 2019 ve 2022 Düzenlemeleriyle Sanatçıların Kadrolu Statüye Geçiş Süreci
2019 yılında yayımlanan KHK ile bazı sanatçılar, 4/B sözleşmesine tabi tam zamanlı çalışma sistemine geçirilmiştir. 2022 yılında çıkarılan bir diğer KHK ile ise tam zamanlı çalışan bu meslektaşlarımıza kadro ihdas edilmiş ve kendilerine “yıllık sözleşmeli sanatkâr memur” statüsü tanınmıştır.
b) Yaşadıklarımız ve Talebimiz
Aslında 4/B usullerine göre çalıştırılmakla birlikte, 657 sayılı Kanun’da 4/B personeli olarak tanımlanmadığımızdan bu statüde sayılmamaktayız. Son dönemde verilen bir yargı kararında, sahne sanatları alanında görev yapan ve benzer statülerde çalışan sanat emekçilerinin kamu görevlisi niteliği taşıdığı hukuken değerlendirilmiştir. Bu karar, mevcut uygulamaların hukuki çerçevesine ilişkin önemli bir tespiti gün yüzüne çıkarmakta ve oluşan boşlukların yeniden ele alınması gerektiğine işaret etmektedir.
Devlet Tiyatroları bünyesinde görev yapan bizler; ilgili sanat dallarında eğitim almış, seçmelerden geçerek bu kuruma dahil olmuş, sahne üzerinde aktif rol üstlenen sanat emekçileriyiz. Provalarda yer alır, oyunlarda görev üstlenir, turnelere katılır; çocuk oyunlarından büyük prodüksiyonlara uzanan geniş bir yelpazede sorumluluk taşırız. Sahneye çıkan, rol alan, üretimin bir parçası olan sanatçılarız. Geçici bir boşluğu dolduran ya da yalnızca yardımcı unsur olarak konumlandırılabilecek bir kesim değiliz.
Ancak mevcut uygulamada, tüm bu görev ve sorumluluklara karşın istihdam biçimimiz bu gerçekliği tam olarak yansıtmamaktadır. Sürekliliği olan bir işin, sürekliliği olmayan bir statü üzerinden yürütülmesi hem uygulamada hem de hukuki zeminde ciddi bir uyumsuzluk doğurmaktadır. Günlük ücret esasına göre çalışmakta, yalnızca görev aldığımız günler için gelir elde edebilmekte; oyun sahnelenmediği dönemlerde ise kazanç elde edememekteyiz.
Bu durum yeni bir talep olarak değil, daha önce oluşturulmuş bir sistemin doğal ve tamamlayıcı bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Nitekim geçmiş yıllarda yapılan düzenlemelerle benzer görevleri yerine getiren sanatçılar için sözleşmeli ve ardından daha güvenceli statüler oluşturulmuştur. Aynı modelin, hâlihazırda aynı üretim süreçlerinde yer alan sanat emekçilerini de kapsayacak biçimde genişletilmesi, mevcut yapının bütünlüğünü tesis edecektir.
Bu çerçevede kısa ve teknik bir düzenlemeyle, fiilen süreklilik arz eden bu görevlerin daha açık ve tanımlı bir statüye kavuşturulması mümkündür. Bu adım yalnızca bireysel bir iyileştirme değil; kurum içi uygulama birliğini güçlendirecek, çalışma barışını pekiştirecek ve üretim süreçlerini daha sürdürülebilir hâle getirecek bir adımdır.
Devlet Tiyatroları, yalnızca oyun sahneleyen bir kurum değil; bu ülkenin kültürel hafızasını taşıyan, yorumlayan ve geleceğe aktaran köklü bir kurumdur. Kurumun güçlenmesi, içinde yer alan tüm emekçilerin kendini güvende hissetmesiyle doğrudan ilişkilidir. Güvence altına alınmış bir sanat emekçisi daha nitelikli üretir, daha uzun soluklu projelerde yer alır ve ülkenin kültürel anlatısını daha güçlü biçimde sahneye taşır.
Bu düzenlemenin hayata geçirilmesi yalnızca bir çalışma modelini iyileştirmek değil, ülkemizin kültür ve sanat iklimine uzun vadeli bir katkı sunmak anlamına gelecektir. Daha büyük prodüksiyonların, daha kapsamlı anlatıların ve kendi tarihimize, kültürümüze dair daha güçlü eserlerin doğmasına zemin hazırlayacaktır.
Sahne sanatlarının doğası gereği bir ekip işi olduğu da unutulmamalıdır. Aynı üretim süreçlerinde yer alan müzisyen ve dansçı sanatçıların da benzer biçimde değerlendirilmesi, bütüncül ve kalıcı bir iyileşme sağlayacaktır.
Bugün gelinen noktada sezonun sonuna yaklaşılmış olup birçok sanat emekçisi için önümüzdeki aylar, çalışma imkânlarının daralacağı bir döneme işaret etmektedir. Bu nedenle Meclis çalışmalarının sürdüğü şu süreçte atılacak bir adım, bizler için yalnızca bir düzenleme değil; aynı zamanda bir nefes alma imkânı olacaktır.
Yaklaşık bin sanat emekçisinin ve aileleriyle birlikte binlerce kişinin yaşamına doğrudan dokunacak böyle bir adımın toplumsal karşılığı da güçlü olacaktır.
Devlet Tiyatroları, ülkenin dört bir yanında sahne açan, turnelerle farklı şehirlerde seyirciyle buluşan ve geniş kitlelere ulaşan bir kurumdur. Bu üretim yükünü taşıyan kurumların sürdürülebilirliği, insan kaynağının güçlendirilmesiyle mümkündür.
Somutlaştırmak gerekirse: Devlet Tiyatroları sahneleri yalnızca bulundukları şehirde faaliyet gösteren kurumlar değildir. Merkeze bağlı olarak çalışır; kendi sahnelerinde temsillerini sürdürürken her ay farklı şehirlere turneler düzenleyerek ülke genelinde yoğun bir faaliyet yürütürler. Benzer ölçekteki bazı yerel tiyatro kurumlarının haftada yalnızca birkaç temsil gerçekleştirdiği bir ortamda, Devlet Tiyatroları bünyesindeki sahnelerde haftanın beş günü —kimi günler çift temsil olacak biçimde— yoğun bir program işletilmekte; buna ek olarak düzenli turne programlarıyla ay içinde birçok farklı şehirde sahne alınmaktadır. Hafta sonları ve özel dönemlerde çocuk oyunlarının da programa dahil edilmesiyle üretim yükü daha da artmaktadır.
Bu ölçekte bir üretim temposunun yalnızca mevcut kadrolarla sürdürülmesi mümkün değildir. Özellikle yaş ortalaması yükselmiş sanatçı kadrolarında, genç ve dinamik rolleri üstlenebilecek sanat emekçilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu noktada bizler; ilgili bölümlerden mezun olmuş, seçmelerden geçerek sürece dahil olmuş, üretimin sürekliliğini sağlayan ve birçok projeyi birbirine bağlayan aktif bir unsur olarak görev yapmaktayız.
Dolayısıyla bu mesele yalnızca bireysel bir çalışma koşulu sorunu değil; aynı zamanda mevcut üretim kapasitesinin sürdürülebilirliğiyle doğrudan ilgili bir meseledir.
Atılacak bu adım yalnızca bugünü değil, yarını da güçlendirecektir. Kurumların üretim gücünü artıracak, kültürel sürekliliği destekleyecek ve sanatın toplumla kurduğu bağı daha da sağlamlaştıracaktır.
