Tiyatro; insanı, insana, insanla ve insanca anlatma sanatı olarak doğdu. Ancak günümüzde bu sanatın mutfağına adım atmak, yetenekten ziyade cüzdanın kalınlığıyla ölçülür bir hale gelmeye başladı. Çok değil, birkaç on yıl öncesine kadar konservatuvar sınavlarına hazırlanmak kolektif bir dayanışmanın, usta-çırak ilişkisinin ve tiyatro ahlakının en somut örneğiydi.
Eskiden yeteneğine güvenen, tiyatro sevdasıyla yola çıkan bir genç; o yollardan geçmiş abilerinin, ablalarının kapısını çalardı. Şanslıysa bir tiyatro fuayesinde, bir prova arasında ya da sahne gerisinde kendine yer bulur; tiradını okur, eleştirisini alır, eksiklerini kapatırdı. Bu sürecin “ücreti” ise sınava hazırlayan büyüğünün ısmarladığı sıcak bir çay, kış gününde içilen bir çorba ve o çorbanın etrafında kurulan koyu tiyatro sohbetleriydi. O günlerde dayanışma vardı; bilgi, tecrübe ve yetenek satılan bir ticari mal değil, elden ele devredilen bir meşaleydi.
Bugün geldiğimiz noktada ise ortalık adeta mantar gibi türeyen “Konservatuvara Hazırlık Kursları” ile dolup taşmış durumda. Tirad seçmek, diksiyon düzeltmek, sahne duruşunu ayarlamak gibi temel tiyatro pratikleri; yüksek meblağların döndüğü birer pazarlama ürününe dönüştü.
Peki, bu durum neden etik dışı bir zemin yaratıyor?
Her şeyden önce bu sistem, farkında olunmadan derin bir fırsat eşitsizliğini besliyor. Tiyatro, doğası gereği sınıfsal farkları gözetmeyen, her kesimden insanın duygusunu ve hikayesini sahneye taşıyan devrimci bir alandır. Ancak yetenek sınavlarına hazırlık aşamasının piyasalaşması, imkanı olan ile olmayan arasındaki dengeyi kökünden bozuyor. Ailesinin maddi durumu elveren bir aday, fahiş fiyatlı kurslarda birebir koçluk alıp sınav sisteminin stratejilerini çözerken; sadece yeteneği ve tutkusu olan ama cebinde parası bulunmayan bir genç yarışa çok geriden başlamak zorunda bırakılıyor.
İkinci olarak, sanatsal etiğin zedelenmesi söz konusu. Yetenek, parayla satın alınabilen ya da paket programlarla bir insana enjekte edilebilen bir olgu değildir. Gençleri birer “müşteri”, konservatuvar sınavlarını ise bir “pazar” olarak gören bu yaklaşım; tiyatronun o ilkeli, samimi ve dayanışmacı ruhunu zedeliyor. Bir genci sınava hazırlamak; ona sadece doğru jesti yapmayı öğretmek değil, tiyatro ahlakını ve el verme kültürünü aşılamaktır. Bunu faturalandırılabilir bir hizmete dönüştürmek, sanatın özündeki kolektif ruhu metalaştırır.
Kuşkusuz, eğitmenlerin ve tiyatro emekçilerinin emeğinin karşılığını alması doğaldır. Ancak konservatuvara hazırlık sürecinin tamamen bir piyasa sektörüne dönüşmesi, yetenekli fakat dar gelirli gençlerin önünü tıkamakta; sahnelerin çeşitliliğini ve zenginliğini niteliksel olarak fakirleştirmektedir.
Bizim zamanımızdaki o bir bardak çayın, bir kase çorbanın kapsayıcılığını ve samimiyetini hatırlamaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Çünkü tiyatro, parası olanın değil; anlatacak bir derdi, sahneye koyacak bir ruhu olanın yeteneğiyle var olabileceği eşit ve özgür bir alan kalmak zorundadır
