Bir şehrin bazı yerleri vardır, kaybettiğinizi sanırsınız.
Kapısına kilit vurulur, ışığı söner, yıllar geçer. Önünden yüzlerce kez geçersiniz. Sonra bir noktada artık orada olmadığını bile kanıksamaya başlarsınız.
Muammer Karaca Tiyatrosu tam 14 yıl kapalı kaldı.
Dün akşam yeniden açıldı.
Ve insanın 14 yıl sonra bir kapının yeniden açıldığını görmesi tuhaf bir şey. Çünkü memlekette kaybettiğimiz şeylerin geri gelmesine pek alışık değiliz.
Daha çok yıkılmasına alışığız.
Kapanmasına.
Unutulmasına.
“Eskiden burada…” diye başlayan cümlelere alışığız.
O yüzden dün gece benim için yalnızca çok güzel restore edilmiş bir tiyatronun açılışı değildi.
Bir şeyi geri aldık.
Hem de 14 yıl sonra.
Muammer Karaca‘nın hikâyesine de başka türlüsü pek yakışmazdı zaten.
Çünkü o sahneden Muhsin Ertuğrul geçmiş. Adile Naşit, Gülriz Sururi, Yıldız ve Müşfik Kenter, Şükran Güngör, Kâmran Yüce, Sadri Alışık, Münir Özkul, Genco Erkal geçmiş. Genco Erkal profesyonel olarak ilk kez bu sahneye çıkmış. Haldun Taner‘in Keşanlı Ali Destanı ilk kez burada seyirciyle buluşmuş. Cibali Karakolu yıllarca burada oynamış.
Düşününce insanın ayağını bastığı yere biraz daha dikkatli basası geliyor.
Çünkü tiyatroların hafızası duvarlarda değil galiba. Kimlerin o kapıdan girdiğinde, kimlerin kuliste sırasını beklediğinde, kimlerin ilk kez sahneye çıktığında.
Üstelik bu bina ilk kez ölümden dönmüyor.
1979’da yıkılmak istendiğinde tiyatrocular önünde toplandı. Müşfik Kenter, Yıldız Kenter, Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Savaş Dinçel, Ali Taygun ve diğerleri o tiyatronun yok edilmesine karşı çıktılar.
Ve işe yaradı.
Bina kaldı.
Sonra yine başına türlü şey geldi. Yemekhane oldu, yeniden tiyatro oldu, kapandı, yıllarca bekledi.
Şimdi tekrar tiyatro.
İşte galiba benim dün akşam en sevdiğim tarafı buydu:
Bir şeyi geride bırakmamak mümkünmüş.
İnsanları da.
Mekânları da.
Hafızayı da.
Her şey hemen kurtarılmak zorunda değilmiş üstelik.
Bazen 14 yıl sürüyormuş.
Ama birileri hâlâ dönüp “Hayır, burası bizim için önemli” diyorsa, mesele bitmemiş demek.
Açılış da gerçekten çok güzeldi.
Uzun zamandır bir açılışta bu kadar çok insanın aynı şeye içtenlikle sevindiğini görmemiştim. İlk temsilin de bütün bu tarih yükünün altında ezilmeyip insanın yüzünü güldürmesi ayrıca iyi geldi.
Çünkü Muammer Karaca Tiyatrosu‘nu mezar sessizliğinde anmak çok yanlış olurdu zaten.
Orası kahkahanın, lafını esirgememenin, günün derdini sahneye taşımanın yeri.
Muammer Karaca da pek öyle uslu uslu kenarda duran bir tiyatrocu değildi.
Onun tiyatrosuna da ancak yaşayan, söz söyleyen, biraz huzursuz eden, biraz güldüren, gerektiğinde başını belaya sokan bir tiyatro yakışır.
Ama gecenin benim için en önemli tarafı başka bir şeydi.
Mahir Polat‘ın buranın bağımsız tiyatrolara açılması fikri.
Çünkü binayı kurtarmak tek başına yetmiyor.
İçine hayat koymazsanız elinizde çok güzel restore edilmiş bir bina kalıyor.
Tiyatro kalmıyor.
Bağımsız toplulukların İstanbul’da sahne bulmak için ne kadar zorlandığını biliyoruz. Bir oyun yapmak zaten yeterince zor; sonra onu oynayacak yer bulmak, salon kirasını çıkarmak, birkaç temsil daha yaşayabilmek ayrı mesele.
Dolayısıyla böyle bir sahnenin yeniden açılıp o insanlara alan olması bana çok kıymetli geliyor.
Hatta Muammer Karaca adına yapılabilecek en doğru şeylerden biri bu olabilir.
Eski ustaların fotoğraflarını duvarlara asıp onları anmak kolay.
Asıl mesele onların ardından yenilerine yer açmak.
Çünkü gelenek dediğimiz şey eskileri sonsuza kadar seyretmek değil.
Onların bıraktığı sahneye bir başkasının çıkabilmesi.
Dün gece biraz bunun ihtimalini gördüm ben.
Ve belki gereğinden fazla duygulandım ama şu düşünce bütün gece kafamdaydı:
Bir tiyatro 14 yıl sonra geri gelebiliyorsa, demek ki her kaybettiğimiz şey gerçekten kaybolmuş değil.
Yeter ki birileri peşini bırakmasın.
Yeter ki geride kimseyi bırakmamaya hâlâ inanan insanlar olsun.
Dün gece Muammer Karaca‘nın ışıkları yeniden yandı.
Umarım bu kez uzun süre sönmez.
Ve umarım o sahneden, yıllar sonra adını saygıyla anacağımız, “o da Muammer Karaca’dan geçmişti” diyeceğimiz daha çok insan geçer.
