2001 yılında Ankara Üniversitesi DTCF Bölümünde okuyan 6 oyuncu tarafından kurulan Mahşer-i Cümbüş, 2 oyuncunun daha katılımıyla bugünkü halini alır. Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun en önemli unsurlarından biri olan doğaçlama geleneğini devam ettiren Mahşer-i Cümbüş, Türkiye’de Modern Doğaçlama Tiyatrosu’nun öncüsü olarak kabul edilir (Mahşer-i Cümbüş sitesinden.)
Ben Mahşer-i Cümbüş ekibini 2007 yılında -Beyoğlu’nun arka sokaklarında- Hayalhane ismini verdikleri sahnelerinde tanıdım. Doğaçlama tiyatro, interaktif gösteri, tiyatro sporu seyirciler tarafından biliniyor olsa bile her birinin tek bir gösteride buluşması seyirci için yeni bir tür anlamına geliyordu ki Mahşer-i Cümbüş ekibi de bu yeni tarzı seyirciye kabul ettirmekte hiç zorlanmıyordu. İzlediğim bu performans sonrasında seyircilerini klasikleşmiş “İtalyan sahne seyircisi” kalıplarının dışına çıkaran bu ekibin ismini her duyduğumda görünürlük ve bilinirlik açısından çok daha iyi bir noktada olacağına canı gönülden inandım. Nitekim günümüzde Mahşer-i Cümbüş, görünürlük açısından daha iyi bir yerde, fakat bulundukları yer yine de yeterli değil.
2021 yılında -maalesef ki- sahneleri Hayalhane’yi kapatmak zorunda kalan ekip, Yiğit Arı, Burak Satıbol, Ayça Işıldar, Mustafa Eraslan, Fatih Günay, Güray Özcan, Özlem Türay, Zafer Keskin’den oluşan renkli kadrosuyla şimdilerde her Cumartesi Trump Sahne’de gösterilerine devam ederken doğaçlama geleneğinin de sürmesine katkı sağlıyor.
Mahşer-i Cümbüş ekibinden Burak Satıbol, Fatih Günay ve Ayça Işıldar ile konuştuk…

Ayçe Özyiğit: Sohbete başlamadan önce 25. yılınızı kutlamak isterim. Sizleri ilk defa -sanıyorum- 2007 yılında Hayalhane’de seyretmiştim. 25 yılı sahnede geçirdiniz; Çeyrek asır sonra Mahşer-i Cümbüş ekibini nerede konumlandırıyorsunuz?
Burak Satıbol: Sorduğunuz bu soruya tiyatroların içeriği, tiyatro seyircisinin ilgisi ve 25 yıl boyunca Türkiye’de tiyatronun aşmış olduğu mesafeler ve göstermiş olduğu gelişimi düşünerek cevap verebiliriz. Mahşer-i Cümbüş olarak bizim gurur duyduğumuz nokta şu; biz o aşamaları yani Türk tiyatrosunun son 25 yılında ikinci büyük şahlanışının evrelerini gördük. 2000’lerin başından itibaren -bunu popüler ve bağımsız tiyatrolar için söyleyebiliriz- tiyatro ekiplerinin hem sayısında hem de oynadıkları tür ve biçimlerde artışlar oldu. Bana göre bizler de bu yolculuğun önemli bir kısmını oluşturuyoruz. Belki insanlar bizi televizyondaki Anında Görüntü Show programı ile tanıdılar ama Mahşer-i Cümbüş televizyon öncesinde DTFC’de (Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi, Ankara Üniversitesi) kurulan bir ekipti ve televizyona giden o yol öncesinde de biz uzun bir süre sahnedeydik. Televizyondan tiyatroya giden bir yol vardır. Bizde ise durum tam tersi oldu. İnsanlar bizi ilk olarak tiyatro sahnesinde tanıdı ve biz bunun üzerine televizyon ekranlarında yer aldık. Şimdilerde bunun pek mümkün olduğunu düşünmüyorum ki günümüzde televizyon kanallarında alternatif işlere pek yer verilmiyor. Dünyada popüler ve sevilen bir tür olan doğaçlamanın örneklerini Türkiye’de yaygınlaştıran ilk grup biziz ve yıllarca da bunu geliştirmeye çalıştık. Günümüzde doğaçlama tiyatro yapan ekip sayısı bir hayli fazla. Hatta bu ekiplerin birçoğunu yine Mahşer-i Cümüş’ten yetişen oyuncular, öğrenciler ya da bizim ekipten ayrılıp, kendilerine ekip kuran sahne üzerindeki arkadaşlarımız oluşturuyor. Kendi açımdan bakarsam; bu 25 yılda bizim için en mükemmel şey şu; Türk tiyatrosunda bir türün doğuşuna, gelişimine ve o türün bugün yaygın türlerden biri olmasına vesile olduk. Aslında bizler Türk tiyatro tarihine bir tiyatro türünü hediye ettik ve onun savaşını vermiş olduk. Bu bizim için bir gurur kaynağı ve bunu hala devam ettiriyoruz. Ülkemizde bir tiyatro ekibinin 25. yılına gelebilmesi -sizde takdir edersiniz ki, pek mümkün olan bir durum değildir.
Ayça Işıldar: Çıkış yaptığımız dönem tiyatro sporu ve doğaçlama tiyatroyu -Türkiye’de- tiyatro yapan çoğu sanatçı da halk da bilmiyordu. Şu an geldiğimiz noktada herkes hem doğaçlama tiyatro tanımına hem de o janrın bir türü olan tiyatro sporuna aşina. Bizler buna da vesile olduk. Dolayısıyla bir hareket başlattık. O yüzden de ayrıca gururluyuz. Bir nevi türümüzün dinozoru olduk.
Ayçe Özyiğit: Sanırım bugüne kadar kadronuzda çok büyük değişiklikler ya da ekibinize uyum sağlayamayan kişiler pek söz konusu olmadı.
Burak Satıbol: Bizler o konuda da diğer tiyatro yapılarından daha şanslıyız sanırım. Biz hiçbir zaman dışarıdan oyuncu almadık. Mesela ekipler bir tiyatro oyununu sahnelerken oyundaki role ya da tiyatrolarının yapısına uygun bir oyuncu alır. Bizde hiç öyle olmadı. Biz kendi öğrencilerimizi kendimiz yetiştirdik. Mesela Fatih (Güney) onlardan bir tanesi. Fatih’in bizimle beraber 19. senesi. Bunun 12 senesini de sahne üzerinde yer alarak geçirdi. Bu da demek oluyor ki bu sürenin uzun bir kısmı eğitimle yani onun doğaçlama tiyatroya hazırlanmasıyla geçmiş.
Ayçe Özyiğit: Modern Doğaçlama Tiyatro’sunu Türkiye’de başlatan ilk ekip Mahşer-i Cümbüş. Peki doğaçlama tiyatronun günümüzde seyircideki karşılığı nedir? 25 yıl öncesinin seyircisi ile günümüz seyircisini kıyaslayalım. Şimdilerde seyirci için yeni tarzlara adapte olmak daha mı kolay?
Ayça Işıldar: Aslında şu an tam da zamanın ruhundayız. Çünkü sahnede yaptığımız interaktif bir gösteri ve günümüz akıllı telefonları da her şeyi interaktif hale getirdi. Mesela günümüzde ünlü insanlara ulaşmak çok kolay; bir yazıyla onların hayatına dahil olabiliyorsunuz. Programlar hakkında yorum yapabiliyorsunuz. Akımları takip edebiliyorsunuz. İnteraktivite bizim gösterimizin büyük bir parçası. İnsanlar zaten hayatlarının içinde olan bir şeyi sahnede de birebir deneyimliyorlar. O yüzden bu biçim bence zamanın ruhuna da uyum sağlıyor.
Burak Satıbol: Bir de biz oyun oynama güdüsünü dürtüyoruz. Bizim işimiz aslında o. Seyirciyle beraber bir oyunu oluşturuyoruz. Diyelim ki bir Shakespeare klasiği oynuyorsunuz ve kurallara bağlı olarak bunu sahnelediniz. Hedef kitleniz bellidir, onun bir alıcısı vardır ve onun dışında pek insana ulaşması mümkün değildir ama biz sahnede herkesin içinde olan o oyun oynama güdüsüne hitap ediyoruz. Dolayısıyla bizim hedef kitlemiz salona gelen herkes oluyor. Yaşlılar, gençler, çocuklar… Biz cezaevlerinde de oynadık, huzur evlerine de gittik, beyaz yakalara da oynadık. Hayatlarında hiç tiyatro izlememiş, görmemiş insanlara dahi ulaştık ve hepsinde de oyuna dahil olma isteğini gözlemledik.
Fatih Günay: Doğaçlama tiyatronun çok samimi bir tarafı var ve o samimiyet bütün statüleri yıkıyor. Mesela bir ceza hakimi sahneye çıkıp bizimle çocuk gibi oyun oynayabiliyor ya da cezaevinden çıkmış birisi ertesi gün gelip bizimle oyunda oyun oynayabiliyor. İnsanlar bütün statü ve ön yargıları yıkarak o samimiyeti paylaşabiliyorlar. Salonda 500 kişi varsa o kişilerin çoğu farklı statüde olan insanlar.
Ayça Işıldar: Bu da en başından beri insanlarda olan homoludens -oynayan insan- içgüdüsünden kaynaklanıyor sanırım. İnsanlardaki taklit etme içgüdüsünü tetikliyoruz.
Burak Satıbol: Mesela bununla ilgili eski Hayalhane’de geçen küçük bir anekdot anlatayım. O gün salon çok doluydu. Yerlere minder atmıştık. Sahneye seyirci aldığımız bölümler var. Birisi el kaldırdı, biz de onu sahneye çağırdık. İkinci katta minderlerin üzerinde sıkış tepiş oturuyordu hanımefendi. Aşağı gelince mesleğiniz nedir diye sorduk. “İstanbul milletvekiliyim.” dedi. Bizim bildiğimiz milletvekili oyuna gelmeden önce arar ‘oyuna geliyorum’ der. Biz hemen ona bir yer hazırlarız, önüne kahvesi-çayı gelir. Genelde böyle olur ama orada, salonun içinde kaybolabiliyor ya da bundan da ötesi sahneye çıkıyor ve bizimle beraber oynuyor.
Ayçe Özyiğit: Sahnede interaktif bir gösteri söz konusu. Seyirci ile iletişime geçiyorsunuz. Dediğiniz gibi belli bir kitleniz yok. Aynı zamanda sık sık turneye çıkan bir ekipsiniz. Peki seyirci ile uyum kolay oluyor mu? İnsanları sahneye çıkarırken: “Acaba nasıl biridir?” diye sorduğunuz olmuyor mu hiç?
Ayça Işıldar: Yıllar içinde bir şekilde öyle bir içgüdümüz oluştu. Mesela bir örnek vereceğim. Bir gün sarhoş biri çıktı sahneye. Durumu fark edip onu oyuna maksimum katkı, minimum zarar verebilecek şekilde hemen koruma altına aldık. En uç örneklerimizden birisi bu mesela.
Burak Satıbol: Salonu 2-3 dakika içinde hazır hale getirebiliriz. Bu sözüm dışarıdan bakan birisi için fazla iddialı gibi gelebilir ama gerçekten oluyor. Sanırım bu yılların verdiği profesyonellikle de alakalı. Bizim seyircimiz salona ortak mutabakatla -oyunun içinde olacağını bilerek-geliyor.
Ayçe Özyiğit: Sahnedeki her şey doğaçlama. Espriler, ortaya çıkan oyun, söylediğiniz her söz o anda ortaya çıkıyor. Peki tekrara düşmek ya da sahnede takılmak gibi bir korkunuz oluyor mu?
Burak Satıbol: Konu olarak tekrara düşüyoruz… Mesela İstanbul’un fethi… Biz oyunu Fatih Sultan Mehmet olarak da oynuyoruz yeniçerilerden birisi olarak da ya da gemilerin içindeki birisi olarak da oynuyoruz. Hatta geçenlerde karadan yürütülen gemileri izleyen çift olarak oynadık. Tekrar anlamda evet bu şekilde olabiliyor ama tıkanma olmuyor. Çünkü tıkanmak diye bir durum bizim literatürümüzde yok. Oyun bir şekilde akıp gitmek zorunda yani başka bir şansımız yok.

Ayçe Özyiğit: “Kahkahaya ihtiyaç duyduğumuz günler” diye bir klişe var. Ülkemizde hep bu günlere muhtaç durumdayız. Kolay bir iş gibi dursa da aslında insanları güldürmek daha zor. Hatta kötü yapılmış bir oyunun, kötü bir esprinin seyircisini uzaklaştırma riski de var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Burak Satıbol: Geçirdiğimiz 25 yıla bakıyorum da; “bu yıl ülkemizde her şey çok güzel ne kadar mutlu bir memleketiz…” dediğimiz bir zamanımızı hiç hatırlamıyorum. Hayalhane’de oynadığımız dönem duvarlara afiş asarken Beyoğlu’nda bomba patladı ve Beyoğlu trafiğe kapatıldı. Biz oyunlarımızı oynayamadık. Dışarıda olaylar olduğu için seyirciler sahnede mahsur kaldı ve dışarıya çıkamadılar. 1 Mayıs’ta bizim tiyatromuza girildi. Ne olursa olsun bu bizim işimiz… Biz her şeye rağmen insanları güldürüyoruz, eğlendiriyoruz. Hep birlikte eğleniyoruz.
Fatih Günay: Hayatın gerçekleri var ve tabii ki etkileniyoruz ama ne olursa olsun hiçbirimiz yemek yemekten ya da uyumaktan vazgeçmiyoruz. Hayat devam ediyor ve bu da hayatın bir gerçeği. İnsan olarak sen de bu akışın içinde hayata karışmak ve devam etmek zorundasın. Bizim misyonumuz üretmeye ve kendimizden sonra gelecek olan kişilere doğaçlama tiyatroyu anlatmak. Devam etmesini sağlamak. Biz taşı atmaya devam etmek zorundayız.
Ayça Işıldar: Karanlığın içine katılıp güldürmekten vazgeçmektense Fatih’in de söylediği gibi misyon olarak bunu benimseyip daha fazla kişiye ulaşmak önemli. Bu sayede bizler de şifalanıyoruz aslında. Tabii Gazze gerçeği varken burada yüzlerce insanı defalarca güldürmeye çalışmak zor ama öte yandan gülmek şifa gibi yayılan devrimci bir eylem. Bununla ilgili geri dönüşleri de aldığımız için biraz daha rahatlıyoruz. “Bugün çok zor bir gündü bizim için. Gelmemeyi düşündük ama iyi ki gelmişiz.” diyenler oluyor. İnsanlar psikolojik bir şifa beklentisiyle geliyor. Günler karardıkça kararıyor ama bir şekilde ayağa kalkıp iyilik için savaşmak gerekiyor. Bu gücü de birbirimizden ve de seyircilerimizden alıyoruz.
Fatih Günay: Evet, bir de o nokta var. Biz bunu buraya gelen seyirciyle beraber yapıyoruz. Biz bir kibrit çakıyoruz ama onu yakan, devam ettiren, onun yanmasını sağlayan yine seyirci. Seyirci olmadan olmuyor işte. Her şeye rağmen devam etmemiz lazım.
Ayçe Özyiğit: Pandemi nedeniyle maalesef birçok tiyatro sahnelerini kapatmak zorunda kaldı. Siz de Hayalhane’yi o dönem kapattınız. Şimdilerde gösterilerinize Trump Sahne’de devam ediyorsunuz. Günümüzde sahne bulmak birçok tiyatro açısından mucizevi bir durum neredeyse. Siz bu açıdan şanslı sayıyor musunuz kendinizi?
Burak Satıbol: 25 yıl boyunca -pandemi hariç- Mahşer-i Cümbüş her Cumartesi günü sahneye çıktı. Pandemidede başka türlü ayakta durmaya çalıştık. Bizim seyircimiz biz nereye gidersek her zaman oraya geldi. Her zaman yanımızda oldu. Onlar Anında Görüntü Show, tiyatro sporu ve Mahşer-i Cümbüş ile büyüyen bir nesil.
Fatih Günay: Bir de şu tarafı var. Çocukluğunda bizleri izleyen kişiler şimdilerde bizimle beraber bu sporu yapmak istiyorlar. Sadece izlemek de yetmiyor insanlara. Atölye tarafıyla da içinde bulunmak istiyorlar. Bizlerden büyük öğrencilerimiz var. Bu da bize keyif veriyor.
Ayça Işıldar: Ayakta kalabilmesi için tiyatroyu bu şekilde de besliyoruz. Ülke şartlarında sadece tiyatro oynayarak ya da turne yaparak ayakta kalmak imkansız. Sağ olsun atölye katılımcılarımız bizi hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. O da bizim ayakta kalabilmemize çok büyük bir katkı sunuyor.
Fatih Günay: Bence bu; “25 yıldır bu tiyatro nasıl yaşıyor?” sorularının da cevabı. Seyircinin desteği var evet ama bir tiyatronun ayakta kalabilmesi için kendi geleneğinden gelen insanları ve oyuncuları yetiştirmesi, o kumpanya havasını her zaman koruması ve oyuncu kadrosunu da besliyor olması lazım. Bizler, bunları yaparak tiyatromuzu ayakta tutuyoruz. Atölyeler yaparak insanlara açılıyoruz. O atölyelerde insanlar yetişiyor ve bizimle beraber sahneye çıkıyor. Bence bunu yapabilen tiyatrolar uzun süre ayakta kalabilmeyi başarabiliyor.
Ayçe Özyiğit: Diyelim ki içinizden biri bir sebeple ayrılmak zorunda kaldı. Öğrencilerinize ekibe hızla uyum sağlayacak şekilde eğitim veriyor musunuz?
Burak Satıbol: Öyle bir şey yok. Bu çok uzun bir süreç. Bunun için uzun bir süre gerekiyor. Bu sadece yetenekle de ilgili olan bir şey değil. Hepimizin DTCF tiyatro bölümünden gelen bir yetiştiriliş tarzı var. Hocalarımızın bize öğrettiği şeyler var. Dünyaya ve tiyatro sanatına dair bir bakışımız var. Bu konularda da mutabakat olmamız lazım. O eğitimi onlara anlatabiliyor olmamız lazım. Yoksa bizden farklı -ayrıksı- dururlar ve bizimle beraber üretemezler. Yani iyi bir oyuncuyu bir oyuna hemen adapte edebilirsiniz ama bu bizde yetmiyor.
Ayça Işıldar: Yoksa atölye katılımcılarımızın arasında tiyatro bölümü okuyanlar ve de bölüm mezunları da var ama bizim için hala hazır değiller.
Ayçe Özyiğit: Tekrar görünürlük kısmına dönmek istiyorum. Bugünlerde ünlü tiyatrosu revaçta. Yapım şirketleri seyirciyi sahneye çekmenin yolu olarak ünlü oyuncuların sahneye çıkarıyor. Sizce bu durum tiyatro için bir avantaj mı yoksa dezavantaj mı?
Burak Satıbol: Bu yıllardır olan bir tartışma. Bu tartışma Broadway’de var, Off Off Broadway’de de var. Dünyanın çoğu yerinde var. Benim için tiyatro o kadar nadide bir sanat ki bu yüzden tiyatro yapan herkese -amacı ve niyeti sadece tiyatro yapmak olan insanlara- çok saygı duyuyorum. Onların geçmişi, nereden geldikleri ve kim oldukları beni çok fazla ilgilendirmiyor. Ben ortaya çıkan üretime ve tiyatro sanatına ne kadar emek verdiklerine bakıyorum ama bir taraftan da dizi oyuncusu, sinema oyuncusu olup bir sezon bir oyunla 10 tane temsil yapıp ondan sonra ortada “ben tiyatrocuyum” diye dolaşılmasına karşıyım. Tiyatro öyle bir meslek değil. Tiyatronun bu koltuklarda yer göstermekten tutun, ışığına, dekoruna kadar her yerinde emek verirseniz eğer, kendinize tiyatrocuyum diyebilirsiniz. Öteki türlü sadece “bir tiyatro oyununda yer almış bir oyuncu” olarak kalırsınız. Sizin oradaki kariyeriniz bu kadarla sınırlıdır. “O dönem dizide iş bulamadım, o sene sinemada iş yapamadım, paramı da bu yıl tiyatrodan kazanayım.”, diyen adam benim için tiyatrocu değildir. Onun mesleği dizi-sinema oyuncusu ya da kendisini ne olarak tanımlıyorsa odur. Tiyatroya faydasını ya da zararını zaman gösterir. O yapımcıların kurduğu tiyatrolar ya da o oyunlar ne kadar süreli tiyatro hayatında kalıyor ve tiyatroya nasıl yön veriyor buna bakmak lazım. Ünlü birini aldınız bir oyuna koydunuz oradan 25-30 yıllık bir tiyatro çıkıyor mu çıkmıyor mu? Ben uzun vadede buna bakırım. Bunu da tarih yargılar, seyirci yargılar. O yüzden ben kişisel olarak bu yargılamanın herhangi bir tarafında durmuyorum. Sürece bakıyorum. Tiyatronun başka dertleri var bence.

Ayçe Özyiğit: O sorunlara da değinmek istiyorum. Mahşer-i Cümbüş aynı zamanda Tiyatro Kooperatifi ortağı. Tiyatroların içinde bulunduğu koşullar hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Fatih Günay: Her geçen gün zorlaşıyor. Başladığın zamandan bu zamana daha mı kolay, daha mı zor? Bu soruya net cevap vermek bile mümkün değil. Sürekli bir mücadele veriyorsun. Biz çok fazla turne yapan bir ekibiz. Ulaşımlar, konaklamalar, sahne kiraları, bilet satış durumları vs. bunlar bizi çok zorluyor. Hatta bazı yerlere gidemememizi sağlayan faktörler bunlar ama bununla mücadele etmek de ayrı bir görev bizim için.
Ayça Işıldar: Koşullar rahatlamıyor, gitgide zorlaşıyor açıkçası. 25 yılın sonunda bir tık daha rahat bir konumda olmayı hayal ederken daha da hesap kitap yapar hale geldiğimizi açıkça söylemekte bir beis yok.
Burak Satıbol: Bu bahsettiğimiz mücadele tek başına yapılacak bir mücadele de değil. O yüzden çeşitli platformlarda görev alıyoruz zaten. Ben ekibi temsilen Tiyatro Kooperatifi’nin yönetim kurulundayım. Oradan -ortaklarımızdan- edindiğim bilgiler doğrultusunda geçtiğimiz sezonun aslında ne kadar zorlu geçtiğini söyleyebilirim. Bütün tiyatroların derdi aynı. Bizim özel tiyatrolar yasamız yok. Tiyatro oyuncusunun statüsü hala netleşmiş, belirgin değil. Evet bu konuda hem sendikanın hem kooperatifin çalışmaları var ama bizler bu konularda hala sıkıntı yaşıyoruz. Tüm bu mücadele topyekun bir mücadele aslında. Bütün özel tiyatroların beraber mücadele etmesi gereken alanlar var. Çünkü özel tiyatrolar her alanda -özellikle ödenekli tiyatrolar olan Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları karşısında- haksız rekabete maruz kalıyorlar. Bu sorunlarla hep beraber mücadele etmemiz gerekiyor. Üstelik her geçen yıl biraz daha kötüye gidiyor ama üretim de her geçen yıl inadına artıyor. Tiyatro sayısı artıyor. Tiyatro salonları artıyor. Tiyatroya olan ilgi alaka artıyor. Rakamlar bize bunu gösteriyor. Salonlara giden seyirci sayısı artıyor. Demek ki hala umut var. Sadece; mücadeleyi tek tek tiyatrolar bazında değil de hep beraber yapmamız gerekiyor.
Ayçe Özyiğit: Bu sorunlarla mücadelede yalnız bırakıldığından şikayetçi olan ekipler de var. Tiyatrolar ya da tiyatrocular arasında bir dayanışma var mı gerçekten de?
Burak Satıbol: 25 yıl öncesine kıyasla günümüzde bu konularda daha fazla mücadele veriliyor. Çünkü o dönemlerde Oyuncular Sendikası, Tiyatro Kooperatifi ya da çeşitli tiyatro platformları yoktu. Bu alandaki sendikalaşma süreci ve aynı zamanda platformların, derneklerin ve kooperatiflerin kurulması 10-15 yıllık bir hikayedir.
Ayça Işıldar: Oyuncu yetiştiren konservatuvarlar da artıyor ve sektörde çok fazla oyuncu var. O dönem oyuncu yetiştiren çok fazla okul yoktu. Tiyatro sayısı da azdı. Günümüzde neredeyse her yeni mezunun tiyatro kurmak gibi hayali var. Sırf bu nedenden bile dayanışmaya mecburuz.
Burak Satıbol: Ülkemizde birçok bölgede Tiyatro Kooperatifleri kuruldu. Bence tiyatrocular olarak yalnız değiliz. Her zaman o dayanışmanın peşindeyiz. Tabii ki hala istediğimiz noktaya gelemedik. Çünkü 10-15 yıllık bir süreçten bahsediyoruz. Bu süre hem sendikalaşma hem de kooperatifleşme için yeterli bir süre değil ama en azından bu adımlar atıldı. En azından NACE kodlarımız, mesleki tanımlarımız bir noktadan bir noktaya geldi. O yüzden buna ben de umutla bakıyorum. Daha iyi hale gelecek. Özel tiyatrolar yasası için çok ciddi çalışmalar var. Bunu yaptırabilirsek, sesimizi duyurabilirsek ve bu yasalar gerçekleşirse o zaman mücadelemiz de daha anlamlı bir noktaya erişecek.
Ayçe Özyiğit: Son olarak eklemek istedikleriniz varsa onları da dinleyelim.
Ayça Işıldar: Ben Burak’ın konuşmasındaki “umut var” kısmına çok katılıyorum. Bir de tiyatro çok arkaik bir sanat; yani ateşin başında avını taklit eden ilkel insanlardan başlayıp günümüze kadar gelmeyi başarmış bir sanat olduğu için ne yapay zekaya yenilebileceğini düşünüyorum ne de tiyatrodan vazgeçilebileceğini. Belki dizi veya sinema sektörü için bunu söyleyemeyiz ama oyuncu olarak biz tiyatro yaptıkça -vazgeçmedikçe- her zaman var olabilecek bir sanat bu. O yüzden biz bundan belki 50-100 sene sonra bile hala tiyatrodan bahsediyor olacağız.
Fatih Günay: Arada bir araç olmadan, birebir deneyimleyebileceğin bir sanat dalı bu. Mutlaka devam edecektir. Ne telefon, ne televizyon, ne tablet, ne başka bir cihaz… Hiçbiri tiyatronun yerini alamaz.
Burak Satıbol: Neredeyse her dönem bu söylenti yayıldı diyebiliriz. Zamanında sinemanın, televizyonun ya da dijital platformların da tiyatronun yerini alacağı söylenildi. Hatta pandemi dönemini atlattıktan sonra artık kimsenin kapalı mekanlara gitmeyeceği de söylentiler arasında yer aldı. Tiyatro bütün bu evreleri teker teker teker geçti. Çünkü Fatih’in de söylediği gibi; burada -bir mekanda- hep birlikte sanat üretmenin zevkini yaşıyoruz. Hiçbir şey tiyatronun yerini alamaz. O yüzden yapay zekanın elinden alamayacağı mesleklerden bir tanesi tiyatro. Belki birçok mesleğin yerini alabilir ama asla tiyatronun yerine geçemez. Ben gidip de bir salonda hologram izlemem mesela. Hiç umurumda olmaz. Burada gerçeği varken. Mesela pandemi döneminde tiyatroları online seyrediyorduk ama aynı keyfi alamıyorduk. Ben, bir tiyatro sanatçısı olarak yapılanlar karşısında bilgi sahibi oluyordum ama canlı bir tiyatro oyunundan aldığım hazzı alamıyordum onları seyrederken.
Ayçe Özyiğit: Bu güzel sohbet için teşekkür ederim. Sizlere daha nice 25 yıl dilerim.
Burak Satıbol: Biz de size ve Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’ne teşekkür ederiz. Ayrıca 25. yılımızla ilgili sizin aracılığınızla şunu da duyurmayı isterim; bizler 25. yıl için özel bir gece düşünüyoruz. Seyircilerimizle, ekibimizle, tanıdık simalarla hep beraber kutlayacağımız özel bir gece -25. yıl özel galası- planlıyoruz. Onun duyurusunu da yakında yapacağız. Sizin aracılığınızla da tekrar dile getirelim.
Mahşer-i Cümbüş her Cumartesi Trump Sahne’de (İstanbul) gösterilerine devam ediyor.
