Kusursuz Bir Yolun Üzerinde Kaybolan Trajedi

Bahar Akpınar
7,8K Okunma

Arthur Miller’ın “Satıcının Ölümü” gibi kapitalizmin başarı vaadini ve Amerikan Rüyası’nı paramparça eden bir oyunu Zorlu PSM’de izlemek, daha oyun başlamadan metne günümüzden tuhaf bir ironi ekliyor. Oyunun biletleri 1.750 TL’den başlayıp 5.500 TL’ye kadar çıkıyor. Kültüre erişimin giderek pahalılaştığı bir zamanda, insanın değerini kazancı ve piyasa içindeki karşılığı üzerinden ölçen bir düzenin eleştirisini bu denli yüksek bir bedel ödeyerek seyretmek, Miller’ın metninin bugünle kurduğu ilişkiye istemeden de olsa düşündürücü, yeni bir katman ekliyor.

Miller’ın metninin üzerinden yetmiş yılı aşkın zaman geçmiş olabilir ama oyunun sorduğu soruların pek azı eskimiş görünüyor. Zorlu PSM prodüksiyonunun güçlü tarafı da bu. Eski metni bugünün sahnesinde güçlü bir görsel dünyaya taşıma biçiminde ortaya çıkıyor.

Rufus Norris’in rejisinde Es Devlin’in tasarladığı, sahnenin derinliğine doğru uzanan yol daha ilk anda oyunun temel metaforlarından birini kuruyor. Willy Loman bir satıcıdır. Hayatı yollarda, direksiyon başında, bir yerden başka bir yere yetişmeye çalışarak geçmiştir. Yol onun mesleğidir, geçimidir, umududur. Ama aynı zamanda ömrüdür. Bir yere varacağına inanarak yürüdüğü, sonunda ise nereye vardığını anlayamadığı uzun bir yol.

Bu nedenle sahnede gerçekçi bir Loman evi aramadım. Evin duvarlarını, mutfağını, odalarını görmeye ihtiyacım da olmadı. Yol bütün bunların yerine geçebilecek kadar kuvvetli bir imgeydi. Yolun bir ucunda ev, diğerinde iş, başka bir anında geçmiş, başka bir anında Willy’nin zihni belirebiliyordu. Dekor ve reji oyuna yapmayı hedeflediklerini hakkıyla yerine getirmiş.

Arthur Miller

Özellikle Willy’nin işten çıkarıldığı sahnede mekanın kullanımı son derece etkili. Javier De Frutos’un hareket tasarımıyla birlikte düşünüldüğünde sahnedeki bedenlerin dolaşımı, insanların birbirleriyle ve mekanla kurdukları ilişki, Miller’ın ekonomik sistemini yalnızca sözle değil hareketle de görünür kılıyor. Sahneleme, insanı öğüten makineyi göstermek konusunda güçlü bir görsel dil kuruyor.

Ne var ki benim için sorun tam da burada başlıyor. Makineyi görüyorum ama o makinenin öğüttüğü insanın trajedisini sahnede göremiyorum. Şimdi bunun nedenlerine bakalım.

Amerika nerede?

Miller’ın oyunu evrensel olabilir ama köksüz değildir. “Satıcının Ölümü”, Amerikan Rüyası’nın dilinden, savaş sonrası Amerika’nın başarı mitolojisinden, satış kültüründen ve kişinin kendisini sürekli pazarlamak zorunda olduğu bir toplumdan doğar.

Bu nedenle oyunu izlerken Amerika’yı hissetmek önemli. Ne var ki bu prodüksiyonda fazlasıyla aksıyor. Coğrafi ve kültürel kodların belirsizleşmiş. Oyunculukların bazı anlarında Loman ailesi Amerikan orta sınıf dünyasından çok, bize daha tanıdık ve daha yerel bir aile melodramına yaklaşıyor. Evrenselleştirmek ile bir metnin kültürel dokusunu silmek arasında ince bir çizgi var. Burada o çizgi zaman zaman hayli aşılmış. Yer yer Anadolu’nun ortasında gibiler.

Bir diğer konu metin. Hira Tekindor’un çevirisinede sözcüklerin birebir karşılığı, Türkçenin sahnede nasıl yaşadığının önüne geçmiş. Bazı bölümlerde dil konuşma dilinden çok yazı dili olarak kalmış. Sahnede yaşamayan bir dil var. Replikler gündelik konuşmanın kesintisini, sürtünmesini ve kendiliğindenliğini üretmek yerine edebi metnin ağırlığını taşıyor. Bu da karakterlerle araya bir mesafe daha koyuyor.

Linda’nın Kayboluşu

Linda’da da benzer bir yerelleşme duygusu oluşuyor. Zerrin Tekindor’un yorumunda karakterin koruyucu anne tarafı fazlasıyla öne çıkıyor. Oğullarını babalarına karşı sorumluluğa çağıran, aileyi bir arada tutmaya çalışan bu yorum, Linda’yı zaman zaman bize çok tanıdık gelen yerel bir anne figürüne yaklaştırıyor. Bu da yapım boyunca hissedilen Amerikan dünyasından uzaklaşma duygusunu güçlendiriyor.

İzlediğim temsilde Tekindor’un repliklerindeki belirgin duraksamalar da dikkat çekiciydi. Bu duraksamalar kimi anlarda karaktere ait susuşlardan çok repliğin aranması ya da unutulması hissini veriyor ve temsilin zaten üretmekte zorlandığı dramatik akışı daha da kesintiye uğratıyor. Bir diğer sıkıntı da üst üste binen replikler. Buna ek olarak, her sahne aynı duyguyla, iniş çıkışı olmayan düz bir çizgide ilerliyor. Öyle ki, vurucu olması beklenen cenaze sahnesinde bile hiçbir duygu geçişi yok.

Willy Loman Sorunsalı

“Satıcının Ölümü” kolaylıkla “kapitalizmin ezdiği küçük adamın hikayesi” olarak okunabilir. Oysa Willy Loman bundan daha zor, daha karanlık bir karakterdir. Onu ilginç yapan da budur.

Willy yalnızca sistemin kurbanı değildir. O, sistemin değerlerini kendi evinin içine taşıyan adamdır. Başarıyı sevilmekle, sevilmeyi görünür olmakla, insanın değerini ise kazandığı parayla ölçer. Bu düşünceyi oğullarına aktarır. Kendisine söylenen yalanlara inanmakla kalmaz, kendi yalanlarını da üretir. Gururludur, sadakatsizdir, çocukları arasında ayrım yapar, başarısızlıklarıyla yüzleşmek yerine onlar için yeni hikayeler kurar.

Tam da bu nedenle trajik bir karakterdir.

Halit Ergenç’in Willy’sinde ise bu karanlık alan yeterince açılmıyor. Ergenç’in sahne hakimiyeti ve karakterin yorgunluğunu taşıma biçimi güçlü olsa da Willy giderek hayat tarafından haksızlığa uğratılmış, kırılgan, sevilmeye açık bir babaya dönüşüyor. Bu tercih, karaktere sempati kazandırırken onun rahatsız edici taraflarını azaltıyor. Hatta yok ediyor. Oysa Willy’yi fazla sevimli kıldığınızda sadece Willy değişmez, Biff de bundan etkilenir ve aralarında metinde kurulan ilişki bozulur. Çünkü “Satıcının Ölümü”nün kalbinde yalnız bir babanın çöküşü değil, bir oğlun babasının kurduğu yalandan kurtulma mücadelesi de vardır.

Sahneye Taşınamamış Baba-Oğul İlişkisi

Zorlu PSM yapımında baba ile oğul arasındaki gerilim sahneye taşınamamış. Biff’in trajedisi, babasını sevmemesi değildir. Tam tersine, bir zamanlar ona fazlasıyla inanmış olmasıdır.

Willy oğlunun üzerine büyük bir gelecek hayali kurar. Biff başarılı, sevilen, herkesin dikkatini çeken biri olacaktır. Fakat Boston’da babasının başka bir kadınla ilişkisini öğrendiği an yalnız babasının sadakatsizliğini keşfetmez. Çocukluğundan beri kendisine sunulan kahraman imgesinin de çöktüğünü görür.

Bu nedenle Biff ile Willy arasındaki çatışma sıradan bir kuşak çatışması değildir. Hakikatle yanılsamanın çatışmasıdır. Biff sonunda “biz sandığımız insanlar değiliz” derken, Willy buna direnmektedir.

Sahnede eksikliği çok hissedilen bir damar bu.

Fatih Artman’ın Biff’i ile Halit Ergenç’in Willy’si arasındaki ilişkinin giderek sıkışması, sevgi ile öfkenin birbirinin içine geçmesi ve geçmişteki kırılmanın bugünkü iki erkeği zehirlemesi gerekirken bu gerilim yeterince birikmiyor. Baba ile oğul karşı karşıya geliyor, tartışıyor, uzaklaşıyor ama bütün bunların altında yıllardır taşınan yaranın basıncını hissedemiyoruz. Çünkü Willy’nin karanlığı azaldıkça Biff’in öfkesinin dramatik gerekçesi yok oluyor.

Willy’nin sadakatsizliği de sahnede yeterli dramatik ağırlığı kazanamıyor. Oysa aldatma “Satıcının Ölümü”nde evliliğe ilişkin tali bir ayrıntı değildir. Boston’da Biff’in babasını başka bir kadınla görmesi, oğlun yıllardır inandığı baba imgesinin çöktüğü temel kırılma noktalarından biridir. Biff o odada yalnızca babasının Linda’yı aldattığını öğrenmez. Kendisine başarıyı, doğruluğu ve hayatta nasıl biri olması gerektiğini öğreten adamın kurduğu dünyanın da bir yanılsama olduğunu farkeder.

Bu nedenle Boston sahnesinin etkisi yalnız geçmişte kalamaz. Willy ile Linda’nın evliliğinde, Biff’in babasına duyduğu öfkede ve bugünkü baba-oğul çatışmasında yaşamaya devam etmesi gerekir. Zorlu PSM sahnesinde ise aldatmanın ne evlilikte açtığı yarayı ne de Biff’in babasına bakışındaki kırılmayı yeterince göremiyoruz. Aldatma sahnesi o kadar nedenselleştirilememiş ki, metinde gördüğümüz hiçbir kırılmaya hizmet etmiyor. Sahne gerçekleşiyor ama sonrasında yaşam aynen devam etmiyor. Bu kayıp oyunun finaline kadar uzanıyor.

Dramatik Saatin İşlememesi

Temsil uzun ve bu uzunluk fazlasıyla hissediliyor. Ancak bunun nedenini oyunun süresinde değil, dramatik zamanın üretilememesinde aramak gerek. Tiyatroda seyircinin algıladığı zaman ile saatin gösterdiği zaman aynı şey değildir. Dramatik eylem ilerlediği, çatışma yoğunlaştığı ve her sahne kendinden sonrakini zorunlu hale getirdiği ölçüde kronolojik zaman geri çekilir. Burada ise temsilin süresi dramatik zamanın önüne geçiyor. İkinci perdenin ortalarından itibaren bitmesini bekliyoruz.

Halbuki “Satıcının Ölümü”, zaman dramaturjisi bakımından son derece incelikli bir metin. Miller, geçmişi ayrı bir zaman dilimi olarak kullanmaz. Geçmiş, Willy’nin şimdisine sürekli müdahale eder. Hatırlanan şey yalnızca gösterilmez, şimdiki eylemi değiştirir. Böylece geçmiş ile şimdi arasındaki geçişler psikolojik bir hatırlamanın ötesinde dramatik eylemin parçasına dönüşür.

Sahnelemede ise bu zaman katmanları arasındaki geçişler aynı dramatik basıncı üretmiyor. Sahneler birbirini takip ediyor ama her zaman birbirinden doğmuyor. Bir sahnede oluşan gerilim, sonraki sahnenin başlangıç koşuluna dönüşmeyince dramatik eylem kesintiye uğruyor. Temsil ilerliyor ama drama aynı ölçüde ilerlemiyor.

Boston sahnesi bunun en açık örneklerinden biri. Geçmişteki olay bugünkü eylemi dönüştürmediğinde Miller’ın geçmiş ile şimdi arasında kurduğu dramatik nedensellik zayıflıyor. Boston’daki kırılma bir sonraki sahnenin ve yıllar sonraki hesaplaşmanın içinde taşınmak yerine geçmişte yaşanan bir olayın gösterilmesi olarak kalıyor.

Bunun en belirgin sonucu yine Willy ile Biff arasındaki ilişkide ortaya çıkıyor. Boston’daki kırılmanın bugünkü baba-oğul çatışmasına taşınması, Willy’nin Biff üzerine kurduğu başarı anlatısının her karşılaşmada biraz daha çözülmesi ve bu çözülmenin finalde geri dönülmez bir noktaya ulaşması gerekir. Oysa bu nedensellik zinciri yeterince sıkı kurulmayınca karşılaşmalar kendi içlerinde kalıyor. Çatışma gelişmek yerine yineleniyor.

Dolayısıyla sorun yalnızca tempo ya da ritim sorunu değil. Dramatik aksiyon yeterince birikmiyor. Willy’nin sadakatsizliği, Biff’in hayal kırıklığı, babanın oğluna yüklediği gelecek tasarısı, işten çıkarılma ve yaklaşan ölüm aynı trajik hareketin birbirini büyüten aşamalarına dönüşemiyor. Aralarındaki bağ gevşediğinde sahneler dramatik zorunluluktan çok ardışıklık duygusu yaratıyor.

Bu da karakterlerin dönüşümünü etkiliyor. Dramatik zaman üretilemediğinde karakterin sahne üzerindeki zamanı da derinleşmiyor. Willy’yi giderek çözülürken, Biff’i giderek hakikate yaklaşırken izlemek yerine benzer duygusal konumlara tekrar tekrar dönen karakterler görüyoruz. Böylece temsilin duygusal grafiği de düzleşiyor. Her şey düz bir çizgide olup bitiyor.

Oyunun seyirciye uzun gelmesinin temel nedenlerinden biri bence tam burada yatıyor. Dramatik zamanı iyi kuramazsanız kronolojik zaman hissedilir hale gelir. Seyirci artık Willy’nin trajedisinin içinde ilerlemek yerine temsilin süresini hissetmeye başlıyor.

Oysa trajedi biraz da birikim sanatıdır. Bir ölümün bizi sarsması için yalnız ölüm anının iyi oynanması yetmez. O ölüme giden yolun seyircinin içinde de kat edilmiş olması gerekir. Bu ne yazık ki kurulamamış. Ölüm bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor ama trajik bir kaçınılmazlığa dönüşmüyor. Ağırlığını hissetmiyoruz.

Belki de bu nedenle sahnenin derinliğine uzanan o yol ile temsilin zaman dramaturjisi arasında ilginç bir karşıtlık oluşuyor. Mekan bize sürekli bir yolculuk vaat ederken sahne üzerindeki oyun aynı mesafeyi bir türlü kat edemiyor.

Kaybolan Detaylar

Bir başka mesele Zorlu PSM gibi büyük bir salonda bu kadar yakın plan oyunculuk isteyen bir metnin nasıl oynandığı.

Satıcının Ölümü büyük meseleler anlatır ama bunları son derece küçük insan hareketlerinden üretir. Bir bakıştan, yarım bırakılmış bir cümleden, babanın oğluna bakışından, eşlerin birbirlerinden sakladıklarından…

Salon büyüdükçe bu küçük hareketlerin seyirciye ulaşması zorlaşıyor. Yüz ifadelerine dayalı kimi oyunculuk ayrıntıları salonun belirli noktalarından neredeyse görünmez hale geliyor. Buna zaman zaman işitsel sorunlar da ekleniyor. Özellikle bazı bölümlerinde Fatih Artman’ın sözcüklerini seçmekte zorlandım. Kelimeler ağzında dolandı ama çıkmadığı için duyulamadı. Arslanoğlu ve Artman’ın konuşmalarında S’lerin tıslaması da metnin akışını sekteye uğrattı. Bunlar tek başlarına oyunculuklar hakkında kesin bir hüküm vermek için yeterli olmayabilir. Ancak aynı temsilde bir araya geldiklerinde sahnedeki dramatik akış üzerinde etkili oluyorlar.

Çıkmaza Açılan Yol

Bütün bu saydıklarım “Satıcının Ölümü”nü görkemli reji tekniklerinin karşısındaki eksiklikleri daha görünür kılıyor.

Sahnenin ortasındaki yol çok şey vaat ediyor. Ama Miller’ın acımasızlığı tam burada yatar. Yol vardır ama vaat edilen yer yoktur. Zorlu PSM’nin “Satıcının Ölümü” bize bu yolu olağanüstü bir açıklıkla gösteriyor. Üzerindeki bedenleri, hareketi, sistemi, hatta yolculuğun yorgunluğunu görüyoruz. Fakat Satıcının Ölümü’nde asıl mesele yolun nereye gittiği değil, Willy Loman’ın o yol boyunca nasıl tükendiğidir. Bunu göremiyoruz.

Sahnenin ortasında uzanan o kusursuz yolda Miller’ın metninde verdiği trajediyi bulamadım. Sonuç olarak Zorlu PSM sahnesindeki reji Anglosakson, sahne estetiği Batılı ama Satıcı fena halde alaturka ölüyor.

BAHAR AKPINAR

 

Arthur Miller – Satıcının Ölümü
Yönetmen: Rufus Norris | Çeviri: Hira Tekindor | Sahne Tasarımı: Es Devlin | Hareket: Javier De Frutos
Willy Loman: Halit Ergenç | Linda Loman: Zerrin Tekindor | Biff Loman: Fatih Artman | Happy Loman: Kerem Arslanoğlu
Yapım: Zorlu PSM

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku