Bizim estetik geleneğimiz söze ve sese, Batı geleneği ise göze ve imgeye dayanır. Biri anlatır, diğeri gösterir. Şâmil Yılmaz’ın yazdığı, Sezen Keser’in yönettiği ve Oğulcan Arman Uslu’nun tek kişilik performansıyla hayat bulan 9/8’lik Kıyamet, tam da bu iki dünya arasındaki sınırda duruyor. Koma Sahne’de prömiyerini yaptığı andan itibaren kulaktan kulağa yayılan bir fenomene dönüşen oyun, seyirciyi geleneksel meddah anlatısının sıcaklığıyla kıyamet sonrası bir distopyanın buz gibi gerçekliğini birleştiren eşsiz bir deneyime davet ediyor.
Oyun, bizi yakın bir geleceğin İstanbul’una, iklim krizinin tetiklediği yangınlar, kuraklık ve salgınlarla harap olmuş bir coğrafyaya götürüyor. Bu kaos ortamında, “İzan” adında muhafazakâr bir hareket iktidarı ele geçirmiş, toplum dışına ittiği göçebe grupları ise “Parazitler” olarak damgalamıştır. İşte bu “Parazitler” her gece ateşin etrafında toplanıp hayatta kalmak için birbirlerine ve tabii ki ortak hikâyelerine sığınır. Anlatıcımız Diyar, darbukasıyla bu topluluğa seslenen genç bir meddahtır. Bize anlattığı “hikâye içinde hikâye”, hem kendi trajedisi hem de dünyanın sonuna dair bir tanıklıktır. Merkezde ise kıyamet patlak vermeden hemen önce tanıştığı, birlikte müzik yapıp hayaller kurduğu gizemli kadın Leyla’ya duyduğu aşk vardır. Oyun ilerledikçe, Diyar’ın Leyla’yı bulma umudu ile İzan hareketinin dayattığı acımasız politik gerçeklik arasında yaptığı seçimler, anlatıyı bir aşk masalından sert bir vicdan muhasebesine dönüştürür.

Sezen Keser’in rejisi, bu zengin metni sahneye taşırken bilinçli bir sadeliği tercih ediyor. Black box bir sahnede sadece bir tabure, bir sırt çantası ve bir mikrofon bulunur. Bu yalınlık, tüm dikkati anlatıcının bedenine, sesine ve sazının ritmine yöneltir. Oğulcan Arman Uslu, daha seyirciler salona girerken sahnedeki yerini almış, darbukasıyla 9/8’lik ritimler çalarak seyirciyi karşılar. Önce arabesk damar ağıtlar mırıldanır, sonra Sezen Aksu’dan bir şarkıyla herkesi anlatısına ortak eder. Bu interaktif başlangıç, tiyatro salonunu bir anda etrafında toplanılmış bir kamp ateşine çevirir ve seyirciyi modern bir masalın dinleyicisi olmaya hazırlar. Keser’in sahnelemesindeki zekice dokunuşlar bu atmosferi güçlendirir. Örneğin, sahnenin kenarındaki ayaklı mikrofon, İzan hareketinin soğuk ve mekanik bildirilerini duyurmak için kullanılır. Diyar bu mikrofona konuştuğunda, sesi ve kimliği değişir; tek bir oyuncuyla bütün bir otoriter sistemin baskısı hissedilir kılınır.
Oğulcan Arman Uslu’nun seyircisi tarafından “efsaneleşen” olarak tanımlanan performansı, oyunun kalbini oluşturur. Yaklaşık 70 dakika boyunca temposu hiç düşmeyen Uslu, sadece bir karakteri canlandırmaz; aynı zamanda bir müzisyen, bir komedyen ve bir trajedyendir. Karakterine kattığı otantik Roman şivesi, Diyar’ı sokakların ve hayatta kalma mücadelesinin içinden gelen gerçek bir sese dönüştürür. Ancak performansın asıl gücü, Uslu’nun ritimle kurduğu ilişkide yatar. Darbuka, burada bir enstrümandan öte, Diyar’ın duygularını kelimelerden önce dile getiren ikinci bir oyuncu, hatta habercidir. Öfkelendiğinde vuruşları sertleşir, hüzünlendiğinde ritim yavaşlar; anlatının tüm duygusal gelgitleri darbukanın sesinde yankılanır. Bu ritmik yapı, oyunun adına da yansıyan o derin tezatı yaratır: En trajik anlar, neşeli 9/8’lik bir ritim eşliğinde anlatılarak acının ağırlığı daha da sarsıcı hale getirilir.

Oyunun bu ritim ve ses odaklı yapısı, ona devrimci bir nitelik kazandırır: 9/8’lik Kıyamet, görme engelli bir bireyin de gören bir seyirciyle tamamen eşit bir deneyim yaşamasını sağlayan nadir eserlerden biridir. Görsel bir şovdan ziyade işitsel bir atmosfer yaratan oyun, bu yönüyle yalnızca estetik bir tercih yapmakla kalmaz, aynı zamanda kapsayıcılığa dair güçlü bir etik ve politik duruş sergiler. Salon, körler ve görenlerin aynı karanlıkta, aynı sese kulak vererek birleşebileceği eşitlikçi bir topluluğa dönüşür.
Şâmil Yılmaz’ın 2025 Afife Tiyatro Ödülleri’nde Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü kazanan metni, tematik olarak oldukça cesurdur. İklim krizi, göçmenlik, otoriterleşme, kadın ve LGBTİ+ hakları, toplumsal ayrımcılık gibi devasa konuları tek bir anlatıda buluşturur. Bu tematik yoğunluk, bazı anlarda anlatının ritmini zorlasa da bu bir kusurdan çok, bilinçli bir hakikat arayışıdır. Zira oyunun fısıldadığı gibi, kıyamet tek bir felaketin değil, görmezden gelinen tüm krizlerin birikerek patladığı o andır. Yılmaz’ın metni, tüm bu sorunların birbirinden bağımsız olmadığını, birinin diğerini tetiklediği bir çürüme zinciri olduğunu ustalıkla gösterir.

Sonuç olarak 9/8’lik Kıyamet, gösterişli prodüksiyonlar yerine samimiyetin ve sözün gücüne inanan, alçakgönüllü ama onurlu bir tiyatronun mümkün olduğunu kanıtlıyor. Seyircisinin “kıyametin ortasında bir şenlik” olarak tanımladığı bu oyun, bize en kadim hakikatlerden birini hatırlatıyor: Her şey tükendiğinde geriye sadece hikâyeler kalır ve insan, hayatta kalmak için anlatmaya devam eder. Çünkü hikâye biterse, insan da biter. Ve bu sahnede, hikâye hiç bitmesin diye atan bir kalp gibi, yalnızca bir darbukanın bedenlerimizi ele geçiren o tanıdık sesi duyulur.
