Kıbrıs’tan Türkiye Tiyatrosuna Bakış: Karşılaştırmalı Bazı Düşünceler

Yavuz Pak
22,3K Okunma

Geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ta Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun (LBT) yeni oyunu “Aşk İçinde Mahpushane”yi izleme fırsatı bulmuşken, Kıbrıs’ın ve Kıbrıs tiyatrosunun gidişatına dair gözlemlerde de bulundum. Bir tiyatronun işleyişini, yapısını, tiyatral eyleyiş içindeki konumlanışını, var olduğu toplumsal, tarihsel, politik koşullar üzerinden değerlendirmenin bir tercih değil, bir zaruret olduğunu düşünüyorum.

Yarım asırdır Türkiye’den ve Türkiye’de yaşananlardan dolaylı/dolaysız etkilenen Kıbrıs’ta beni tiyatroya dair umutlandıran bir oyun izledikten sonra, aklım ister istemez haftada 4-5 oyun izlediğim Türkiye tiyatrosuna gidiyor. Özellikle son yıllarda, farklı yapı ve anlayıştaki toplulukların oyunlarından mutsuz, yılgın ve geleceğe dair daha çok kaygılanarak çıktığımı anımsıyorum. Kıbrıs’ta tiyatronun seyircisiyle hem sahnede hem sahne dışında kurduğu güçlü ilişkiye, etkileşime tanıklık etmek büyük mutluluk oldu bu yüzden benim için.

LBT, oyunlarını adanın güneyinde de sahneliyor, yahut adadaki Rumlar LBT’nin oyunlarını izlemeye geliyorlar. Toplumsal barışın inşası için sanatın tarihsel işlevini vurgulayan çok kıymetli adımlar bunlar! Öte yandan, kendi toplumuyla iç içe bir yapı LBT. Eylül ayında, Kıbrıs halkının, sendikaların, öğretmenlerin ve tabii tiyatrocuların da katıldığı lâiklikle ilgili kitlesel bir yürüyüş düzenlenmiş ve tiyatronun önünde son bulan eylemin finalinde topluca “Aşk İçinde Mahpushane” oyununu izlenmiş. Ekim’de benim izlediğim gösterimde de salonun çoğunluğunu Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası üyeleri oluşturuyordu. Umut ve direniş dolu dizeleriyle Nâzım Hikmet’in hikâyesini izlerken öyle coşkuluydular ki imrenmekten kendimi alamadım.

LBT, Aşk İçinde Mahpushane

Nitekim LBT, 45 yıldır sanatsal ifade özgürlüğü, tiyatronun özerkliği vb. taleplerin teminatının aynı zamanda toplumsal/politik özgürlükler olduğunun bilinciyle, bu özgürlükleri elde etmenin başını kuma gömerek değil, politik bir tutum sergileyerek ve hatta bizzat politik eyleyişin öznesi olarak, örgütlü mücadele vererek, sendikalar, siyasi partiler, dernekler, kitle örgütleri ve en çok da halkla “güçlü toplumsal bağlar” kurarak mümkün olduğunu gösteriyor bize. Ödenekli bir tiyatro olmasına rağmen, LBT 1980’den beri ülke ve toplum sorunlarına sessiz kalmayıp politik süreçlere bizzat müdahil olarak, seyircilerinden aldığı destek ve örgütlediği toplumsal/politik güçle, sahneden sözünü sakınmadan, esnetmeden, yutmadan, özgürce söyleyerek ülkesinde cesur bir estetik hat kurabiliyor.

Ne yazık ki, bir kaç istisna haricinde Türkiye tiyatrosunun büyük çoğunluğu için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Tiyatromuz, içinden geçtiğimiz süreçte sanatın her alanında olduğu gibi artan baskılara ve sansüre karşı çıkmak şöyle dursun, her geçen gün otosansürü daha çok içselleştirerek içine kapanmış, muktedirin sesi yükseldikçe daha çok sinmiş ve sahneden ne sisteme ne iktidara karşı tek bir söz söyleyemez hale gelmiş durumda. Tiyatrocularımızın çoğu, yıllardır etliye sütlüye bulaşmadan, icazet verilen temalarla çıktığı sahnelerde dahi sesini kısarak, sözünü esirgeyerek sadece “apolitik kimliğini” değil, tiyatronun varoluşuna ve tarihine ihanet olarak okunabilecek “korkaklığını” da tescil ediyor. Unutmamalıdır ki, sanatın birincil sorunu estetiksizleşme, sermayenin kıskacından kurtulamama, teknoloji dünyasına kayıtsız şartsız teslim olma ya da yaratıcılığını yitirerek kendisini güncel üretim-tüketim mekanizması dahilinde tekrarlama vb. değildir; asıl sorun, kendisine de yönelen baskıcı iktidar biçimleri ile karşılaştığında nutkunun tutulması ve sözünün tükenmesidir.

Evet, nutku tutulmuş durumda Türkiye tiyatrosunun… Bırakalım politik özneleşmeyi, toplumla güçlü bağlar kurmayı… Son yıllarda halkı derin bir yoksulluğa sürükleyen ve bizzat tiyatrocuların pek çoğunu kiralarını dahi ödeyemeyecek bir sefaletle karşı karşıya bırakan dünya şampiyonu enflasyonumuzla ilgili bir Levent Kırca esprisi dahi yapılamamasının başka bir izahı olabilir mi? Yahut, bu ülkede her gün dört çocuktan biri okula aç giderken, bu korkunç tabloya dair sahnelerde tek bir replik duyulmuyor olmasını neye bağlayabiliriz?

LBT, Aşk İçinde Mahpushane

Tamam, bu tehlikeli konulara girmek istemiyorlar, peki ya doğrudan kendilerini ilgilendiren mevzular? Geçen sezon LBT‘nin sahnelediği, dolaysız politik taşlamalar, hicivler, eleştirilerle dolu “Tartüf 24” oyununu izlerken “Bu oyun Türkiye”ye gelse anında yasaklanır” diye düşünmüştüm. Oyun sonrası bir oyuncu “Burada bizim oyunumuzu yasaklamayı akıllarından bile geçiremezler, bir çağrımızla binlerce insan yığılır tiyatroya ve her gün güle oynaya Tartüf oynarız” demişti. Peki Türkiye’de, bir ikisi hariç, tiyatro bileşenlerinin Demokles’in kılıcı gibi başlarında sallandırılan sansüre, daha düne kadar yasaklanan, iptal edilen politik oyunlara, Kürtçe oyunlara dair güçlü bir itirazı oldu mu? Yahu, en basitinden, yoksullaştıkça Bakanlığın verdiği üç kuruş desteğe daha çok muhtaç hale gelen tiyatrolar, bu desteklerin kime, neye göre ve ne kadar verildiğini, seçici kurulda kimler olduğunu, kriterlerinin neler olduğunu sorgulayabiliyorlar mı? Üç yıl evvel Moda Sahnesi, tiyatroları da göbekten bağlayan somut toplumsal bir talep için ayağa kalkıp fahiş zamları protesto ederek elektrik faturalarını ödemeyi reddetmiş ve oyunlarını karanlıkta oynamaya başlamıştı. Bu isyana kaç tiyatro/tiyatro örgütü omuz verdi?! Yıllarca tiyatro yasası çıkarmak, tiyatroların ekonomik altyapılarını güçlendirmek için dirsek çürüttükleri Bakanlık masalarında “kırıntı”dan fazlasını alabildiler mi? Bugün pek çok tiyatro örgütü, oturduğu yerden türlü türlü bildiriler yayınlamaya devam ederken, başka bir yerlerden tek bir tuşa basılsa, apartman katlarında, bodrumlarda, iş merkezlerinde yer alan yüzlerce bağımsız tiyatrodan geriye sadece tozlu anılar kalacak, bilmiyor muyuz?

Tiyatro, tarihi boyunca kendi gerçeklik temelini, etkileyici gücünü, her türlü biçim ve üslûp kaygısından önce insanı, toplumu ve bütün bir yaşamı doğru kavrayabildiği, bunun için gerekli bilgiye, birikime ve politik duruşa sahip olabildiğinde bulabildi. “Tiyatro muhaliftir” nakaratını dillerinden düşürmeyenler bunu bilmiyorlar mı?

Bilmiyorlar!.. Çünkü büyük çoğunluğu liberal virüsün yeni (neo) versiyonuna yakalanmış durumda: Türkiye tiyatrosunda korkunç bir “neo-liberalizm pandemisi” yaşanıyor!  Bu virüs en çok gençler üzerinde etkili oluyor tarihsel gelişimin doğal bir sonucu olarak; ama onlarla sınırlı kalmıyor, her yaştan, her cinsiyetten, her anlayıştan tiyatrocuyu az ya da çok etkisi altına alıyor. On yıllardır topluma yayılan virüsten kendisini koruyabilen az sayıda tiyatrocu kaldı sadece…

LBT, Aşk İçinde Mahpushane

Neoliberalizm, politik ve toplumsal dönüşümden söz edebileceğimiz eleştirel bir sözcük hazinesi sunmaz, onsuz demokratik tartışmanın olanaksız hale geldiği eleştirel düşünceyi tasfiye eder. “Sınıf savaşları”, “kültür savaşları”na; “ekonomi politik”, “kültürel politika”ya dönüşür ve sanat, toplumla ve tarihle bağlarını koparır. Nitekim, kapitalizmi ezeli ve ebedi bir sistem, bir yaşam tarzı olarak bağrına basan ve postmodern epistemolojiyle kol kola ilerleyen neo-liberalizm, politik eyleyişi toplumsallığından arındırıp sandığa indirgediği gibi, tiyatronun da toplumsal gözünü kör edip, politik özünü felce uğratarak kendisine tutsak ediyor. Artık toplumda giderek yaygınlaştırılan “apolitikleşme” ve politik miyopluğuyla bilinen liberalizmin “politik körlükle” malûl “neo-liberal sürümü” tiyatromuzu kuşatmış halde. “Burjuva ideolojisi gibi burjuva sanatı da, politik bilincin öldüğü yere konan bir akbabadır” der, Ravenhill. Egemen sınıfın sanat anlayışı da tiyatroyu toplumsallığından ve politik bağlamından kopartırken sözü bastırılmış, süsü çoğaltılmış “tiyatro gösterileri“ni baskın hale getiriyor.

Elbette, bu durum tarihsel/toplumsal koşullardan bağımsız değil. 1980’lerden bu yana muhafazakâr soslu neo-liberal ideoloji toplumsal yaşamın her alanına dayatıldı. Politik alanda, toplumsal/devrimci muhalefeti, “insan hakları, toplumsal cinsiyet kimlikleri, ötekileştirme, çevre sorunları, azınlık hakları” vb. alanlara kanalize ederek sistem sınırlarına hapseden neo-liberal kapitalizm, ideolojik/kültürel hegemonyası aracılığıyla sanatı ve tiyatroyu da yine bu sınırlar içine ve bu alanlara hapsederek tehlikesiz sularda uslu uslu yüzmeye zorluyor.

“Sanatın amacı ideolojinin görünmez kıldığını aydınlatmak, göstermektir. Sanatın ayırıcı niteliği, gerçekliği görmemizi, algılamamızı, duyumsamamızı sağmasıdır.” diyen Althusser’in aksine, bugün ülkenin tiyatro yapıcılarının büyük çoğunluğu, toplumsal gerçeklikten ve hatta gerçekliğin kendisinden fersah fersah uzaklaşmış durumdalar. Muktedirin çizdiği alanda kendi kendine oynamayı tiyatronun muhalifliği zannetmek de bu uzaklaşmanın bir göstergesi.

LBT, Aşk İçinde Mahpushane

İdeolojik aygıtlar, egemen ideolojiyi toplumun tüm kesimlerine yayarak somutlaştırır, makûl bireyi inşa ve kontrol ederek düşünüş, davranış ve duygulanış biçimlerini tayin ederler. Hiç unutmam, 2019’da bir ödenekli tiyatrodan gerekçe bile gösterilmeden atılan oyunculara destek için söyleşi yapmak istemiştim. Oyunculardan bazıları, haklarını aramaya kalkarlarsa piyasada iş bulamayacakları korkusuyla konuşmaktan kaçınmıştı. Benzer biçimde, bugün Türkiye’deki tiyatronun hangi yapı taşına baksanız neo-liberal yansımalar size el sallar. Meselâ, hiç bir zaman özerk bir yapıya kavuşamamış, bürokratik kastlaşmanın ve elbette otosansürün baş mihmandarı ödenekli tiyatrolar, tam da liberal anlayışa uygun olarak parasını verenin öttürdüğü düdüğe dönüşmüş halde. Büyük prodüksiyon namıyla burjuva tiyatrosu, fütursuzca tiyatronun rantına çöküyor ve tiyatroyu şöhretlerle dolu ticari şovlara dönüştürerek hızla sektörleştiriyor. Yıllar içinde kendine türlü sıfatlar bahşederek baş döndürücü bir hızla yayılan alternatif- bağımsız-özel-kamusal tiyatro namıyla küçük burjuva tiyatrolar da, matah bir şeymiş gibi bu sektörel yapı içinde yer alabilmek için çırpınıp duruyorlar. (Küçük burjuvazinin burjuvaziye öykünmesi de liberalizmin tarih sahnesine inmesiyle eş zamanlıdır nitekim. Hoş, son ekonomik krizle birlikte küçük burjuvalıktan çıkıp prekaryaya evrildi çoğu bağımsız tiyatro ama ne gam, hayaller hep burjuva!) Çeyrek asırdır tiyatronun özgür ve cesur sesi, alternatifi olma iddiasıyla ortaya çıkan ve bugün ülkenin tiyatro gündeminin merkezine kurulup ana akım haline geldiğini iddia eden bağımsız tiyatroların çoğu, otosansürü şuursuzca yutmuş,- ya da neo-liberal şuurla içselleştirmiş mi demeli?- aynı saiklerle, aynı konuları, aynı biçimlerde sahneye taşıyarak kendi klişelerini tekrarlayıp duran, sonra birbirlerini izleyip birbirlerini alkışlayan, birbirlerine ödüller dağıtıp birbirlerini pohpohlayan snop yapılara dönüşmüş durumda.

Neo-liberalizmin, bizzat inşa ettiği “makûl” tiyatrolar ve tiyatrocu bireyler üzerindeki belirleyiciliği bunlarla sınırlı değil elbette. Seçilen repertuvarlar, tercih edilen temalar, estetik yönelimler, sahne-seyirci ilişkisi, gişeye odaklanan popülist zihniyet, kolektivizmin altını oyan bencillik, her yıl daha da yozlaşarak çöken ödül sistemi, kifayetsiz tiyatro eğitim sistemi, tiyatro okullarına televizyona kapak atmak için giden tiyatro talebeleri, aşağıdan yıkarıya, sağdan sola doğru tiyatro camiasını saran şöhret ve para tutkusu ilk elde aklıma gelenler… Neo-liberal ideolojinin bencil bireyci, mülkiyetçi, egoist ve girişimci öğretilerini içselleştirmiş bu güruhun ekseriyesi, toplum için sanat / sanat için sanat gerilimini çoktan aşmış, sanatı kendi klanlarının tekeline almak ve artık “sanatı kendileri için” yapmak gibi ultra mülkiyetçi ve küstahça bir çabanın içine girecek kadar uçmuş durumdalar!

E tabii, bu kafayla yapılan tiyatronun nereye gittiğine, toplumla kurduğu ilişkiye dair somut göstergeler de var… Üçte biri bir sezonda 1000 seyirciye dahi ulaşamayan, 16 milyonluk İstanbul’da 3-4 semte sıkışmış, ortalama 10.000 seyirci sayısıyla -medyan 3.750- (SOFİ – “Tiyatro Sahnelerinin İletişim Alışkanlıkları” Araştırma Raporu) minik yankı odalarına dönüşen alt-orta sınıf bağımsız tiyatrolar, dev aynasında kendilerini ana akım gibi görerek egolarını tatmin ediyorlar. Ödenekli tiyatrolarımızın en haşmetlisi Devlet Tiyatroları, 86 milyonluk ülkede 2,2 milyon seyirciye ulaşmayı bir rekor ve büyük marifet sayıyor. Öte yandan, işi tümden müşteri odaklı popülizme dökerek kasasını şişirmekle meşgul burjuva tiyatroları, sınıfsal eşitsizliğin körüklendiği bu konjonktürün en kârlıları. Onlarla ilgili veri yok elimizde zira burjuvalar sevmez mal varlığı açıklamayı…

LBT, Aşk İçinde Mahpushane

Ezcümle, adadan bakınca gördüğüm; büyük ölçüde neo-liberalizme biat etmiş, depolitizasyona teslim olmuş, toplumsallıktan uzaklaşıp klanlaşan, etik ve estetik veçheleriyle her geçen gün daha çok gerileyen, Kıbrıs tiyatrosunda gördüğüm umudun ve direncin, cesaretin çok uzağında bir Türkiye tiyatrosu…

Bu hazin manzaraya rağmen, enseyi karartmamak, direnci yitirmemek ve umudu büyütmek adına son sözü LBT’nin kurucularından, Kıbrıs’ın tiyatro çınarı Yaşar Ersoy’a bırakıyorum:

“Neoliberal postmodern bulamaç zamanlarda her şeye rağmen, toplumun aynası olan, yüzleştiren, sorgulayan, değişim ve gelişim sürecine hizmet eden toplumcu gerçekçi tiyatro yapanlar da var.  Bu ortamda, kendi bencil çıkarlarına değil, tiyatronun doğal yasalarına, öz-biçim ilişkisine, etik ve estetik değerlerine sahip çıkarak toplumun vicdanını sahneye taşıyan tiyatro emekçileri de var. Bu tiyatro emekçileri, adeta birer çağdaş halk ozanı gibi direnirler… Alkışa, sipariş ödüllere değil; farkındalığa… Yüzeysel başarıya değil; toplumsal değişime hizmet için tiyatro yaparlar.

Tiyatroyu bir “gösteri” değil, toplumsal bir görev olarak kabul ederler. Yozlaşan sistem, tüketimi ve a-politikliği dayatırken; onlar sahnede sorgulatır, yüzleştirir, sarsar, uyandırır… Seyirciyi müşteri değil yol arkadaşı olarak görürler… Ve belki de en önemlisi, karanlığa karşı aydınlığın cesaretini bulaşıcı kılarlar. Çünkü sahnede karanlığa karşı yakılan her ışık, seyircinin içindeki umudu da yakar. “

YAVUZ PAK

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku