Türkiye tiyatro alanının son 20 yılı, bir bakıma sanatın kamusal niteliği ile otoriterleşen siyasal iktidarın hegemonya arayışı arasındaki sert çatışmanın tarihidir. 2013 Gezi Direnişi öncesinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi önünde yükselen “Tiyatroyu Tiyatrocular Yönetsin” talebi, yalnızca idari bir itiraz değil; sanatın özerk yapısını koruma, demokratik kurullarla yönetilme ve sanatçının kendi üretim süreçlerinde özne kalma iradesinin yansımasıydı. O dönem TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu) yasa tasarısı ile dayatılan piyasacı ve tasfiyeci zihniyet, bugün çok daha derinleşmiş bir idari vesayetle kurumsallaşmış bulunuyor. Gelinen noktada sanatçıların demokratik katılım talepleri bastırılmış; Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü liyakatten, estetik kaygılardan ve kurumsal hafızadan arındırılarak yürütmenin doğrudan bir uzantısı, adeta bir “idari kayyum” hâline getirilmiştir.
Kültür politikalarında kamu yararı ilkesi, bütçenin toplumun estetik erişilebilirliği ve sanatsal üretim için rasyonel kullanımını şart koşar. Oysa Tamer Karadağlı yönetimindeki Devlet Tiyatroları’nın güncel mali verileri, kamu kaynaklarının kamusal üretim yerine bürokratik ve hatta şahsi bir konfor alanına aktarıldığını belgelemektedir. Kurumun yalnızca dört aylık bir zaman diliminde özel kalem hizmetleri için harcadığı 6,7 milyon TL, temsil ve ağırlama adı altında yapılan denetimsiz harcamanın boyutunu göstermektedir. Bu savurganlık, 2025 yılı yolluk bütçesindeki fahiş sapmayla tepe noktasına ulaşmıştır. 2025 yılı için kuruma tahsis edilen 55 milyon 520 bin TL’lik yolluk ödeneği 3,2 kat aşılarak 177 milyon 239 bin TL’ye fırlamıştır. Personelin yol, yemek ve konaklama giderlerini kapsayan bu kalemde gerçekleşen %219’luk kontrolsüz artış, 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nu fiilen işlevsiz kılan keyfiyet rejiminin somut bir kanıtı olarak okunmalıdır.
Söz konusu bütçe aşımı olan yaklaşık 121,7 milyon TL, Türkiye’deki bağımsız tiyatro alanının tamamını ihya edebilecek kamusal bir kaynağın tek bir kurumun bürokratik elitlerince buharlaştırılması anlamına gelir. Bu tablo, özel ve özellikle bağımsız tiyatroların içinde bulunduğu derin varoluşsal krizle karşılaştırıldığında dehşet verici bir ahlaki ve yapısal asimetri yaratmaktadır. Zorlu PSM gibi yüksek sermayeli kurumlar sezonu dev prodüksiyonlu bir kaç oyunla tamamlayabilirken; hiçbir kamu fonu ve kurumsal sponsoru olmayan bağımsız sahneler elektrik, su, ısınma, stopaj, nakliye ve asgari oyuncu kaşelerini karşılayamaz durumdadır. Tamer Karadağlı ve özel kaleminin toplam harcamalarıyla Zorlu PSM’de bile yılda 20 oyun sahnelenebilir. 121,7 milyon! Her tiyatroya sadece 500 bin TL destek bile verilse 243 tiyatroda 500 tane oyun sahnelenir. Matematik basit! Koltuk sayıları kısıtlı olan bağımsız salonlarda bilet matematiği de ortadadır. Enflasyon karşısında sabit giderlerini karşılamak için bilet fiyatlarını artırmak zorunda kalan sahneler, bu defa de alım gücü eriyen seyirciyi kaybetmektedir. Biletler tükense ve salonlar tamamen dolsa dahi, elde edilen gişe geliri astronomik işletme maliyetlerini karşılamaya yetmemekte; borç batağına sürüklenen sayısız bağımsız tiyatro kapısına kilit vurmaktadır. Devlet Tiyatroları’nda ayrıcalıklı bir zümrenin konforuna harcanan kamusal bütçe ile, bağımsız alandaki tiyatro emeğinin esnekleşmesi, güvencesizleşmesi (prekaryalaşmas) ve seyircinin kültürel bir haktan mahrum bırakılması arasında dolaysız bir bağ olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Tiyatro kamusal bir haktır ve devletin asli görevi bu kamu hizmetini tüm yurttaşlar için erişilebilir kılmak, dolayısıyla bağımsız sanat üreticilerini adil bütçe destekleriyle korumaktır. Demokratik hukuk devletlerinde bütçe şeffaf, hesap verilebilir ve amacına uygun kullanılırken; otokratik yönetimlerde kamu bütçesi sadakati ve bürokratik şatafatı finanse eden bir arpalığa dönüşmektedir. Bağımsız tiyatroların kapanmasının, sanat emekçilerinin yoksulluğa mahkûm edilmesinin ve sahnelerin çölleşmesinin doğrudan sorumlusu kamu kaynaklarınının keyfi biçimde yağmalanmasına göz yuman siyasal irade ve kurumlara yerleştirilen liyakatsiz figürlerdir. Sanat tekelleşmiştir. Unutulmamalıdır ki, Devlet Tiyatroları’ndaki bu keyfi harcamalar halkın cebinden karşılanmaktadır. Yani vergilerimiz, Tamer Karadağlı ve ekibinin keyfi harcamalarına gitmektedir.
Gezi Direnişi’nden bu yana sanatçıların sesini duymayan merkeziyetçi akıl, Devlet Tiyatroları’nı sanatsal bir kutup olmaktan çıkarıp bütçesi fütursuzca tüketilen bir kurum haline getirmiştir. Gelinen bu nokta sanat üretimi açısından da devlet ciddiyeti açısından da kabul edilemez bir çürümedir. Kültürel çölleşmeyi durdurmanın tek yolu; kamu kaynaklarının tüm tiyatro alanına adil ve denetlenebilir biçimde aktarılması, bürokratik vesayetin kaldırılması ve tiyatronun yönetiminin yeniden sahnenin gerçek yaratıcılarına teslim edilmesidir.
Sanatçıların bu keyfiyeti ve otokratik yapıyı kabul etmeleri varlık nedenlerine aykırıdır. Tamer Karadağlı ve ekibinin görevine acilen son verilmeli ve kurum içinde demokratik bir seçimle yeni yöneticiler göreve gelmelidir. Yönetime adaylık için liyakat esas olmalı ve koskoca Devlet Tiyatrosu’nu yönetecek kişinin yeterli mesleki ve kurumsal tecrübesi bulunmalıdır. Tamer Karadağlı’nın özgeçmişi ortadadır.
Unutulmamalıdır ki, Gezi Direnişi öncesinde sanatçıların başlattığı ‘’sessiz eylem’’ sonrasında Gezi Direnişi alevlenmiştir. Nitekim tarih, sanatın ilk sessiz çığlığı attığına, ilk ateşi yaktığına defalarca tanıklık etmiştir. Kısılmaya çalışılan her ses sanatın sessiz çığlığı içinde ateşe dönüşür. Çünkü sanatçılar unutmaz. Çünkü sanat, en politik hafızadır!
