Şimdi tiyatronun özüne gelelim… Tiyatro tepeden bakılacak, ya da suyuna tirit geçiştirilecek bir sanat dalı değildir. Sadece sahne, yazar, yönetmen, oyuncu da değildir. Hepsinin bir arada ürettikleri bir değerler bütünüdür.
Tiyatro her şeyden önce bir ‘katharsis’ olayıdır. Bunu biraz açalım… Katharsis duygusal boşalma ve arınma demektir.Bastırılan duyguların, streslerin, korkuların, travmaların yarattığı baskılardan kurtulup ortaya çıkması ve bu yolla kişide bir rahatlama sağlanması, yani bir tür baskılardan kurtulma olayıdır…Örneğin hata yapan biri, o hatanın benzerini sahnede görürse, o hatayı başkalarının da yaptığını izlemesi, kendisinde bir rahatlama sağlar. Psikanalistler çeşitli yöntemlerle, hastanın stres, korku ve duygusal travmalardan kurtulmasını sağlayarak, kişiyi ruhsal olarak rahatlatır. Sahnede ise bu olay, dramatizasyon ve empati geliştirilerek sağlanır.
Aristophanes ve Sophokles’den başlayarak yazarlar, bunu tragedialarla ortaya koymağa çalışmışlardır. Bağbozumu ve eğlence tanrısı Dionysos şenliklerinde, çeşitli gösterilerle başlayan tiyatro, o zamandan bu yana, Shakespeare, Moliere, Çehov, İbsen, Brecht ve Pirandello gibi ünlü yazarlarla bugünlere ulaşmıştır.
Tiyatro, iç dünyamızdaki duygu ve düşüncelerimizi, coşku ve tutkularımızı sergileyen bir sanat dalı olarak, bizi bazen kendimizle yüzleştirirken, bazen sevinmemizi, bazen ağlamamızı ve hüzünlenmemizi sağlar. Bu arada bazen kendimize kızar, bazen eleştirir, hatta ayıplarız. Tiyatro kimi zaman güldürüp, kimi zaman ağlatarak, aynayı yüzümüze tutmamızı sağlar. Yaşam sahnesinde az, ya da çok kaldığımız dünyada, tiyatro çok önemli bir sanat dalı olarak, bizi bize anlatırken, düşünmemizi de sağlar.
Tiyatro sahnelerinde sergilenen oyunların izleyiciyi etkilemesi için, özel yöntemlerle (trük) sunulması gerekir. Burada yönetmenin katkısı önemlidir. Buna bir örnek vermek gerekirse, Çehov’un yazdığı Martı adlı oyunu, ilk sahnelenişinde hiç beğenilmediği halde, Rus yönetmen Stanislavski yönetiminde, yeniden sahneye konduğunda, büyük başarı kazanmıştı. Yani yapıt, tek başına yeterli olmayabilir. Yazar, yönetmen ve oyuncu işbirliği ile sunulması gerekir.

Topuzlu oyunu…Hidayet Sayın, İki başrol oyuncusu Ahmet Evintan ve Muammer Esi arasında
Oyunda konu çok önemli değildir. Shakespeare, oyunlarının öykülerini daha önceki yazarlardan almıştır ama, onlara ruh ve can kattığı için, sahnede önem kazanmıştır. Bazı ünlü romanlar, oyun olarak sahnede de ayni başarıyı sağlayacağı düşünülerek, tiyatroya aktarıldığında, ayni etkiyi sağlayamadığı görülmüştür. Çünkü romanın gerekleriyle tiyatronun gerekleri başkadır.
Yıllar önce yazılan oyunların izleyiciyi çeşitli biçimlerde etkilemesi, bilgi birikimine göre değişik olur. Onun için yazarın bunu dikkate alması gerekir. Yoksa insan olarak ayni duyguları yaşarız. Hamlet’e hak verir, Othello’ya kızarız. Orhan Asena’nın ‘Gılgameş’i ile benim ‘Pembe Kadın’ım ne kadar bizimse, Arthur Miller’in satıcısı Willy Loman ile Moliere’in Tartüf’ü, o kadar bizimdir. Çünkü hepsinde, kendi yarattığı kahramanını öldürmek zorunda kaldığı için ağlayan Balzac’ın gözyaşlarında, o bildiğimiz ‘insan’ vardır. Bu bakımdan tiyatro bir halk okulu da sayılır.
Tiyatroda konu, gözlem ve kurguya dayanır. Yazar uyanıkken düş görmeyi ve gördüğü düşü, uygun biçimde aktarmayı bilen kişidir. Toplumsal değişimlerin yoğun yaşandığı yerlerde gözlem ağır basarken, duygu ve düşüncenin yoğun yaşandığı yerlerde kurgu öne çıkar.
Mitolojik ve tarihsel oyunlar, kurguya ve bilgiye dayanır. Yazar gerçeklerden kopmadıkça, kurgusu eleştirilemez. Çünkü tarih olayı, tiyatro ise, olması gerekeni, ya da oluşumu verir. Tarih nesnel olduğu halde, oyun yazarı öznel olduğu için, hem yöntemleri farklıdır, hem amaçları. Tarihçi belgelere dayanır, oyun yazarı belgelerin arkasındaki duygu ve düşünceleri aramaya çalışır. Shakespeare oyunlarının sonunda sahne kan gölüne döner ama, Çehov oyunlarında kişiler mutsuz ve örselenmiş halde kalırlar.
Tiyatro oyunu, çırpıştırmaya, çalakalem yazmaya gelmez. Kafa ütülemeğe de gelmez, göz boyamaya da. Onun için, özellikle tarihsel oyunlarda sıkı bir araştırma gerekir. Yazar, olayın yalnız kendisini değil, olayın ardındaki gerçeği bulmaya çalışırsa, içindeki insan’ı eksiksiz ortaya çıkarabilmiş olur.

Pembe Kadın oyunu…Yıldız Kenter ve Sema Özcan
Tiyatroda bir başka önemli konu da dildir. Oyun karmaşık bir izleyici karşısında sergileneceği için, hepsinde ayni etkiyi sağlamanın yolu, dili iyi kullanmaktan geçer. Romanda ve öyküde ayrıntılar ve betimlemeler, yapıta zenginlik katarken, tiyatroda gereksizdir. Fazla sözcükler kulakları tırmalayabilir. Hatta sözlerin yinelenmesi bile, eğer bunun özel bir amacı yoksa, izleyiciyi sıkabilir. Çünkü izleyici kendi algısına ve sezgisine saygı duyulmasını bekler. Yazarın o konudaki özensizliğine ve savrukluğuna tepki gösterir. Fazla söze kapıyı kapatan tiyatroda, bazen sözün yarıda kesilmesi bile etkili olabilir.
Özellikle eski oyunlarda, sahnelenmeden önce dramaturji çalışmasının yapılması uygun olabilir. Genellikle yalan dolan, yoz ilişkiler, aşk, hatta yasak aşk konuları, her zaman çok izlenen konular olmuştur. Tolstoy’un ‘Anna Karenina’sı, G. Flaubert’in ‘Madam Bovary’si, Halit Z. Uşaklıgil’in ‘Aşk-ı Memnu’su, Shakespeare’in ‘Romeo Jüliet’i hep ilgi görmüştür.
Dilin şiirselliği de önemlidir. Shakespeare’in ‘sone’ yazmakla işe başlaması, tüm oyunlarına yansımış ve yapıtlarına şiirsellik katmıştır. Sığ olan günlük konuşma dilinin, tüm oyunun içeriğine uygun düşecek biçimde ele alınarak, sahne diline evrilmesi gerekir. Bu bakımdan, diğer yazın dilleri içinde, tiyatro dili ile şiir dili birbirine yakındır. Onun için her ikisi öz, az ve doğru olarak metinde yer almalıdır.
Oyunun tüm izleyicilerde ayni etkiyi sağlaması için, gereksiz ayrıntılardan ayıklanması gerekir. Çünkü sözler yalnız kulakların denetimine değil, gözlerin sorgulamasına da açıktır. İzleyicinin algılama düzeyi, bireylere göre farklılık gösterdiğinden, sahnede görüntü kadar, söylemi aktarma biçimi de önemlidir. Gözler bilinci, kulaklar inancı kışkırttığı için, gözler kendilerine, kulaklar başkalarına inanmaya meyillidirler. Onun için dil ona göre düzenlenmelidir. Etki için bazen yapıta, dans, müzik, mim gibi diğer sanat türlerini de ekleyerek izleyiciye sunulması gerekebilir.
Bazen gençler kitaplarıyla bana gelip değerlendirmemi istiyorlar. Kitabı açınca ilk önce diline bakıyorum. Dili eskiyse, ya da bozuksa, kitabı okumayı sürdüremiyorum. Bunu kendilerine saçıkça söylüyorum. Çünkü bu konudan, ya da kurgudan daha önemlidir. Ayrıca kitabını somut olarak elinde görme hevesinde olan gençleri anlıyorum ama, acele etmelerini gereksiz buluyorum. Hele deneme için bu çok daha önemlidir. Çünkü zaman geçtikçe, görgü ve bilgisi artacağı için, kitapta yaptığı eksiklikleri kendisi de görecektir.

Kördüğüm oyunu…
Hidayet Sayın, yönetmen Suat Taşer ve başrol oyuncusu Handan Uran ardasında
Bazen bana gençlere öğüdünüz ne olabilir diye soruluyor. Onlara öğüdüm olamaz, önerim olabilir. Daha önceki yazılarımda bu işin nasıl bir çaba ve direnç gerektirdiğini, kendi yaşamımdan örnekler vererek açıklamaya çalıştım. Eğer kişi en küçük zorlukta vazgeçecekse, zamanında kendisine yeni bir uğraş seçmesi uygun olacaktır. Çünkü yazarlık, özellikle tiyatro yazarlığı, direnç, çaba ve çok emek gerektirir. Yazar her zaman düşünen kişidir ve hep yalnızlığı seçmek istemesi doğaldır. Benim gibi, yazdıklarının ancak onda birinin sahnelenmiş olmasını göze alacak kadar sabırlı olmalıdır.
Önemli bir konu da yetenektir. Yeteneğine direnç ve emek ekleyen kişi, bu işte yol alabilir…Örneğin, 24 yaşında yaşamını yitiren Alman yazar George Bühner’in yazdığı dört oyunu, bugün de dünya sahnelerinde yer almaktadır. Oysa 370 oyun yazan E.Scribe’in yazdığı oyunların hiçbiri bugüne kalmamıştır.
Özetle bu işe yönelenler, çok çalışmayı, dirençli olmayı ve engelleri aşmaktan yılmayan bir kişilik sahibi olmaları gerekir… Bunları göze alanların yolları açık olsun…
