Daha önceki yazılarımda kendi yaşamımdan örnekler vererek, tiyatroya duyduğum saygıyı belirtmiş, o saygı ve sevgi olmadan, tiyatro konusunda yazar, oyuncu, ya da eleştirmen olarak, ileri bir aşamaya varılamayacağını söylemek istemiştim. Yaşamım boyunca emeğe ve insana olan saygım, bana hep destek oldu. Aydın’da çalıştığım yıllarda ve 21 yıllık başhekimliğim sırasında, sağlık konusunda yaptıklarım, mutlu bir emeklilik yaşamamı sağladı diyebilirim. O görevin bana hizmet için verildiğini bilerek çalıştım. Hatta bunu az bularak, doğup büyüdüğüm kente daha fazlasını vermek amacıyla, bir dernek kurarak, kentin ortasında hibe olarak sağladığım arsada, Aydın Ana ve Çocuk Sağlığı Merkezi binasını, devletten hiç katkı almadan yapıp tamamladım. O binanın bugün de halk sağlığına hizmet vermekte oluşu, benim en büyük kıvancım.
O binayı yapmağa kalktığımda, bazı arkadaşlarımın beni uyararak, “Boşver! Yarın para yedin derler, üzülürsün” diye, bu girişimden vazgeçmemi istediklerinde, onlara şöyle demiştim… “Bana bunu söyleyecek olanın alnını karışlarım”… Nitekim insanların bana olan güveni ve çabam sonunda, üç yıl içinde binayı tamamlayarak, Sağlık Bakanlığına devrettim. Çünkü Cumhuriyetin ilk dönemindeki, Mustafa Necati, Dr. Reşit Galip ve Mahmud Esad Bozkurt gibi, yiğit, özverili ve yurtsever yöneticileri örnek almıştım.
Yöneticiliğim sırasında, birlikte görev yaptığım tüm arkadaşlarıma ayni ilgiyi gösterdim. Yani tam bir demokrat ve hümanist olarak çalıştım. Bana hizmet için verilen iki arabayı, yalnız hizmetlerimde kullandım. Hatta şiddetli yağmurlarda bile, onlardan birine binmeden, işyerimden evime şemsiyemle gidip geldiğimi herkes bilir. Bazı yöneticilerin bu konudaki hoyratlığını ve savurganlığını gördüğüm için, bunu belirtmek istedim. Yazık ki, bu durum ülkemdeki pek çok kurumda sürüp gidiyor.
Yaşamım boyunca Tıp ve Tiyatro olarak iki işim oldu. İkisinde de işime sımsıkı sarıldım. Belli bir yaşa gelince, ikisini ayni tutkuyla yürütemeyeceğimi görerek, hekimliği bıraktım ve yalnız tiyatro yazmağa karar verdim. Bu nedenle İzmir’de çalışmalarımı ayni istek ve tutkuyla sürdürüyorum. Ancak toplumun tüm kesimlerinde görülen yozlaşma ve boşvermişliğin tiyatroda da var olduğunu görmek, emeğe ve insana saygılı bir kültürden gelen biri olarak, beni herkesten daha çok üzmektedir. Bilindiği gibi, insanı, insana, insanla anlatan sanat dalı olarak tanımlanan ve merkezine insan’ı alan tiyatronun, bu duyarsızlığın dışında kalması gerekirdi. Çünkü tiyatro o yozlaşmayı, sevgisizliği, yalanı, hatta çürümüşlüğü sahnesine taşıyarak, eleştiren bir konumda olmakla yetinmeliydi. Oysa umursamazlık ve vurdumduymazlık, tiyatroyu da zedelemeğe başladı.

Uzun Bir Hecedir Aşk oyunu (Doğan Yağcı, Serpil Aktaş)
Nasıl mı?.. Özellikle ödenekli tiyatroların başındaki makama gelenlerin bu konuda örnek olmaları gerekirken, tam tersine bir tutumla, boşvermişliğin girdabına sürüklenmeleri, umutları örselemektedir. Oysa makamlar hizmet yerleridir. Kişiler oturdukları koltuktan yararlanmayı değil, o makama değer vermeğe çalışmalıdırlar. Örneğin, Muhsin Ertuğrul bunu yapmıştı. En azından turneye çıkan oyuncuların, o kentin en iyi otellerinden birinde kalması ve oyunların, kim olursa olsun beklenmeden tam saatinde başlaması gerektiğini sağlamış, sahnede yerli ve yabancı oyunlara eşit olarak yer vermeğe çalışmıştı. Onun yönetiminde hiçbir tiyatroda, tiyatronun onursal kimliğine zarar verecek hiçbir davranış görülmemişti.
Daha sonra göreve gelen Cüneyt Gökçer de o titizliği sürdürmeğe çalıştı. İstanbul Şehir Tiyatrolarında vekilliği sırasında Vasfi Rıza Zobu da öyleydi. Emeğe ve insana saygıyı önde tutmaya çalıştılar. Daha sonra onların titizliği giderek azaldı ve tiyatroyu da genel yozlaşmanın içine sürüklemeğe başladı.
Yönetici konumuna gelen kişiler, duvarlarla çevrili bir kaleye kapanıyorlar nerdeyse. Oraya girmeğe kalkan kişinin yüzüne kapıyı kapatıyorlar… Örnek mi?.. Yıllar önce yeni atanan genel müdüre, bu savrukluğun giderilmesi için – naçizane – bazı önerilerde bulunmak üzere Ankara’ya gittim. Cep telefonu çalsa da, açılmayınca, makamına gittim. Yoktu. Sekreterine iki gün daha Ankara’da olacağımı, bu süre içinde, eğer mümkünse, uygun bir zamanını bana ayırmasını rica ettim. Öyle ya DT sahnelerinin yabancısı olmadığım için, bana birkaç dakika ayırabileceğini düşünmüştüm. Lütfetmedi beyefendi. Üstelik benim oyunlarıma karşı baraj oldu. Yıllar sonra bir karşılaşmamızda, bambaşka biri olarak karşıma çıktı… “Aman efendim! Sizi görmek ne güzel!” derken, bakakaldım yüzüne. Oynuyordu düpedüz. Kibrin yerini yalan almıştı.
Tek örnek mi bu? Keşke öyle olsaydı… Ayni konumdaki bir başkasına bu kez yeni görevini kutlamak için, birkaç kitabımı kargo ile gönderdim. Bırakın okumasını, bir teşekkürü bile çok gördü. Bana saygı duymayabilirdi ama, kitaplarımın suçu neydi? Bir teşekkür bu kadar mı zordur? Kitaplarımı okumak için zamanı yoksa, bir dramaturga okutamaz mıydı? Onların içindeki oyunların hepsi bir köşeye atılacak kadar değersiz miydi?

Yıldırım Beyazıd oyunu (Burak Sergen, Macit Filordun)
Yalnız tepedekiler mi? Onların göreve getirdiği şube müdürleri de ayni umursamazlığın yeline kapılıveriyorlar birden nedense. Onlara başarılar dilemek istediğinizde, sekreteri hemen sizi kendisine bağlıyorum dedikten sonra, ansızın bir toplantıya katılıverdiğini (!), ya da arka kapıdan sessizce odasından çıkıverdiğini öğreniyorsunuz. Biz sizi arayacağız denip, aranmadığınız halde, alacağını isteyen alacaklı konumuna düşüveriyorsunuz. Sanki tepeden birisi onlara, yazarlara soğuk davranmaları gerektiğini söylemiş gibi. Yoksa öyle mi?
Şimdi diyecekler ki, oyununun sahnelenmesini isteyen kişilere kapımızı iyice açarsak, bunun sonu gelmez… Önce şunu söyleyeyim. Kendi payıma şimdiye kadar oyunlarımın hiç birinin, ricayla, aracıyla, ya da kapıların önünde bekleyerek sahnelenmesini istemedim. Hepsi yönetimin isteğiyle sahnelendi. Ve sahnelenen tüm oyunlarım izleyicinin sıcak ilgisiyle karşılandı. Örneklerini daha önceki yazılarımda vermiştim. Ayrıca her yönetici, kim olursa olsun, her yazara kapısını açık tutmak zorundadır. Eğer sabrı ve zamanı uygun değilse, o görevi kabul etmemelidir. Sözlerim İstanbul Şehir Tiyatrosu için de geçerlidir.
Yazdığım 136 oyunumun hepsi yayımlandı. İsteyen bulur, ilgilenir. Ben kimseye bunun için ricada bulunmam. Benim amacım tiyatronun içine itildiği umursamazlığın düzeltilmesidir. Yaşadıklarım ve yaşım, bana bu konuda ön alma ve kopan ilişkilerin bağlanması konusunu seslendirmemi öneriyor. Eğer yönetici, arkasında saygı duyulacak bir değer bırakamamışsa, başarısız sayılır bence. Hele arkasından hakkında çıkan çeşitli söylentiler, tiyatronun onursal kimliğini zedeleyecek boyuttaysa, zararlı olmuştur.
Ben geldiğim yere ısrarlı bir çabamla ve tiyatroya olan tutkumla ulaştım. Hastalandığım zamanda bile, yattığım yerde çalıştım. Yani kimseye borçlu değilim. Yükseklerde oturanların tafrası, hem tiyatroya yakışmıyor, hem emeğe gösterilmesi gereken saygıyı örseliyor. Her şeye karşın yazmayı sürdüreceğim.

Düş Yüklü Bulutlar oyunu (Haldun Marlalı, Gülay Toprak, Ebru Baran)
Oyunlarımın dışında radyolarda otuz kadar radyo oyunum yayımlandı. Altışar adet deneme, öykü ve çocuk kitabım çıktı. Arkasını da yaşım ve sağlığım belirleyecek.
Şimdiye kadar aldığım ödüllerden bazıları şunlardır…
- Türk Tabibler Birliği Yazarlık ve Hekimlik Onur Ödülü (1998)
- Özdemir Hazar Türk Tiyatrosuna Üstün Hizmet Ödülü (2001) –
- Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünce verilen ‘Tiyatroya Katkı ve teşekkür plaketi (2008)
- 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fak. Muhsin Ertuğrul Emek Ödülü (2013)
- Türkiye Gazeteciler Cemiyeti – Sedat Simavi ‘Edebiyat’ ödülü (2019)
- Konak Belediyesi, Ustaya Saygı ve Türkçeye Emek Ödülü (2019)
- Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Cevdet Kudret Edebiyat Ödülleri Seçici Kurul ‘Onur Ödülü’ (2022)
- Bizim İzmir Tiyatro dalında ‘Homeros’ Ödülü (2025)
- 10. Vedat Günyol Deneme Yarışması, Jüri Özel ödülü (2026)
- Aydın Kültür Merkezi’ndeki tiyatro salonuna ‘Hidayet Sayın’ (2008) adının verilmesi.
Hepinize sağlık, esenlik ve başarı diliyorum.
