Yıl 1946…17 yaşındayım…İzmir Atatürk Lisesi’nde 3. sınıf yatılı öğrencisiyim… Köyüm Karahayıt İlkokulunda, (Afacan, Yavrutürk, Çocuk Sesi gibi) çocuk dergileriyle tanışmış, sonra Aydın Ortaokulunda (Scherlok Holmes, Nat Pinkerton gibi) polisiye dergileri okumağa başlamış, Atatürk Lisesi’nde Yaşar Kemal ve Sait Faik gibi yazar adlarını duymuş, MEB yayınlarından çıkan klasikleri okumağa başlamıştım… Hafta sonu tatillerinde dışarıya çıktığımda, çarşıda vitrinlerde güzel tatlılar görünce, her ikisine param yetmeyeceği için, kitap almayı yeğliyordum. O kitapları hala saklıyor, bazen yeniden okuyorum.
Okulun spor salonunda öğrencilerin, okul doktoru Lebid Yurdoğlu’nun yönetiminde hazırladığı (Saadet Perdesi) adlı bir oyunu çok beğenmiştim. Bu izlediğim ilk oyundu… O yıllarda yurt genelinde komünizm karşıtlığı her yerde görülüyordu. Bu amaçla okulumuzda da okul müdürü ve yardımcılarının, arada bir ansızın sınıflara girdiği ve komünizmle ilgili şiir aradıkları çok görülüyordu. Bundan birkaç yıl önce, Attila İlhan okulun öğrencisi olarak bir arkadaşına yazdığı mektupta, Nazım Hikmet’in bir şiirinin bulunduğu unutulmamıştı. Bu nedenle Attila İlhan iki ay cezaevinde kalmış ve yurtta eğitim görmesi yasaklanmıştı. Bu olayın etkisiyle okulda aramalar sıklaştırılmıştı.
O günlerde edebiyat öğretmenimiz Zeki Baran, derste Shakespeare’in ‘Hamlet’ adlı oyununu, bölümler halinde okutmaya başlamış, okunan bölümlerle ilgili öğrencilerin düşünceleri soruluyordu… Ben Shakespeare adını ilk kez duyuyordum. Tam o sıralarda İzmir Şehir Tiyatrosu’nda Hamlet oyununun sahneleneceği duyunca çok heyecanlanmıştım. Birkaç yatılı arkadaşımla birlikte bir akşam gitmiş, oyunu izlemiştim…
(O yıllarda Fuar alanı içinde İzmir Şehir Tiyatrosu vardı. Daha sonra bir yangın sonucu yanan tiyatro yıllarca canlandırılamamıştı. Sonunda beş yıl önce yeniden kurulmuş ve oyun sergilemeğe başladı.)
Hamlet oyunu bende büyük bir sarsıntı yaratmıştı. Kendi içimde kendimi yitirmiş gibiydim. O ne görkemli sahne gösterisi,.. ne anlatılmaz bir fırtınaydı. Oyunu Avni Dilligil yönetmiş ve başrolünü üstlenmişti. Sevilen oyuncu Salih Tozan mezarcı rolündeydi… O gece hiç uyuyamadım. Derslerden kopmuş, eğitimimi sürdürme olanağım kalmamış gibiydi. Oyundaki gibi sözler yazma hevesi içime çöreklenmişti.
Babama mektup yazarak hasta olduğumu ve köyüme dönmek istediğimi bildirdim. Aslında bir yıl ona benzer oyunlar yazma hevesindeydim. Bunu babama söyleyemezdim… Babam geldi ve beni tanıdığı ünlü bir doktora götürdü. O da merak edilecek bir şeyim olmadığını söyleyerek, yeyip içmem için biraz fazla para vermesini önerdi. Bunun üzerine yeniden derslerime sarıldım ve okulumu bitirdim.
Ancak üniversiteye gitmeden önce bir yıl köyümde kalarak, oyun yazmak hevesim içimde kıpırdayıp duruyordu. Bunu gerçekleştirmeden eğitimimi sürdüremezdim… Bir yıl boyunca köyümde oyun yazarak ve kurduğum toplulukla oyun sergileyerek geçirecektim. Hem oyun ve öyküler yazarak, hem okul bahçesinde, evlerimizden getirdiğimiz tahta ve perdelerle kurduğumuz derme çatma ilkel sahnede (İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun ‘İnsan Sarrafı’ adlı oyunla Namık Kemal’in ‘Vatan Yahut Silistre’ oyunlarını oynadık. Oyunları ben sahneye koyuyor ve başrollerini oynuyordum. Ayrıca voleybol takımı da kurarak, hem kendi aramızda, hem çevre köylerle yarışmalar düzenliyorduk.
Bu arada tiyatro oyunlarına merak sarmış ve elde edebildiğim klasikleri okumaya başlamıştım. Bu arada köyüme gelen bir Karagöz oynatıcısını köy kahvesinde izlemiş, ona öykünerek, evimizde kurduğum çarşafın arkasında, gaz lambası eşliğinde, dergilerden bulup kestiğim Karagöz-Hacivat figürlerini oynatarak, aile bireylerine gösteriyordum.
Bir yıl böyle geçti… Hevesimi almış olarak, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdim(1948)… Kalacak ev aradım. Kurtuluş’taki bir sokak içinde, basma perdeli kiralık bir oda gördüm. Kapıyı çalıp eve bakarken, bir genç daha geldi. Geçen yıl Hukuk Fakültesi’nde eğitim görmüş. Evin bu odasını birlikte tutmağa karar verdik… Kışın öyle soğuk oluyordu ki, odadaki bardağın içindeki su donuyordu… Bir sabah başımı yorgandan çıkarınca, sokağın ve evlerin bembeyaz karla örtülü olduğunu görünce, gene yattım. Arkadaşım niye yattığımı sorunca, Aydın’da böyle kar görmediğim için, “Baksana, ortalık bembeyaz olmuş” dedim. O da “Kalk arkadaşım, kalk! Bu kar üç dört ay sürer. Hep yatacak mısın?” deyince, bundan sonra karlı günlerde yaşayacağımı ve buna alışmam gerektiğini anlamış oldum.

Fakültenin ilk yılında (FKB) dersleri, Beşevler’deki Fen Fakültesi’nde görüyorduk. Ancak yeterli otobüs olmadığı için, evime dönmek için, bazen birkaç km. yürümek zorunda kalıyordum.
Fakültenin kendi binası yoktu… İkinci yılımda derslerimizi, Sıhhiye’deki Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde görmeğe başladık…(O enstitüde ülke için gerekli olan aşılar üretiliyordu. Daha sonra kapatıldı ve aşıların yurt dışından alınması sürdürüldü.) Hevesim beni dürtmeğe başladı. Bir Üniversite tiyatrosu kurmalıydık. On kadar hevesli arkadaş bularak buna karar verdik.
Ancak bizi çalıştıracak bir yönetmen gerekiyordu. Soruşturdum, Devlet Tiyatrosu, Çocuk Tiyatrosu’nu yöneten Ziya Demirel’i önerdiler. Onu bulup, durumumuzu anlattım. O da “Olur, yapayım” deyince, işler yoluna giriyor diye seviniyordum. Okula getirip, onu arkadaşlarımla tanıştırdım… Yazmağa başladığım bir oyunumu gösterdim. “Sende iş var ama, önce bunu bitir” dedi… “Öyleyse siz bize bir oyun önerin” deyince, o da Eugene O N’ell’in (Farklı) adlı oyununu önerdi. Tamam diyerek, kitapları bulup aldık. O da yüzlerimize bakarak rollerimizi dağıttı. Bana düşen rol Kaptan Calep idi.
Artık bunu dekana bildirmeliydik. Çünkü çalışmalarımızı o binada yapacaktık. Bir arkadaşımı yanıma alarak, Dekanın kapısını çaldık. Durumu anlatarak, kendisinden bir şey istemediğimizi, ancak bunu bilmesi gerektiğini bildirdim. Dekan “Her işimiz bitti de, iş nohut çekirdeğe mi kaldı?” deyince, köskös odasından ayrıldık. Durumu arkadaşlarıma anlattım.. “Olmadı, başaramadık” deyince, hepimiz üzüldük. Yönetmenden de özür diledim…
(O gün Dekanın tutumunu yadırgamıştım ama, daha sonra basındaki tartışmalardan ve Meclisteki konuşmalardan, Dekanın sıkıntısını anlamıştım. Çünkü İstanbul’da Tıp Fakültesi varken, bir ikincisine ne gerek vardı deniyor ve onun harcamaları gözlerini korkutuyordu. Nitekim bir yönetim binası bile ortada yoktu. Onun için kendisine hak verdim.)
Aradan iki yıl daha geçti. Tanımış olduğum Ziya Demirel’e gittim, “Ağabey, beni Çocuk Tiyatrosuna alır mısın?” dedim. Umudum yoktu ama, “Gel, başla” deyince, çok sevindim. Tiyatronun mutfağını (dekor, köstüm, makyaj, özellikle sahneye koyma… inceliklerini) öğrenmek istiyordum. Orada, daha sonra sinemada adını duyuran Kartal Tibet, tiyatroda ünlenen Haluk Kurdoğlu, kantoda Nurhan Damcıoğlu, oyuncu olarak çalışan Fikret Ergin, Gülyüz Tolga gibi çocuk oyuncular vardı. En büyükleri bendim (23 yaşında).
Mümtaz Zeki Taşkın’ın ‘Adını Çocuklar Koysun’ adındaki oyununa çalışacaktık. Bana da ‘büyücü’ rolü verilmişti. Arkadaşlarımın görmesinden çekindiğim için, rolüme yurdun kalorifer kazanının bulunduğu bodrumda yapıyordum. Saygıyla, selamlamak ister gibi baktığım tiyatro binasına adım atmıştım ya, o bana yeterdi.
Oyun başlayınca, o çocuk oyunculardan biri, bana gelerek “Ağabey, seni vezneden İstiyorlar” deyince şaşırdım. Neden olduğunu düşüne düşüne Veznedara vardım , “Beni istemişsiniz” deyince, önüme 35 lira koyarak, uzattığı kağıda, “şurayı imzala” dedi. Hem sevdiğim bir işi yapacaktım, hem hiç aklımda yokken para kazanacaktım. Dünyalar benim oldu… Babamdan ayda yüz lira geliyordu. Yurt, yemek, ulaşım, kitap, eğlence… bu paranın içindeydi. Aylığım bir anda artmıştı. Hemen kendime bir saat aldım. Artık kimseye saatin kaç olduğunu sormayacaktım.
Bu arada yazdığım bir oyunu, Devlet Tiyatrosu’nda raportör olarak görev yapan Lütfi Ay’a götürüp verdim. O da bir hafta sonra gel, bir ay sonra gel, gibi süreler vererek benim daha sonra gelmemi istiyordu. Ben de hiç yüksünmeden, gücenmeden, süreler dolduktan sonra yanına giderek, okuyup okumadığını soruyordum. Bu arada tiyatro merdivenlerini iner çıkarken, bir oyuncuyla tanışabilir miyim diye can atıyordum. Bunun için bir gerekçe bulamamanın sıkıntısı içinde okuluma dönüyordum… Böylece aylar geçtikten sonra, Lütfi Ay bana “Bak genç arkadaşım! Oyun yazmak zor iştir. Doktor olacaksın. İkisini birlikte yürütmek büsbütün zor. Sen bu hevesten vazgeç” deyince. “Ama tiyatroyu çok seviyorum, efendim” diyebildim.
Büyük oyunlarının sahnelenmesi aşamasını görmeyi çok istiyordum. Bunun için Devlet Tiyatrosu’nun başındaki Muhsin Ertuğrul’un kapısı çaldım. Derdimi anlattım. O da “Böyle bir uygulamamız yok, kardeşim” deyince, başka yönetmenlere gittim. Bunlardan Nihat Aybars bu isteğimi anlayışla karşıladı ve “Peki, gel, izle” dedi. Yönettiği bir oyunda – sanırım Lady Frederika idi – beni salonda en arkaya oturtarak, hevesimi gidermemi sağladı.
Ankara’da olduğum zamanlarda, bazen günde iki oyun izlemeğe çalışıyordum. Bir yandan da tiyatro oyunlarını, ünlülerin romanlarını ve tiyatro hakkında yazılanları okumaya çalışıyordum. Tiyatroyu yalnız bir eğlence aracı değil, bir halk okulu, hatta katarsis olayı olarak gördüğüm için, çok ciddiye alıyorum. Ellerinden telefonu düşürmeyen gençlerin kitap okuma alışkanlığı edinmelerini, bunun da çocukluk yaşlarından başlaması gerektiğini her yerde söylüyorum. Kitabın, ya da tiyatro biletinin pahalı olduğundan yakınanların, daha fazla para ödeyerek sigara, ya da içki aldıklarını gördükçe üzülüyorum. Üniversiteyi bitiren gençlerin en azından Dostoyevski, Tolstoy, Shakespeare, Çehov, Balzac, Yaşar Kemal, Sait Faik… gibi yazarların birkaçının kitabını okumuş olması gerektiğini düşünüyorum. Ama onların çoğu o yazarların adlarını bile bilmiyorlar… Böyle olduğuna göre, eğitimde bir eksiklik olduğunu görüyor ve çocukların sanat konusuna yeterince eğilmelerini sağlamak gerektiğini düşünüyorum.
HİDAYET SAYIN
