Handan Salta / Kısalar: “Zâkir Olmak ya da Olmamak, Bugün Ne Kadarı Mümkün?” (*)

Handan Salta
10,2K Okunma

Karanlığın Dışından Gelen Sesler dışında bütün oyunlarını (Muhammet Ali, Gomidas, Kapıların Dışında, Joko’nun Doğumgünü) izlediğim Yolcu Tiyatro’nun yeni yapımı Zâkir’le nihayet geçenlerde tanıştım. Google’a göre Türkiye’de yaşayan 2985 kişinin taşıdığı bu adın sahibi değildi benim gördüğüm Zâkir. Oyunun başından sonuna kadar Dede’nin Ali Ilgaz ve Bedrettin’e olun dediği, ama davet edildiğimiz hikayenin içinde ilk  andan itibaren hep birlikte oldukları bir şeydi. Alevi yaşayışında Zâkir ne demek ben de yeni öğrendim; teorik olarak inanç için önemli olan tüm şahsiyetleri, toplumsal kurallarını, sosyal yapıları, ibadet ve uygulamaları, öğüt ve söylemleri, öğreti ve kültürel geleneği sözlü olarak anlatan, cem âyinleri ve ikrâr törenlerinde zikri, musikişinas kimliğiyle yürüten kişi, dede ile birlikte cemi yürüten saz çalan ve vokal icrada bulunan, cem içinde post sahibi gibi anlamlara gelse de benim gördüğüm hikayede Alevi bir duruş ve bakış açısıyla günceli değerlendirmek görevini yüklenmişti.  Gelenekle güncelin yan yana duruşunda  genellikle engebe, tökezleme ihtimali görürüm; izlerken de benzer şeyler ne zaman karşıma çıkacak diye bekledim ancak hikaye akmakta engel, yokuş tanımadı. “Tahta kılıçlarla oynayan çocukların, tozla örtülmüş hikâyesidir bu hikaye. Unutanların hatırlaması için oynanan bir seyirliktir” dedi, spoiler vermekten kaçınmadı, hayırsız bir düşle başladı, hayırsız bir haberle bitti. Her yıla bir toplu ölüm, hak ihlali, doğal afet, aile içi cinayet, cezasızlık destanı yazılan şahane bir memlekette bunca ağır yükü kaldırmak kalbi yoruyor, sayıca bu kadar çok acının arasından hangisini seçeceğine karar vermek zorlaşıyor. Dolayısıyla herkes kendi canını en çok ne yakıyorsa onu hatırlayıp hatırlatmak istiyor.

Bildiğim kadarıyla semah dönerken belli bir kıyafet giyme zorunluluğu yok, ancak semahlardan yola çıkarak geliştirilen gösterilerde ya da kamuya açık semah törenlerinde bir örnek giyinme tutumu bu oyunda da benimsenmiş. Dede ve Ali Ilgaz iki hikaye anlatıcısı olarak sahneye çıkıp selam verdikten sonra hem zakirliğe hem de semah dönmeye hazır hale bürünerek aynı ışık altında buluşuyorlar. Bir minder, katlanır sehpa, boş bir çerçeveden oluşan son derece sade sahne tasarımına yerleşip başlıyorlar.

Bir dolu ortak yönü olan çocukluk arkadaşı Bedrettin ve Ali Ilgaz’ın hayatlarındaki önemli kırılma noktalarıyla memleketin karanlık anıları örtüştüğünde iki arkadaş farklı yönlere savruluyor. Mahalleleri polislerce basılıp insanların üzerine ateş açıldığını tahta kılıçlarıyla  seyreden bu iki çocuktan biri yıllar sonra polis olmaya karar verdiği noktada aklıma Dersimli rahmetli Sakine Teyze geliyor. Çok sevdiğim bir arkadaşımın annesi olan Sakine Teyze inadın, bilgeliğin, direnmenin ete kemiğe bürünmüş hali. Yurt dışında yaşayan oğlunu ziyaret ettiğinde nereye gitmek istediği sorulduğunda Avrupa’nın en büyük üniversitelerinden birine gitmek istemesi, kursağında kalmış hevesinin küçücük bir karşılığını yıllar sonra talep etmesi, bu keskin bakışlı zeki kadını hep sevgiyle hatırlamama sebep oluyor. Büyük kente gelip iş bulamayınca polis olan kocasıyla üniforması üstündeyken ömür boyu sokağa çıkmaması, öldükten sonra bile kocasını ismiyle değil polis diye anması Sakine Teyze’yi Ali Ilgaz ’a yaklaştırıyor yıllar sonra. O da bir türlü kabullenemiyor Alevi Bedrettin’in mesleğini, zaten Bedrettin de asla kendisi gibi davranamadığını itiraf ediyor. Ali Ilgaz’ı en sevdiklerinden iki kişi, Bedrettin ile Şarlo hayal kırıklığına uğratıyor. Savrulmalar arasında onurlu kalabilmek zorlaşıyor. Ali Ilgaz ise gençliğin coşkusu, dünya görüşünün verdiği cesaret ve kişiliğinden gelen bir atılımla dünyayı değiştirme niyetine giriyor, bu yolda yürümeye başlıyor.

Gazi, Gezi, Suruç deyince şimdi yirmilerinde olan gençlerin ne düşüneceğini merak ediyorum; oyunun varoluş sebebi bunları hatırlatmak zaten. Üniversite ortamının ve klüplerin hala sosyalleşme, politikleşme ihtimali taşıdığı, sanatın politik bir duruşa referans olduğu artık kaybolmuş tutumları, yan yana olma hallerini, gelecekle ilgili henüz kararmamış umutları, protesto etme refleksinin canlı olduğu zamanlara götürüyor Zâkir izleyicisini. İçe dokunan bir nahiflik görmek, dedenin “Derdin her ne ise; bu kadar yüklenme kendine, bir yerlerde bırak, elbette onlar senin dertlerin, gider bıraktığın yerde bulursun.” cümlesindeki gönül ferahlığının çoktan kaybolmuş olması oyunun en dokunaklı kısmı. Ali Ilgaz ile dedenin usulca içtiği rakıda demlenmiş dertleri hakkında söyleşirken içine düştükleri muhabbet, eylemlerde başlayan romantik ilişkiler, öyle kitlesel eylemler yok artık. Bugünün gençleri haklı olarak daha hesaplı, soğukkanlı, dışarıdan bakabilme refleksi geliştirmiş, şartların zorlaşmasıyla kendilerine ördükleri duvar daha kalın. Benim gittiğim gün, izleyicinin yaş ortalaması Ali Ilgaz’dan çok daha büyüktü;  sık sık gözlerini silen bu izleyicilere bakarak oyunun Gazi’de, Gezi’de, Suruç’ta ölen canlar kadar eski halimize de yakılan bir ağıt olduğunu düşündüm. Seyirciler kendilerine geçmişleri kadar geleceklerine de ağladı. Peki, Ali Ilgaz’ın aldığı riskin gerçekleşmesinin ardından bugün ne söylenebilir? Bugün kimse böyle riskler almıyorsa ne olacak? Dedenin dediği gibi olmayacak işlerin peşinden koşanlar azaldıkça acımız azaldı mı? Yeni doğan bebekler, Ahmet, Atlas politik duruşları yüzünden mi öldüler? Yola ikrar verip Zâkir olun denilenlerden Bedrettin’in sonu  ne olacak? Bu soruları oyun da soruyor. Peki cemlerde, sosyal hayatta kadın ile erkeğin hep yan yana olduğu Alevi geleneğinden beslenen bu oyunda sadece bir kadının (o da Ali Ilgaz’ın sevgilisi ve başka sınıfın Buket’i)  isminin geçmesi nasıl oldu? Bugün, oyunu izleyen genç kadınlar açısından temsilîyet meselesi nasıl çözülecek? Kadın seyircilerin yaptığı yorumlarda da bu duruma değinen olmamış.

Semahla, türküyle beslenen Zâkir olanları anlatıp ruhunu kurtarıyor, bayrağı izleyiciye veriyor; bir dolu soruyla birlikte  Alevilikle ilgili bir dolu kişiden, kavramdan (Hacı Bektaş Veli, niyaz etmek, rıza alıp rıza vermek, Gülbank vermek, Sulucakarahöyük, Can, ikrar vermek, Lokman Perende vs) söz ediyor, ev ödevi veriyor. Bir anlamda zakirlik ediyor, o demirden leblebiyi, ateşten gömleği ortaya bırakıp gidiyor. Yakın tarihin önemli köşe taşlarını unutuldukları yerden çıkarıyor, gerisi seyirciye kalmış.

HANDAN SALTA

 

(*) Yazıyı okurken Turna Semahı, Zülüf Dökülmüş Yüze ve Haydar Haydar dinlemenizi öneririm, oyunun ruhunu daha kolay yakalayacaksınız.

Oyunun Künyesi:

Öykü: Ahmet Sami Özbudak
Yönetmen: Ersin Umut Güler
Müzik Direktörü: Ali Seçkiner Alıcı

Oyuncular: Ali Seçkiner Alıcı, Ersin Umut Güler

Yardımcı Yönetmen: Emre Can Sancar, Sinan Akcan
Hareket Tasarımı: Utku Demirkaya
Dekor Tasarımı: Cihan Aşar
Kostüm Tasarımı: Özlem Kaya
Işık Tasarımı: Yasin Gültepe

Afiş Tasarımı: Uğurcan Ataoğlu
Afiş Fotoğrafı ve Teaser: Ulaş Beşoklar
Oyun Fotoğrafları: Orhan Cem Çetin

Yürütücü Yapımcı: Emre Can Sancar

Tek perde, 75 dakika

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku