“Yaklaşık 35 yıldır tiyatroya gitmemin arkasında seyirciliği aşan maksatlar olduğunu tahmin ediyorum; merak ve haz gibi mesela. Bunca zaman içinde eleştiriye bakışım, tavrım, tarzım da değişti, değişiyor. Gittiğim tiyatroların niteliği de. Bağımsız tiyatroların gelişip serpilmeleri de bir ihtiyaca cevap veriyor derken son yıllarda maç iyice karıştı. Ödeneklilerden ayrılıp dertlerini dile dökmek için kolları sıvayan ve o gün bugün tiyatro yapan, ikinci nesle geçen tiyatro insanları sahadalar hâlâ. Yanı başlarında ben yaptım olducu yeni mezun tiyatroları, yıllardır emek emek kendilerini de seyircilerini de şekillendiren topluluklar aynı mekânsızlıkta, aynı ödeneksizlikte, aynı sansürde her akşam izleyicilerini bekliyor. Ödeneksiz tiyatroların bu çabalarını bir yere not düşmek gerektiğini bilsem de uzun uzun yazmaya vakit ayıramayacağım kadar çok sayıda oyun izlerken her birine en az davet edildiğim koltuk kadar borcu ödemeye bir yerden başlamak gerektiğini düşündüm. TheatreIST inisiyatifimizle yaptığımız Showcase etkinliğindeki çabayı burada da devam ettirmek niyetindeyim. Bu köşe, olabildiğince düzenli olacak, küfür, hakaret, dedikodu, sataşma, ispiyon içermeyen yorumlara da açık olarak okuyucunun katkısını talep ederek. İyi yolculuklar.
Yorumlarınızı yazının altındaki “yorum yap” butonunu tıklayarak iletebilirsiniz.
***
Antik Yunan oyunları içinde en ilgimi çeken Medea hakkında bir zamanlar bulduğum her kaynağı topluyordum. O zamanlar üzerine kitap yazmak istediğim o efsanenin üzerine yazan, düşünen farklı alanlarda üretim yapan bir dolu (Seneca, Marina Carr, Passolini, Lars von Trier, Christa Wolf, Yüksel Pazarkaya şimdi ilk aklıma gelenler) sanatçı ve araştırmacının da izini sürdüm. Her sanatçı efsaneyi kendi ideolojisine, yaşadığı çağın ve toplumun koşullarına göre başka bir açıdan ele almıştı.
Kim bu Medea?
Medea’nın hikayesini tiyatroyla azıcık ilgilenenler bile bilir. En çok da Euripides’in yazdığı versiyonunu biliriz. Kolkhis prensesi, şifacı, bilge Medea memleketinin en değerli hazinesi olan Altın Post’u almaya gelen Argos gemicilerinin başındaki Iason’a aşık olur. Onca tılsımla korunan postu alması için Iason’a yardım eder. Deli deli akan kanın (ya da belki hormonlarının) çağrısına uyup ülkesine, ailesine ihanet ederek geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkar. Vatansız Iason ile birlikte kendilerine vatan ararken (Euripides’in oyununda) iki çocukları olur ama Iason yerini sağlamlaştırmak için kral kızıyla evlenmek uğruna Medea’ya elveda demeyi kafaya koymuştur. Ama evde onu bekleyen eski prenses yeni evleneceği kadar uysal değildir ve bir intikam planı yaparak hem prensesi hem de kendi oğullarını öldürerek dünyayı Iason’a dar ettikten sonra çocuğu olmayan bir başka kralın daveti üzerine göklerden gelen arabasına atlayıp gözlerden uzak bir yere gider.
Bu canavarı kim, neden yarattı?
Geçmişte de bugün de eli kanlı, psikopat, seri katil gibi çizilmesi mümkün olan Medea her şeyden önce dışarlıklı bir barbar, üstelik bitkilerin dilinden anladığı için iksir, ilaç, zehir, panzehir yapabilen tehlikeli biri, kendisinden önce ününün ulaştığı yerlerde korkulan bir varlık. Günümüz politikalarının ışığından baksak göçmen karşıtı bir propaganda aracı olarak yazılabileceğini düşündüren Medea, aynı zamanda kadın olması sebebiyle bir taşla iki kuş vuruyor. Kadınları kuluçka makinesi olarak görmek yakın gelecekte bitecek gibi görünmediğine göre ‘uygar’ dünyaya musallat olmuş faşist hükümetlerin pekala işine yarayacak bir oyun olarak sahnelenmesi de mümkün görünüyor. Euripides hafif kalırsa Seneca verelim hala ikna etmek zorunda kaldıkları bir kamuoyları olanlara. Mitolojiden günümüze gelene kadar geçirdiği değişimlerin kısa tarihçesine buradan bakabilirsiniz.
Çocuğun da adı yoktu eskiden
Klasik metinlerde Medea’nın çocuklarının isimleri hiç geçmez, hatta hiç konuşmazlar. Onlar annelerinin intikam nesnesi, zavallı varlıklar olarak bazen annelerinin bazen de koronun anlatımıyla seyircinin zihnine dokunur geçerler. Medea oyunu hızlı akan bir macera filmi gibi finale odaklanarak yazılmış, Iason ve Medea arasındaki diyalogla iki tarafın da haklı gerekçelerini sunmaya çalıştığı şimdinin VTR’lerini andıran bir diyaloğu izleyen koronun değerlendirmesiyle seyircinin baş başa bırakıldığı bir yapı içinde kurulmuştur.
İlk defa Medea’nın iki oğlunu sahnede gördüğüm bir versiyonunu izledim. Jasper ve Leon’un (iki farklı kastla oynanan oyunda ben Abdullah Burak Kaya ve Tarık Sarıyar’ı gördüm) gözünden bakınca anneleriyle babaları “aşk denen o iğrenç şey” yüzünden kavga ediyorlar, kavga ne kadar erken biterse üzerlerine kilitlenmiş kapı o kadar erken açılacak. Oyunun büyük bir kısmı bu iki çocuğun kilitli kaldığı odada geçiyor; duvarlarda Spiderman posterleri, ışıklar kararınca görünür hale gelen fosforlu yıldızlar, nerf tabancaları ve günümüz dünyasına ait başka oyuncaklar var. Babaları kardeşlere iş gezisinden 100 dolarlık akvaryum balığı getirmiş. İki kardeş nefes tutma, kelime kovalama oyunları oynuyor, kılıç dövüşü yapıyor, kendi hayatlarının masalını balıklara anlatıyorlar. Bu halleriyle üst orta sınıftan herhangi bir ailenin çocuklarıyla kolaylıkla kaynaşabilecek haldeler, çocuklar bugünün dünyasına gelince seslerini kazanmışlar. Hem de ne kazanma, oyunun yarısından fazlasında onları izliyoruz, birazdan başlarına gelecek şeyi bildiğimiz için ‘keşke hiç tanımasaydık’ dememek için onları sevmemeye çalışarak hem de. Ama mümkün değil, öyle sevimliler, öyle doğallar ki! ‘Seyirci böyle düşünüyorsa anne ne hisseder?’ sorusunu sordurmaya niyet etmiş bir Medea var karşımızda. Ancak bu Medea ne koroya, ne Helios’a ne de seyircilere yakarıyor; sessiz hıçkırıklarını içine atarken kararlılıkla hareket ediyor. Bunca yıldır kendisini açıklamak zorunda kalmış olmasının yorgunluğuyla belki, sadece yapacağını yapıyor, çocukların oyunlarını bitiriyor.

Oyun sonunda bu hareketi neden yaptığını sorgulayacak hali kalmayan seyirci gözlerinde yaşlarla, sessizce salonu terk ediyor. Benim zihnimde evi çoktan terk etmiş babasının kazağını arada sırada koklamak için saklamış olan Leon, babasının arkadaşının villasındaki havuza ve tramplene heveslenen Jasper, adı hiç geçmeyen babanın arkadaşına gönderilecek gizemli hediye, ışın kılıcı rengindeki çocukların son içkisi kaldı. Bir de evlatlarının düşen başını tutup göğsüne yaslayan, içine içine haykıran anneleri (Defne Kayalar oynuyor). Türkçe yazılmış gibi akan çeviriye eşlik eden reji, ışık, kostüm, sahne tasarımı bir araya gelip sade bir gösteriş içinde nefesimizi tutarak izlediğimiz bir yapım ortaya çıkarmış. Program kitapçığı dahil her ayrıntının özenle işlendiği yapım sezonun en etkileyicilerinden biri oldu ne mutlu ki. Medea’yı deniz tutmasına benzetiyorum hep, tuzlu, yapış yapış ve baş döndürücü bir hikayeden şanslıysak üstümüz temiz çıkıyoruz. Bu oyun ilk tanışanlar için iyi bir başlangıç, eski halini bilenlere de meydan okumaktan, kucaklarına bir torba soru işareti bırakmaktan hiç çekinmiyor.
HANDAN SALTA
Oyunun Künyesi:
Yazarlar: Kate Mulvany ve Anne-Louise Sarks
Yönetmen: Hira Tekindor
Yardımcı Yönetmen: Beste Güven
Çevirmen: Hira Tekindor
Oyuncular: Abdullah Burak Kaya, Ayaz Çoban, Ayaz Gülşen, Tarık Sarıyar, Defne Kayalar
Işık Tasarım: Yakup Çartık
Çocuk oyuncu koçu: İbrahim İris
Koreograf: Gürhan Elmalıoğlu
Yapımcı: Dor Productions
Uygulayıcı yapımcı: Omnia Yapım
Fotoğraf: Pırıl Baruh, Banu Kaplancalı
Psikolog: Ceren Kaymaz


