Hafızanın Sahnesi, Vicdanın Sesi: “Anne Kafamda Bit Var”

İsmail Cem Özkan
7,8K Okunma

Bir insanın hayatı bir romana ya da bir oyuna sığar mı?

“Anne Kafamda Bit Var”, Tarık Akan’ın hayatını büyüteç altına alırken bir dönemin vicdani muhasebesini de sahneye taşıyor.

Sinemaya girişi, popüler roller, sınıf mücadelesi ve ülkenin tarihsel, toplumsal yapısıyla yüzleşme… Tüm bu başlıklar, oyunun anlatı omurgasını oluştururken 12 Eylül cunta süreci ve o süreçte ortaya konan cesur karşı duruş da sahnede kendine yer buluyor.

Almanya’da yapılan bir etkinlikte gerçekleştirilen bir konuşma üzerinden, Tarık Akan ve ailesinin askerî rejim ile yüzleşmesini izliyoruz.

Oyun ülkemizin yakın tarihine tutulan bir büyüteç gibi. Bu büyüteç, yalnızca olanı göstermekle kalmıyor, izleyeni de o tarihle yüzleşmeye davet ediyor. O dönemde asılsız ihbarlarla insanların hayatlarının karartılmasına ve en üretken çağlarının ellerinden alınmasına sahnede yeniden tanık oluyoruz.

Bir “artizin” zor koşullar altında dik duruşuna, çevresiyle kurduğu ilişkiye ve zamanla bu çevrenin bir parçasına dönüşmesine tanıklık ediyoruz.

Adı işkenceyle anılan polis merkezi ve cezaevi sürecinde yalnızca onun yaşadıkları değil; farklı toplumsal kategorilerin, örneğin transların maruz kaldıkları baskılar, sıradan bir öğrencinin üzerine yıkılan suçlar ve kardeşlerin birbirine karşı kullanıldığı bir düzen de sahnede görünür kılınıyor.

Oyun, bireysel bir hikâyeden yola çıkarak toplumsal bir panoramaya ulaşıyor. Ülkenin kırılma sürecinde nereye savrulduğumuza dair ipuçları verirken, bugüne uzanan çizginin tesadüf değil, bir tercih ya da projenin sonucu olduğunu da alttan alta hissettiriyor. Başkahraman elbette Tarık Akan; ancak kurgu, onu ayrıcalıklı bir figür olmaktan çıkarıp toplumun bir parçasına dönüştürüyor. Bu dönüşüm, seyirciye güçlü bir özdeşlik alanı açıyor.

Bakırköy Belediye Tiyatroları, birbirinden değerli eserleri sahneye taşırken, belki de en anlamlı işlerinden birine imza atıyor. Geçmişle bugün arasında kurulan bu köprü, seyirciyi yalnızca izleyen değil, düşünen bir konuma yerleştiriyor. Oyunda kullanılan her cümlenin özenle seçildiği, adeta bir el emeği, göz nuru titizliği taşıdığı hissediliyor.

Sahnede bir oyuncu öne çıkmıyor; aksine tüm oyuncular oyuna büyük katkı sunuyor. Bu kolektif oyunculuk anlayışı, oyunun duygusal yoğunluğunu daha da artırıyor.

Bu arada, benim özellikle itiraz ettiğim bir noktaya değinmek gerekiyor. Tiyatroda mikrofon kullanımına karşıyım. Oyuncunun sesi, sahnedeki varlığının ayrılmaz bir parçasıdır. Mikrofon devreye girdiğinde, sesle beden arasındaki bağ zayıflıyor. Sesin sabit bir noktadan gelmesi, oyuncunun hareketiyle uyumsuzluk yaratıyor ve sahnedeki gerçekliği zedeliyor. Bu tercih, oyunun başarısını gölgelemese de, bazı kritik anlarda sahnedeki duygunun seyirciye geçişini zayıflatan bir unsur olarak dikkat çekiyor. Müzikallerde ya da koro hâlinde söylenen bölümlerde mikrofon kullanımını anlayabilirim; ancak yalnızca konuşma anlarında bu tercih, seyir deneyimini yapaylaştıran bir unsur haline geliyor. Bu nedenle, teknik bir çözümün sanatsal etkiyi zayıflatmaması gerektiğini düşünüyorum.

Oyunun sahne tasarımı ise oldukça dengeli. Dekorun sadeliği, geçişlerin akıcılığıyla birleşerek anlatıyı kesintisiz kılıyor. Arkada kullanılan video, hem ritmi belirliyor hem de sahnelerin etkisini güçlendiriyor. Kostüm tasarımı dönemin ruhunu başarıyla yansıtırken, ışık kullanımı sahneye derinlik kazandırıyor. Efektler ve dış sesler, teknik ekibin başarısını görünür kılıyor. Sahne arkasındaki bu titiz çalışma, sahnedeki doğallığı destekleyen görünmez bir omurga gibi işliyor.

Her oyuncu üzerine ayrı ayrı çok şey yazılabilir; ancak ben bu yazıda, genel övgünün dışında kalan noktalara değinmek istedim. Çünkü güçlü bir eserin eleştirisi, onu daha da ileriye taşıma çabasını da içinde barındırır. Başarılı bir kadro çalışmasının, ortak emeğin ve birlikte atılan imzaların arkasında yer alan herkesi tek tek kutlarım. Bu tür kolektif işlerde her katkının eşit derecede kıymetli olduğunu unutmamak gerekir. Emeği geçen her birey birbirinden değerlidir; bu çalışmaya katkı sunan herkese içtenlikle teşekkür ederim. Ancak özellikle Ragıp Savaş, Turgay Kantürk, Gökhan Aktemur, Irmak Bahçeci ve Faruk Üstün, oyunun fikir aşamasından sahneye taşınmasına ve seyirciyle buluşmasına uzanan süreçte belirleyici bir etki yaratmış izlenimi bıraktı.

Bu oyun yalnızca bir hayatın sahneye taşınması değil; hafızanın diri tutulması, vicdanın ayakta kalması ve direnişin mümkün olduğunun hatırlatılmasıdır. Sahnedeki her söz, her suskunluk geçmişten bugüne uzanan bir çağrı gibi… Unutmamak, yüzleşmek ve aynı hataların tekrarına izin vermemek için bir çağrı…

Belki de bu yüzden, bu oyun bittiğinde perde kapanmıyor; aksine izleyenin içinde yeni bir perde açılıyor: hafızayla yüzleşen, vicdanla tartan ve gerektiğinde direnmeyi hatırlayan bir perde…

İSMAİL CEM ÖZKAN

Anne Kafamda Bit Var Hakkında

Yazan: Tarık Akan

Yöneten: Turgay Kantürk

Uyarlayan: Gökhan Aktemur

Dramaturg: Irmak Bahçeci

Müzik: Tolga Çebi

Dekor Ve Işık Tasarımı: Cem Yılmazer

Kostüm Tasarım: Ayçin Tar / Selin Ölçen

Hareket Tasarım: Pınar Ataer

Yönetmen Yardımcısı: Faruk Üstün

Şarkı Sözleri: Faruk Üstün

Oyun Sorumlusu: Süleyman Güngör

Oyuncular: Ragıp Savaş / Savaş Barutçu, Yonca Şahinbaş, Faruk Üstün, Eda Özdemir, Murat Şenol, Burç Ara, Ercan Koçak, Ali Kil, Kadir Hasman, Bulut Akkale, Emre Sırımsı, Sevda Karabulut, Kerem Genç, Merve Bağdatlı, Ahmet Deniz Kuş, Ozan Berk Ekinciel, Yılmaz Gökgöz, Bahar Yılmazer

Teknik: Emre Demir / Nihat Aras / Hasan Karakaya

Aksesuar: Sain Türran / Zekeriya Konya

Işık Kumanda: Bahadır Veznedar / Güner Şen / Hüsamettin Özdemir

Ses/Efekt: Fahri Karaca / Hakan Barut / Hakan Gületınmaz

Kostüm: Burak Kayık / Filiz Kaplan

Reji Asistanları: Eda Özdemir / Sevda Karabulut / Burç Ara

Video Tasarım: Erhan Cerrahoğlu

Video Tasarım Asistanı: Yılmaz Gökgöz

Afiş Ve Brosür Tasarım: Önder Sakıp Dündar / Aygen İncel

Fotoğraflar: Öncü Hırant Gültekin

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku