Gülsen Tuncer’in Ardından…

Pınar Çekirge
8,7K Okunma

“Demek Haldun Taner ustanın ‘Zilli Zarife’ müzikalini oynayalı şunca yıl olmuş. Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu’nun kapısından içeri adımını attığı an; bu düz, uzun saçlı, güzel gülüşlü incecik kızı görünce, hele de onunla ayaküstü iki satır konuşunca, Engin’e amiyane bir tabirle ‘Bu kızda çok iş var, göreceksin’ dediğimi hatırlıyorum..” 

                                                                                                                                                                                   Gülriz Sururi 

Hatırlıyorum, Gülsen Tuncer ile Tuna Serim‘in televizyon programında tanışmıştım. Çekim sonrası filmlerden konuştuk. “Gramofon Avrat”, “Hiçbir Gece”, “Afife Jale”, “Bir Tren Yolculuğu” , “Asılacak Kadın” dan, “Türkan o filmde gerçek bir tragedya oyuncusuydu” dediği “Suna”dan.

Bir gün beni aradı Gülsen Tuncer. “Pınar, benim için hazırlanan ’41 Yıl 41 Hayat Tek Ad Gülsen Tuncer’ (2009) adlı kitapta senin de olmanı istiyorum”  dedi.

Hayır demek ne mümkün.

Engin Ayça, Üstün Akmen, Atilla Dorsay, Fatma Girik, Gülriz Sururi, Melisa Gürpınar, Necla Arat, Osman Şengezer, Enver Ercan, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Tuna Serim, Sennur Sezer, Sunay Akın, Vedat Türkali, Yavuz Özkan, Adnan Özyalçıner gibi isimlerin arasında, elim erdiğince Gülsen Tuncer‘i anlatmaya çalışmıştım.

Macbeth’in kanlı ıssızlığı, Terzi Münevver’in dışlanmış hırsı, “Üç İstanbul”un unutulmaz çıbanlı Zehra’sı, Ophelia’nın kan pıhtısı yalnızlığı, Ahsen Hala’nın şefkatli, yargılamayan anlayışı, sevgisi daha onlarca karakter.

Ne tiyatroda, ne sinemada gözbağcılık peşinde hiç koşmadı Gülsen Tuncer. Dışarda dolu dizgin devam eden hayatı, mucizevi kompozisyonlarla perdeye, sahneye taşıdı hep. Oyunculuğu şiirseldi. Sahneyi, ekranı dolduran bir şiirsellikti bu. Başı hep dik. Yılmayan bir sanat ustasıydı. Eğilip bükülmedi hiç. Plaketler, mesleki ödüller ve geçen 41 yıl ve sanata basılan bir mühür, bir imza olarak kaldı. Bana göre gerçek bir bilge oyuncuydu Gülsen Tuncer.

O’nun kadar bilenini, sanatı, kendini, oyuncu kültürünü, yaşadığı coğrafyayı bileni görmedim. İnsanı çok iyi tanıyan, çok iyi anlayan, anlatan bir iletişim uzmanıydı aynı zamanda. Ucuz işlerde hiç olmadı. Lale Müldür gibi, gün oldu bizlere “insanların korkunç öykülerini” haykırdı. Belki de bir yerlerde unuttuğumuz Destina’ydı Gülsen Tuncer. Şimdi düşünüyorum da, ne tuhaf, Gülsen Tuncer kaç zamandır tiyatro yapmıyor. Terkisinde şiirler, sinema.

Çok etkileyici bir dram ustasıydı. Dahası bir üslûptu Gülsen Tuncer. Asla yadsınamayacak bir üslûp. Hayatının tek amacı tiyatro olmalıydı. Zaten hemen duyumsardınız bunu. Usul usul geçirirdi o duygusunu. Sahnede bir devdi.

Tam 18 yıl önceydi. Garip bir ruh hali içindeydim. Bir şeyler çok taşkın yaşanıyordu içimde. Nedense hava hep soğuktu ve yağmur çiseliyordu. İşte tam da o günlerde izlemiştim Engin Ayça‘nın filmini. Son derece keskin duyarlılıklar, Güzide Sabri, Kerime Nadir, Muazzez Tahsin lirizminin en güzel kolajında esip savruluyordu adeta. Hüzün ve elemin dansıydı bu. Ölüm dansıydı. Sonsuzluğa çağsayışıydı. Sanki her şey pelikülde olduğu gibi yaşanıyordu.

Videoda defalarca seyrettiğimi hatırlıyorum. Özellikle Udi Cemal kimliği beni o kadar tesiri altına almıştı ki, üzerinde çalıştığım “Marazi Aşklar / Lila Rengi Hüzünler” adlı kitabımın başkahramanın adını Cemal olarak belirlemiştim. Nereden bilebilirdim ki… Sanki bir lanet yinelenecek ve kitap piyasaya çıkmadan kitap kahramanı tıpkı Udi Cemal gibi… Bir trafik kazasında. (Gerek yayıncım, gerekse Füsun Erbulak o günlerin en yakın tanığıydı.) Aradan seneler geçti. “Suna” vizyona girdiğinde ister istemez o geçmiş zamana döndüm. Zaten hava soğuktu ve yağmur, gözyaşı durmadan çiselemekteydi.(Sahi, 18 yılda ne çok şey değişmişti.18 yılda ne kadar az şey değişmişti.)

Nedense kuğu hep kollarımızda ölüyor; Alice’in tavşanı gibi, bir dakika için çok erken ya da o tek dakika için her zaman çok geç kalıyorduk. Cindirella’nın mermer basamaklarda unutulmuş ayakkabısına kimse dönüp bakmıyordu bile. Rapuntzel saçlarını kesmişti. Rapuntzel kemoterapi görüyordu. Hansel, Gratel’in öz kardeşi olmadığını öğrenmişti. Pamuk Prenses, Çeşme’de bir beach’de üstsüz yakalanmış, Peter Pan yüksek dozda uyuşturucudan ölmüştü. Yaşam kendi süfli mecrasında akıyordu…

İçime gömdüm, kimse bilmesin diye

Sözünü etmedim kimse duymasın diye

Sevdamı ah rüzgârlara verdim

Savruldum, savruldum ben.

Bu şarkı assolist Leyla Akın’a aitti. Udi Cemal onun için yapmıştı bu şarkıyı. Gülsen Tuncer bir başka kompozisyonda -Udi Cemal’in kızkardeşi- kolektif bilinçaltımıza sızacak bir oyun sergiliyordu. Leyla Akın ile ölü evinde, Udi Cemal’in sürgün hayatının tanığı o odada: “Ağabeyim, eski şeylere meraklıydı. Bir yanıyla geçmişe bağlı yaşıyordu…”

Gazinoların sönmeyen neonu, sahnelerin hanımefendi assolisti Leyla Akın.

Solistin çalgı heyetinde yer alan Udi Cemal Bey. Tek taraflı nedense ve kime göre yasak olduğu tartışılan bir memnu aşk. Bir turne gecesi, küçük bir otel odası.

“Yıllarca gidecek, kimse bilmeyecek, bitmeyecek, olmayacak. Ama o bunu bilmeyecek, kimse bilmeyecek. Yalnız içimde yaşayıp gidecek..”

Geriye dönüşler. Hüzün. Matem. Yıldız Parkı, bir antika dükkanı Kuledibi’nde… Bir tek güne sığan koskoca bir trajedi. Tıpkı “Suna”da olduğu gibi elem, hüzün, iç yolculuklar Engin Ayça‘nın bu filminde de ete, kana, cana bürünür, soluk alıp vermeye başlar. Bazen Türkan Şoray, bazen Ekrem Bora veya Gülsen Tuncer‘de gövdelenir ve fim boyunca hep var olmaya devam ederler.

“Yalnız durmuş saatler doğruyu gösterir.Halbuki biz çalışan saatlerde yaşarız, yalnız saatlerde.”

Aldatma yoktur aslında. İhanet yoktur. Varsa da düşünce boyutundadır. Ancak bir gazete haberi… Yanlış anlaşılmaların, başlangıcı olur. Skandal patlamıştır.

Melodram tüm haşmetiyle içimize dokunur film boyunca. Eski plaklar, gramofonda kalan şarkılar, uçuşan otrişler, içsel sürgünler ve didaktikliğe, yeknesaklığa düşmeyen bir anlatım. Bildik kolaycı kalıpların, tekrarların çok dışında bir filmdi; “Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu”.

Yıldız Parkı’nda bir gün sonu assolist Leyla Akın’a Udi Cemal’in vedası filmin doruk noktasıdır bana göre, tıpkı Gülsen Tuncer ile Türkan Şoray’ın karşılıklı sahnelerinde yaşanan duyarlılıklar gibi. Hiçbir şey yüzeyde kalmaz, derinlere işler, pişmanlık ve elem yürür damarlarda. Çünkü hava yine soğuk ve hâlâ yağmur çiselemektedir.

“Aşk-ı Memnu”nun Ahsen Hala’sı, “Vanya Dayı”nın Dadı’sı… Bütün o yıllar. Meselâ; Gülriz Sururi- Engin Cezzar, Kenter, Nisa Serezli- Tolga Aşkıner, Yedi Tepe Oyuncuları, Ali Poyrazoğlu, Sadri Alışık Tiyatroları...

“Kurban”, “Orkestra”, “Töre”, “Noel Babayı Kim Öldürdü?”, “Çimento”, “Palto”, “Ağır Roman”,”Küheylan”,”Küçük Adam Ne Oldu Sana” ve nice oyunlar….

Levent Kırca, Oya Başar ve Gülsen Tuncer‘li “Toros Canavarı”nı Kenter Tiyatrosu‘nda izlediğim o karlı kış gecesi.

17 Eylül 2026 tarihinde aramızdan ayrıldı Gülsen Tuncer… Geriye çok önemli başarılar, izler, değerler, anılar, yaşanmışlıklar bırakarak.

PINAR ÇEKİRGE

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku